حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قُسَيْطٍ، أَنَّهُ رَأَى سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ يُرَاطِلُ الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ فَيُفْرِغُ ذَهَبَهُ فِي كِفَّةِ الْمِيزَانِ وَيُفْرِغُ صَاحِبُهُ الَّذِي يُرَاطِلُهُ ذَهَبَهُ فِي كِفَّةِ الْمِيزَانِ الأُخْرَى فَإِذَا اعْتَدَلَ لِسَانُ الْمِيزَانِ أَخَذَ وَأَعْطَى . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي بَيْعِ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ وَالْوَرِقِ بِالْوَرِقِ مُرَاطَلَةً أَنَّهُ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ أَنْ يَأْخُذَ أَحَدَ عَشَرَ دِينَارًا بِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ يَدًا بِيَدٍ إِذَا كَانَ وَزْنُ الذَّهَبَيْنِ سَوَاءً عَيْنًا بِعَيْنٍ وَإِنْ تَفَاضَلَ الْعَدَدُ وَالدَّرَاهِمُ أَيْضًا فِي ذَلِكَ بِمَنْزِلَةِ الدَّنَانِيرِ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ رَاطَلَ ذَهَبًا بِذَهَبٍ أَوْ وَرِقًا بِوَرِقٍ فَكَانَ بَيْنَ الذَّهَبَيْنِ فَضْلُ مِثْقَالٍ فَأَعْطَى صَاحِبَهُ قِيمَتَهُ مِنَ الْوَرِقِ أَوْ مِنْ غَيْرِهَا فَلاَ يَأْخُذُهُ فَإِنَّ ذَلِكَ قَبِيحٌ وَذَرِيعَةٌ إِلَى الرِّبَا لأَنَّهُ إِذَا جَازَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ الْمِثْقَالَ بِقِيمَتِهِ حَتَّى كَأَنَّهُ اشْتَرَاهُ عَلَى حِدَتِهِ جَازَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ الْمِثْقَالَ بِقِيمَتِهِ مِرَارًا لأَنْ يُجِيزَ ذَلِكَ الْبَيْعَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ صَاحِبِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَلَوْ أَنَّهُ بَاعَهُ ذَلِكَ الْمِثْقَالَ مُفْرَدًا لَيْسَ مَعَهُ غَيْرُهُ لَمْ يَأْخُذْهُ بِعُشْرِ الثَّمَنِ الَّذِي أَخَذَهُ بِهِ لأَنْ يُجَوِّزَ لَهُ الْبَيْعَ فَذَلِكَ الذَّرِيعَةُ إِلَى إِحْلاَلِ الْحَرَامِ وَالأَمْرُ الْمَنْهِيُّ عَنْهُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يُرَاطِلُ الرَّجُلَ وَيُعْطِيهِ الذَّهَبَ الْعُتُقَ الْجِيَادَ وَيَجْعَلُ مَعَهَا تِبْرًا ذَهَبًا غَيْرَ جَيِّدَةٍ وَيَأْخُذُ مِنْ صَاحِبِهِ ذَهَبًا كُوفِيَّةً مُقَطَّعَةً وَتِلْكَ الْكُوفِيَّةُ مَكْرُوهَةٌ عِنْدَ النَّاسِ فَيَتَبَايَعَانِ ذَلِكَ مِثْلاً بِمِثْلٍ إِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ . قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ مَا كُرِهَ مِنْ ذَلِكَ أَنَّ صَاحِبَ الذَّهَبِ الْجِيَادِ أَخَذَ فَضْلَ عُيُونِ ذَهَبِهِ فِي التِّبْرِ الَّذِي طَرَحَ مَعَ ذَهَبِهِ وَلَوْلاَ فَضْلُ ذَهَبِهِ عَلَى ذَهَبِ صَاحِبِهِ لَمْ يُرَاطِلْهُ صَاحِبُهُ بِتِبْرِهِ ذَلِكَ إِلَى ذَهَبِهِ الْكُوفِيَّةِ فَامْتَنَعَ وَإِنَّمَا مَثَلُ ذَلِكَ كَمَثَلِ رَجُلٍ أَرَادَ أَنْ يَبْتَاعَ ثَلاَثَةَ أَصْوُعٍ مِنْ تَمْرٍ عَجْوَةٍ بِصَاعَيْنِ وَمُدٍّ مِنْ تَمْرٍ كَبِيسٍ فَقِيلَ لَهُ هَذَا لاَ يَصْلُحُ . فَجَعَلَ صَاعَيْنِ مِنْ كَبِيسٍ وَصَاعًا مِنْ حَشَفٍ يُرِيدُ أَنْ يُجِيزَ بِذَلِكَ بَيْعَهُ فَذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُ الْعَجْوَةِ لِيُعْطِيَهُ صَاعًا مِنَ الْعَجْوَةِ بِصَاعٍ مِنْ حَشَفٍ وَلَكِنَّهُ إِنَّمَا أَعْطَاهُ ذَلِكَ لِفَضْلِ الْكَبِيسِ أَوْ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ بِعْنِي ثَلاَثَةَ أَصْوُعٍ مِنَ الْبَيْضَاءِ بِصَاعَيْنِ وَنِصْفٍ مِنْ حِنْطَةٍ شَامِيَّةٍ فَيَقُولُ هَذَا لاَ يَصْلُحُ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ . فَيَجْعَلُ صَاعَيْنِ مِنْ حِنْطَةٍ شَامِيَّةٍ وَصَاعًا مِنْ شَعِيرٍ يُرِيدُ أَنْ يُجِيزَ بِذَلِكَ الْبَيْعَ فِيمَا بَيْنَهُمَا فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيُعْطِيَهُ بِصَاعٍ مِنْ شَعِيرٍ صَاعًا مِنْ حِنْطَةٍ بَيْضَاءَ لَوْ كَانَ ذَلِكَ الصَّاعُ مُفْرَدًا وَإِنَّمَا أَعْطَاهُ إِيَّاهُ لِفَضْلِ الشَّامِيَّةِ عَلَى الْبَيْضَاءِ فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ وَهُوَ مِثْلُ مَا وَصَفْنَا مِنَ التِّبْرِ . قَالَ مَالِكٌ فَكُلُّ شَىْءٍ مِنَ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ وَالطَّعَامِ كُلِّهِ الَّذِي لاَ يَنْبَغِي أَنْ يُبَاعَ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ فَلاَ يَنْبَغِي أَنْ يُجْعَلَ مَعَ الصِّنْفِ الْجَيِّدِ مِنَ الْمَرْغُوبِ فِيهِ الشَّىْءُ الرَّدِيءُ الْمَسْخُوطُ لِيُجَازَ الْبَيْعُ وَلِيُسْتَحَلَّ بِذَلِكَ مَا نُهِيَ عَنْهُ مِنَ الأَمْرِ الَّذِي لاَ يَصْلُحُ إِذَا جُعِلَ ذَلِكَ مَعَ الصِّنْفِ الْمَرْغُوبِ فِيهِ وَإِنَّمَا يُرِيدُ صَاحِبُ ذَلِكَ أَنْ يُدْرِكَ بِذَلِكَ فَضْلَ جَوْدَةِ مَا يَبِيعُ فَيُعْطِيَ الشَّىْءَ الَّذِي لَوْ أَعْطَاهُ وَحْدَهُ لَمْ يَقْبَلْهُ صَاحِبُهُ وَلَمْ يَهْمُمْ بِذَلِكَ وَإِنَّمَا يَقْبَلُهُ مِنْ أَجْلِ الَّذِي يَأْخُذُ مَعَهُ لِفَضْلِ سِلْعَةِ صَاحِبِهِ عَلَى سِلْعَتِهِ فَلاَ يَنْبَغِي لِشَىْءٍ مِنَ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ وَالطَّعَامِ أَنْ يَدْخُلَهُ شَىْءٌ مِنْ هَذِهِ الصِّفَةِ فَإِنْ أَرَادَ صَاحِبُ الطَّعَامِ الرَّدِيءِ أَنْ يَبِيعَهُ بِغَيْرِهِ فَلْيَبِعْهُ عَلَى حِدَتِهِ وَلاَ يَجْعَلْ مَعَ ذَلِكَ شَيْئًا فَلاَ بَأْسَ بِهِ إِذَا كَانَ كَذَلِكَ .
Yahya, Mâlik'ten; o da Yezîd b. Abdullah b. Kusayt'tan nakletti: Yezîd, Saîd b. Müseyyeb'in altını altınla tartarak değiştirdiğini gördü. Saîd altınını terazinin bir kefesine, kendisiyle değişim yapan kişi de altınını diğer kefeye koyar; terazinin dili dengelenince alır ve verirdi. Mâlik şöyle dedi: Bizde altının altınla ve gümüşün gümüşle tartılarak satılmasında uygulama şöyledir: İki tarafın altınlarının ağırlığı eşit ve değişim peşin olmak şartıyla, sayıları farklı olsa bile on dinar karşılığında on bir dinar alınmasında sakınca yoktur. Dirhemler de bu hususta dinarlar gibidir. Mâlik şöyle dedi: Bir kimse altını altınla veya gümüşü gümüşle tartarak değiştirir ve iki altın arasında bir miskal fazlalık bulunur da bu fazlalığın karşılığını arkadaşına gümüşten veya başka bir şeyden verirse, onu almamalıdır. Çünkü bu çirkin bir işlemdir ve ribâya götüren bir yoldur. Bir miskali, sanki onu ayrıca satın almış gibi değeri karşılığında alması caiz görülürse, kendisiyle arkadaşı