حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْحَمِيدِ بْنُ حَبِيبِ بْنِ أَبِي الْعِشْرِينَ، حَدَّثَنَا الأَوْزَاعِيُّ، حَدَّثَنَا حَسَّانُ بْنُ عَطِيَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّهُ لَقِيَ أَبَا هُرَيْرَةَ فَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ أَسْأَلُ اللَّهَ أَنْ يَجْمَعَ، بَيْنِي وَبَيْنَكَ فِي سُوقِ الْجَنَّةِ . فَقَالَ سَعِيدٌ أَفِيهَا سُوقٌ قَالَ نَعَمْ أَخْبَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ إِذَا دَخَلُوهَا نَزَلُوا فِيهَا بِفَضْلِ أَعْمَالِهِمْ ثُمَّ يُؤْذَنُ فِي مِقْدَارِ يَوْمِ الْجُمُعَةِ مِنْ أَيَّامِ الدُّنْيَا فَيَزُورُونَ رَبَّهُمْ وَيُبْرِزُ لَهُمْ عَرْشَهُ وَيَتَبَدَّى لَهُمْ فِي رَوْضَةٍ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ فَتُوضَعُ لَهُمْ مَنَابِرُ مِنْ نُورٍ وَمَنَابِرُ مِنْ لُؤْلُؤٍ وَمَنَابِرُ مِنْ يَاقُوتٍ وَمَنَابِرُ مِنْ زَبَرْجَدٍ وَمَنَابِرُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَنَابِرُ مِنْ فِضَّةٍ وَيَجْلِسُ أَدْنَاهُمْ وَمَا فِيهِمْ مِنْ دَنِيٍّ عَلَى كُثْبَانِ الْمِسْكِ وَالْكَافُورِ وَمَا يُرَوْنَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَرَاسِيِّ بِأَفْضَلَ مِنْهُمْ مَجْلِسًا " . قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَهَلْ نَرَى رَبَّنَا قَالَ " نَعَمْ قَالَ هَلْ تَتَمَارَوْنَ فِي رُؤْيَةِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ " . قُلْنَا لاَ . قَالَ " كَذَلِكَ لاَ تَتَمَارَوْنَ فِي رُؤْيَةِ رَبِّكُمْ وَلاَ يَبْقَى فِي ذَلِكَ الْمَجْلِسِ رَجُلٌ إِلاَّ حَاضَرَهُ اللَّهُ مُحَاضَرَةً حَتَّى يَقُولَ لِلرَّجُلِ مِنْهُمْ يَا فُلاَنُ ابْنَ فُلاَنٍ أَتَذْكُرُ يَوْمَ قُلْتَ كَذَا وَكَذَا فَيُذَكِّرُهُ بِبَعْضِ غَدَرَاتِهِ فِي الدُّنْيَا فَيَقُولُ يَا رَبِّ أَفَلَمْ تَغْفِرْ لِي فَيَقُولُ بَلَى فَبِسِعَةِ مَغْفِرَتِي بَلَغْتَ مَنْزِلَتَكَ هَذِهِ . فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى ذَلِكَ غَشِيَتْهُمْ سَحَابَةٌ مِنْ فَوْقِهِمْ فَأَمْطَرَتْ عَلَيْهِمْ طِيبًا لَمْ يَجِدُوا مِثْلَ رِيحِهِ شَيْئًا قَطُّ وَيَقُولُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى قُومُوا إِلَى مَا أَعْدَدْتُ لَكُمْ مِنَ الْكَرَامَةِ فَخُذُوا مَا اشْتَهَيْتُمْ . قَالَ فَنَأْتِي سُوقًا قَدْ حَفَّتْ بِهِ الْمَلاَئِكَةُ فِيهِ مَا لَمْ تَنْظُرِ الْعُيُونُ إِلَى مِثْلِهِ وَلَمْ تَسْمَعِ الآذَانُ وَلَمْ يَخْطُرْ عَلَى الْقُلُوبِ فَيُحْمَلُ لَنَا مَا اشْتَهَيْنَا لَيْسَ يُبَاعُ فِيهَا وَلاَ يُشْتَرَى وَفِي ذَلِكَ السُّوقِ يَلْقَى أَهْلُ الْجَنَّةِ بَعْضُهُمْ بَعْضًا قَالَ فَيُقْبِلُ الرَّجُلُ ذُو الْمَنْزِلَةِ الْمُرْتَفِعَةِ فَيَلْقَى مَنْ هُوَ دُونَهُ وَمَا فِيهِمْ دَنِيٌّ فَيَرُوعُهُ مَا يَرَى عَلَيْهِ مِنَ اللِّبَاسِ فَمَا يَنْقَضِي آخِرُ حَدِيثِهِ حَتَّى يَتَخَيَّلَ إِلَيْهِ مَا هُوَ أَحْسَنُ مِنْهُ وَذَلِكَ أَنَّهُ لاَ يَنْبَغِي لأَحَدٍ أَنْ يَحْزَنَ فِيهَا ثُمَّ نَنْصَرِفُ إِلَى مَنَازِلِنَا فَتَتَلَقَّانَا أَزْوَاجُنَا فَيَقُلْنَ مَرْحَبًا وَأَهْلاً لَقَدْ جِئْتَ وَإِنَّ بِكَ مِنَ الْجَمَالِ أَفْضَلَ مِمَّا فَارَقْتَنَا عَلَيْهِ . فَنَقُولُ إِنَّا جَالَسْنَا الْيَوْمَ رَبَّنَا الْجَبَّارَ وَيَحِقُّنَا أَنْ نَنْقَلِبَ بِمِثْلِ مَا انْقَلَبْنَا " . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ لاَ نَعْرِفُهُ إِلاَّ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ وَقَدْ رَوَى سُوَيْدُ بْنُ عَمْرٍو عَنِ الأَوْزَاعِيِّ شَيْئًا مِنْ هَذَا الْحَدِيثِ .
