حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ، مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ بْنِ أَبِي حَلِيمَةَ مِنْ قَصْرِ الأَحْنَفِ وَأَحْمَدُ بْنُ عَبْدَةَ الضَّبِّيُّ وَعَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ الْمَعْنَى وَاحِدٌ قَالُوا حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، مَوْلَى غُفْرَةَ حَدَّثَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدٍ، مِنْ وَلَدِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ كَانَ عَلِيٌّ رضى الله عنه إِذَا وَصَفَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ لَمْ يَكُنْ بِالطَّوِيلِ الْمُمَغَّطِ وَلاَ بِالْقَصِيرِ الْمُتَرَدِّدِ وَكَانَ رَبْعَةً مِنَ الْقَوْمِ وَلَمْ يَكُنْ بِالْجَعْدِ الْقَطَطِ وَلاَ بِالسَّبِطِ كَانَ جَعْدًا رَجِلاً وَلَمْ يَكُنْ بِالْمُطَهَّمِ وَلاَ بِالْمُكَلْثَمِ وَكَانَ فِي الْوَجْهِ تَدْوِيرٌ أَبْيَضُ مُشْرَبٌ أَدْعَجُ الْعَيْنَيْنِ أَهْدَبُ الأَشْفَارِ جَلِيلُ الْمُشَاشِ وَالْكَتِدِ أَجْرَدُ ذُو مَسْرُبَةٍ شَثْنُ الْكَفَّيْنِ وَالْقَدَمَيْنِ إِذَا مَشَى تَقَلَّعَ كَأَنَّمَا يَمْشِي فِي صَبَبٍ وَإِذَا الْتَفَتَ الْتَفَتَ مَعًا بَيْنَ كَتِفَيْهِ خَاتَمُ النُّبُوَّةِ وَهُوَ خَاتَمُ النَّبِيِّينَ أَجْوَدُ النَّاسِ كَفًّا وَأَشْرَحُهُمْ صَدْرًا وَأَصْدَقُ النَّاسِ لَهْجَةً وَأَلْيَنُهُمْ عَرِيكَةً وَأَكْرَمُهُمْ عِشْرَةً مَنْ رَآهُ بَدِيهَةً هَابَهُ وَمَنْ خَالَطَهُ مَعْرِفَةً أَحَبَّهُ يَقُولُ نَاعِتُهُ لَمْ أَرَ قَبْلَهُ وَلاَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ لَيْسَ إِسْنَادُهُ بِمُتَّصِلٍ . قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ سَمِعْتُ الأَصْمَعِيَّ يَقُولُ فِي تَفْسِيرِهِ صِفَةَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم الْمُمَغَّطِ الذَّاهِبُ طُولاً . وَسَمِعْتُ أَعْرَابِيًّا يَقُولُ تَمَغَّطَ فِي نَشَّابَةٍ أَىْ مَدَّهَا مَدًّا شَدِيدًا . وَأَمَّا الْمُتَرَدِّدُ فَالدَّاخِلُ بَعْضُهُ فِي بَعْضٍ قِصَرًا وَأَمَّا الْقَطَطُ فَالشَّدِيدُ الْجُعُودَةِ وَالرَّجِلُ الَّذِي فِي شَعَرِهِ حُجُونَةٌ قَلِيلاً وَأَمَّا الْمُطَهَّمُ فَالْبَادِنُ الْكَثِيرُ اللَّحْمِ وَأَمَّا الْمُكَلْثَمُ فَالْمُدَوَّرُ الْوَجْهِ . وَأَمَّا الْمُشْرَبُ فَهُوَ الَّذِي فِي بَيَاضِهِ حُمْرَةٌ وَالأَدْعَجُ الشَّدِيدُ سَوَادِ الْعَيْنِ وَالأَهْدَبُ الطَّوِيلُ الأَشْفَارِ وَالْكَتِدُ مُجْتَمَعُ الْكَتِفَيْنِ وَهُوَ الْكَاهِلُ وَالْمَسْرُبَةُ هُوَ الشَّعْرُ الدَّقِيقُ الَّذِي هُوَ كَأَنَّهُ قَضِيبٌ مِنَ الصَّدْرِ إِلَى السُّرَّةِ . وَالشَّثْنُ الْغَلِيظُ الأَصَابِعِ مِنَ الْكَفَّيْنِ وَالْقَدَمَيْنِ وَالتَّقَلُّعُ أَنْ يَمْشِيَ بِقُوَّةٍ وَالصَّبَبُ الْحُدُورُ يَقُولُ انْحَدَرْنَا فِي صَبُوبٍ وَصَبَبٍ وَقَوْلُهُ جَلِيلُ الْمُشَاشِ يُرِيدُ رُءُوسَ الْمَنَاكِبِ وَالْعَشِيرَةُ الصُّحْبَةُ وَالْعَشِيرُ الصَّاحِبُ وَالْبَدِيهَةُ الْمُفَاجَأَةُ يُقَالَ بَدَهْتُهُ بِأَمْرٍ أَىْ فَجَأْتُهُ .
Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’in soyundan İbrahim b. Muhammed’den aktarıldığına göre, şöyle demiştir: Ali (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i vasfederken şöyle derdi: “Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne dikkat çekecek kadar uzun ne de göze batacak şekilde kısa idi. Halkın orta boylusu idi. Saçları ne çok kıvırcık ne de dümdüzdü; hafif dalgalıydı. İri ve çok etli değildi, yüzü de tamamen yuvarlak değildi; yüzünde bir yuvarlaklık vardı. Rengi, kırmızıya çalan bir beyazlıktaydı. Gözleri iri ve siyah, kirpikleri uzundu. Mafsal kemikleri ve omuzları iriydi. Vücudu kılsızdı; göğsünden göbeğine kadar uzanan ince bir kıl çizgisi vardı. El ve ayakları dolgundu. Yürüdüğünde ayaklarını kuvvetle kaldırır, yokuş aşağı yürüyormuş gibi yürürdü. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. İki kürek kemiği arasında peygamberlik mührü vardı. O, peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların eli en açık ve gönlü en geniş olanıydı. Sözü en doğru, tabiatı en yumuşak ve arkadaşlığı en değerli olanıydı. O’nu ansızın gören ondan heybet duyardı. O’nunla tanışıp beraber olan onu severdi. O’nu vasfeden kişi, ‘Ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra bir benzerini görmedim’ derdi.” Tirmizî: Bu hadis hasen garibtir. Senedi muttasıl değildir. Ebû Cafer diyor ki: Asmaî’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in özelliklerinden bahseden bu hadisteki bazı kelimelerin açıklaması hakkında şöyle dediğini işittim: “Mümağğat”, alabildiğine uzun demektir. Bir bedevinin, “Temağğata fî nüşşâbetin” dediğini işittim; yani onu alabildiğine uzattı demektir. “El-mütereddid”, kısalığından dolayı birbirine geçmiş gibi olan demektir. “El-katat”, çok kıvırcık; “er-racil” ise saçında biraz kıvrım bulunan demektir. “El-mutahham”, iri ve çok etli kimse demektir. “El-mükelsem”, yuvarlak yüzlü kimsedir. “Müşreb”, beyazlığına kırmızılık karışmış kimse demektir. “Ed‘ac”, gözünün siyahı çok olan kimsedir. “Ehdeb”, kirpikleri uzun olan kimse demektir. “Keted”, omuzların birleştiği yerdir ki adına kâhil denilir. “Mesrübe”, göğüsten göbeğe kadar ince bir dal gibi uzanan kıldır. “Şesn”, el ve ayak parmakları kalın olan kimse demektir. “Tekallu‘”, kuvvetle yürümektir. “Sabeb”, iniş ve yokuş aşağı yer demektir; “Sabûb ve sabebden indik” denilir. “Celîlü’l-müşâş”, omuz başları demektir. “El-aşîretü”, arkadaşlık; “aşîr” ise arkadaş demektir. “El-bedîhe”, ansızın karşılaşmadır. “Bedehtühû bi-emrin”, o işi ona ansızın ulaştırdım demektir.