Muvatta Malik

1493 numaralı hadis

حَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ أُمَّ سَلَمَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم كَانَتْ تُقَاطِعُ مُكَاتَبِيهَا بِالذَّهَبِ وَالْوَرِقِ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِي الْمُكَاتَبِ يَكُونُ بَيْنَ الشَّرِيكَيْنِ فَإِنَّهُ لاَ يَجُوزُ لأَحَدِهِمَا أَنْ يُقَاطِعَهُ عَلَى حِصَّتِهِ إِلاَّ بِإِذْنِ شَرِيكِهِ وَذَلِكَ أَنَّ الْعَبْدَ وَمَالَهُ بَيْنَهُمَا فَلاَ يَجُوزُ لأَحَدِهِمَا أَنْ يَأْخُذَ شَيْئًا مِنْ مَالِهِ إِلاَّ بِإِذْنِ شَرِيكِهِ وَلَوْ قَاطَعَهُ أَحَدُهُمَا دُونَ صَاحِبِهِ ثُمَّ حَازَ ذَلِكَ ثُمَّ مَاتَ الْمُكَاتَبُ وَلَهُ مَالٌ أَوْ عَجَزَ لَمْ يَكُنْ لِمَنْ قَاطَعَهُ شَىْءٌ مِنْ مَالِهِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ أَنْ يَرُدَّ مَا قَاطَعَهُ عَلَيْهِ وَيَرْجِعَ حَقُّهُ فِي رَقَبَتِهِ وَلَكِنْ مَنْ قَاطَعَ مُكَاتَبًا بِإِذْنِ شَرِيكِهِ ثُمَّ عَجَزَ الْمُكَاتَبُ فَإِنْ أَحَبَّ الَّذِي قَاطَعَهُ أَنْ يَرُدَّ الَّذِي أَخَذَ مِنْهُ مِنَ الْقَطَاعَةِ وَيَكُونُ عَلَى نَصِيبِهِ مِنْ رَقَبَةِ الْمُكَاتَبِ كَانَ ذَلِكَ لَهُ وَإِنْ مَاتَ الْمُكَاتَبُ وَتَرَكَ مَالاً اسْتَوْفَى الَّذِي بَقِيَتْ لَهُ الْكِتَابَةُ حَقَّهُ الَّذِي بَقِيَ لَهُ عَلَى الْمُكَاتَبِ مِنْ مَالِهِ ثُمَّ كَانَ مَا بَقِيَ مِنْ مَالِ الْمُكَاتَبِ بَيْنَ الَّذِي قَاطَعَهُ وَبَيْنَ شَرِيكِهِ عَلَى قَدْرِ حِصَصِهِمَا فِي الْمُكَاتَبِ وَإِنْ كَانَ أَحَدُهُمَا قَاطَعَهُ وَتَمَاسَكَ صَاحِبُهُ بِالْكِتَابَةِ ثُمَّ عَجَزَ الْمُكَاتَبُ قِيلَ لِلَّذِي قَاطَعَهُ إِنْ شِئْتَ أَنْ تَرُدَّ عَلَى صَاحِبِكَ نِصْفَ الَّذِي أَخَذْتَ وَيَكُونُ الْعَبْدُ بَيْنَكُمَا شَطْرَيْنِ وَإِنْ أَبَيْتَ فَجَمِيعُ الْعَبْدِ لِلَّذِي تَمَسَّكَ بِالرِّقِّ خَالِصًا ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ فِي الْمُكَاتَبِ يَكُونُ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ فَيُقَاطِعُهُ أَحَدُهُمَا بِإِذْنِ صَاحِبِهِ ثُمَّ يَقْتَضِي الَّذِي تَمَسَّكَ بِالرِّقِّ مِثْلَ مَا قَاطَعَ عَلَيْهِ صَاحِبُهُ أَوْ أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ ثُمَّ يَعْجِزُ الْمُكَاتَبُ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ فَهُوَ بَيْنَهُمَا لأَنَّهُ إِنَّمَا اقْتَضَى الَّذِي لَهُ عَلَيْهِ وَإِنِ اقْتَضَى أَقَلَّ مِمَّا أَخَذَ الَّذِي قَاطَعَهُ ثُمَّ عَجَزَ الْمُكَاتَبُ فَأَحَبَّ الَّذِي قَاطَعَهُ أَنَّ يَرُدَّ عَلَى صَاحِبِهِ نِصْفَ مَا تَفَضَّلَهُ بِهِ وَيَكُونُ الْعَبْدُ بَيْنَهُمَا نِصْفَيْنِ فَذَلِكَ لَهُ وَإِنْ أَبَى فَجَمِيعُ الْعَبْدِ لِلَّذِي لَمْ يُقَاطِعْهُ وَإِنْ مَاتَ الْمُكَاتَبُ وَتَرَكَ مَالاً فَأَحَبَّ الَّذِي