Saîd b. Müseyyeb’in Ebû Hureyre ile karşılaştığı, Ebû Hureyre’nin de ona: “Allah’tan ikimizi Cennet çarşısında bir araya getirmesini isterim” dediği rivâyet edilmiştir. Saîd: “Cennet’te çarşı var mıdır?” diye sordu. Ebû Hureyre: “Evet” dedi ve şöyle devam etti: Rasûlullah (s.a.v.)’in bana bildirdiğine göre, “Cennetlikler Cennete girdiklerinde amellerinin üstünlüğüne göre oraya yerleşeceklerdir. Sonra dünya günlerinden cuma günü kadar bir süre izin verilecek ve Rablerini ziyaret edeceklerdir. Allah onlara arşını gösterecek ve Cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünecektir. Onlar için nurdan, inciden, yakuttan, zebercetten, altından ve gümüşten minberler kurulacaktır. Derece bakımından en aşağıda olanları ise, ki onların arasında aşağılık kimse yoktur, misk ve kâfur tepeleri üzerinde oturacaklar ve minberlerde oturanların meclislerinin kendilerinden daha üstün olduğunu düşünmeyeceklerdir.” Ebû Hureyre dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Rabbimizi görecek miyiz?” Rasûlullah (s.a.v.): “Evet. Güneşi ve dolunay gecesinde ayı görmekte şüphe eder misiniz?” buyurdu. Biz de: “Hayır” diye cevap verdik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Aynı şekilde Rabbinizi görmekte de şüphe etmeyeceksiniz. O mecliste Allah’ın kendisiyle karşılıklı konuşmadığı hiçbir kimse kalmayacaktır. Hatta onlardan birine: ‘Ey falan oğlu falan! Falan günde şöyle şöyle söylediğini hatırlıyor musun?’ diyecek ve dünyadaki vefasızlıklarından bir kısmını ona hatırlatacaktır. O kimse de: ‘Ey Rabbim! Beni bağışlamadın mı?’ diyecek. Allah da: ‘Evet! Benim bağışlamamın genişliği sayesinde bu makamına ulaştın’ buyuracaktır. Onlar bu durumda iken üstlerinden bir bulut kendilerini kaplayacak ve üzerlerine, o zamana kadar kokusuna benzer hiçbir şey koklamadıkları güzel bir koku yağdıracaktır. Yüce Rabbimiz: ‘Sizin için hazırladığım ikramlara kalkın ve arzu ettiğiniz şeyleri alın’ buyuracaktır. Sonra meleklerin etrafını çevrelediği, gözlerin benzerini görmediği, kulakların işitmediği ve kalplerden geçmemiş şeylerin bulunduğu bir çarşıya geleceğiz. Arzu ettiğimiz şeyler bize taşınacaktır. Orada satmak ve satın almak yoktur. Cennetlikler o çarşıda birbirleriyle karşılaşacaklardır. Yüksek derece sahibi olan bir kişi, kendisinden aşağı derecede olan biriyle karşılaşacak, ki içlerinde aşağılık kimse yoktur, onun üzerindeki elbiseyi görünce hayrete düşecektir. Fakat konuşmaları sona ermeden kendi üzerinde ondan daha güzel bir elbise belirecektir. Çünkü Cennet’te hiç kimsenin üzülmemesi gerekir. Sonra konaklarımıza döneceğiz. Hanımlarımız bizi: ‘Merhaba, hoş geldiniz! Yanımızdan ayrıldığınız zamankinden daha güzel bir hâlde döndünüz’ diyerek karşılayacaklardır. Biz de: ‘Bugün Rabbimiz el-Cebbâr ile oturduk; böyle dönmemiz hakkımızdır’ diyeceğiz.” Tirmizî: Bu hadis gariptir; onu yalnız bu yoldan bilmekteyiz. Süveyd b. Amr, Evzâî’den bu hadisin bir kısmını rivâyet etmiştir.