arasındaki bu satışı geçerli kılmak için miskali değeri karşılığında tekrar tekrar alması da caiz olur. Mâlik şöyle dedi: O bir miskali, yanında başka bir şey bulunmaksızın ayrı olarak satsaydı, satışı geçerli kılmak amacıyla onu aldığı bedelin onda biri karşılığında almazdı. Bu, haramı helal saymaya ve yasaklanmış bir işe götüren yoldur. Mâlik, bir kimsenin başka biriyle tartı üzerine değişim yaparak ona kaliteli, eski altınlar verdiği, bunların yanına kalitesiz ham altın kattığı ve arkadaşından insanların rağbet etmediği kırılmış Kûfe altınları aldığı, ardından bunları eşit miktarda değiştikleri durum hakkında şöyle dedi: Bu uygun değildir. Mâlik şöyle dedi: Bunun mekruh görülmesinin açıklaması şudur: Kaliteli altının sahibi, seçkin altınlarının üstünlüğünün karşılığını, altınlarının yanına kattığı ham altında almıştır. Onun altını arkadaşının altınından daha üstün olmasaydı, arkadaşı kendi Kûfe altınları karşılığında bu ham altını da tartarak kabul etmezdi. Bunun misali, iki sa' ve bir müdd kebîs hurması karşılığında üç sa' acve hurması satın almak isteyen kimsenin durumudur. Ona bunun uygun olmadığı söylenince, satışını geçerli kılmak amacıyla iki sa' kebîs hurmasıyla bir sa' düşük kaliteli kuru hurmayı bir araya getirir. Bu da uygun değildir. Çünkü acve hurmasının sahibi, bir sa' düşük kaliteli hurma karşılığında ona bir sa' acve vermezdi. Bunu ancak kebîs hurmasının üstünlüğü sebebiyle vermiştir. Bir başka misal de bir kimsenin diğerine: «Bana iki buçuk sa' Şam buğdayı karşılığında üç sa' beyaz buğday sat» demesidir. Diğeri bunun ancak eşit miktarlarda olursa uygun olacağını söyler. Bunun üzerine birincisi, aralarındaki satışı geçerli kılmak amacıyla iki sa' Şam buğdayıyla bir sa' arpayı bir araya getirir. Bu uygun değildir. Çünkü o bir sa' arpa tek başına olsaydı, ona bunun karşılığında bir sa' beyaz buğday vermezdi. Bunu ancak Şam buğdayının beyaz buğdaydan üstün olması sebebiyle vermiştir. Bu uygun değildir ve ham altın konusunda anlattığımız durumun benzeridir. Mâlik şöyle dedi: Altın, gümüş ve yiyeceklerden ancak eşit miktarda satılması gereken şeylerin hiçbirinde, satışı geçerli kılmak ve yasaklanmış olan uygunsuz işi bu yolla helal saymak amacıyla, rağbet edilen kaliteli cinse değersiz ve beğenilmeyen düşük kaliteli bir şey katılmamalıdır. Bunu yapan kimse, sattığı malın kalite üstünlüğünün karşılığını elde etmek ister ve tek başına verse arkadaşının kabul etmeyeceği, önemsemeyeceği bir şeyi ona verir. Arkadaşı da bunu ancak yanında aldığı diğer şey sebebiyle, onun malının kendi malından üstün olması dolayısıyla kabul eder. Altın, gümüş ve yiyeceklerden hiçbirine böyle bir işlem karıştırılmamalıdır. Düşük kaliteli yiyeceğin sahibi onu başka bir şey karşılığında satmak isterse, ayrı olarak satsın ve yanına başka bir şey katmasın. Böyle yapıldığında sakınca yoktur.