قَاطَعَهُ أَنْ يَرُدَّ عَلَى صَاحِبِهِ نِصْفَ مَا تَفَضَّلَهُ بِهِ وَيَكُونُ الْمِيرَاثُ بَيْنَهُمَا فَذَلِكَ لَهُ وَإِنْ كَانَ الَّذِي تَمَسَّكَ بِالْكِتَابَةِ قَدْ أَخَذَ مِثْلَ مَا قَاطَعَ عَلَيْهِ شَرِيكُهُ أَوْ أَفْضَلَ فَالْمِيرَاثُ بَيْنَهُمَا بِقَدْرِ مِلْكِهِمَا لأَنَّهُ إِنَّمَا أَخَذَ حَقَّهُ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ فِي الْمُكَاتَبِ يَكُونُ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ فَيُقَاطِعُ أَحَدُهُمَا عَلَى نِصْفِ حَقِّهُ بِإِذْنِ صَاحِبِهِ ثُمَّ يَقْبِضُ الَّذِي تَمَسَّكَ بِالرِّقِّ أَقَلَّ مِمَّا قَاطَعَ عَلَيْهِ صَاحِبُهُ ثُمَّ يَعْجِزُ الْمُكَاتَبُ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ إِنْ أَحَبَّ الَّذِي قَاطَعَ الْعَبْدَ أَنْ يَرُدَّ عَلَى صَاحِبِهِ نِصْفَ مَا تَفَضَّلَهُ بِهِ كَانَ الْعَبْدُ بَيْنَهُمَا شَطْرَيْنِ وَإِنْ أَبَى أَنْ يَرُدَّ فَلِلَّذِي تَمَسَّكَ بِالرِّقِّ حِصَّةُ صَاحِبِهِ الَّذِي كَانَ قَاطَعَ عَلَيْهِ الْمُكَاتَبَ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنَّ الْعَبْدَ يَكُونُ بَيْنَهُمَا شَطْرَيْنِ فَيُكَاتِبَانِهِ جَمِيعًا ثُمَّ يُقَاطِعُ أَحَدُهُمَا الْمُكَاتَبَ عَلَى نِصْفِ حَقِّهِ بِإِذْنِ صَاحِبِهِ وَذَلِكَ الرُّبُعُ مِنْ جَمِيعِ الْعَبْدِ ثُمَّ يَعْجِزُ الْمُكَاتَبُ فَيُقَالُ لِلَّذِي قَاطَعَهُ إِنْ شِئْتَ فَارْدُدْ عَلَى صَاحِبِكَ نِصْفَ مَا فَضَلْتَهُ بِهِ وَيَكُونُ الْعَبْدُ بَيْنَكُمَا شَطْرَيْنِ ‏.‏ وَإِنْ أَبَى كَانَ لِلَّذِي تَمَسَّكَ بِالْكِتَابَةِ رُبُعُ صَاحِبِهِ الَّذِي قَاطَعَ الْمُكَاتَبَ عَلَيْهِ خَالِصًا وَكَانَ لَهُ نِصْفُ الْعَبْدِ فَذَلِكَ ثَلاَثَةُ أَرْبَاعِ الْعَبْدِ وَكَانَ لِلَّذِي قَاطَعَ رُبُعُ الْعَبْدِ لأَنَّهُ أَبَى أَنْ يَرُدَّ ثَمَنَ رُبُعِهِ الَّذِي قَاطَعَ عَلَيْهِ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ فِي الْمُكَاتَبِ يُقَاطِعُهُ سَيِّدُهُ فَيَعْتِقُ وَيَكْتُبُ عَلَيْهِ مَا بَقِيَ مِنْ قَطَاعَتِهِ دَيْنًا عَلَيْهِ ثُمَّ يَمُوتُ الْمُكَاتَبُ وَعَلَيْهِ دَيْنٌ لِلنَّاسِ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ فَإِنَّ سَيِّدَهُ لاَ يُحَاصُّ غُرَمَاءَهُ بِالَّذِي عَلَيْهِ مِنْ قَطَاعَتِهِ وَلِغُرَمَائِهِ أَنْ يُبَدَّءُوا عَلَيْهِ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ لَيْسَ لِلْمُكَاتَبِ أَنْ يُقَاطِعَ سَيِّدَهُ إِذَا كَانَ عَلَيْهِ دَيْنٌ لِلنَّاسِ فَيَعْتِقُ وَيَصِيرُ لاَ شَىْءَ لَهُ لأَنَّ أَهْلَ الدَّيْنِ أَحَقُّ بِمَالِهِ مِنْ سَيِّدِهِ فَلَيْسَ ذَلِكَ بِجَائِزٍ لَهُ ‏.‏ قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي الرَّجُلِ يُكَاتِبُ عَبْدَهُ ثُمَّ يُقَاطِعُهُ بِالذَّهَبِ فَيَضَعُ عَنْهُ مِمَّا عَلَيْهِ مِنَ الْكِتَابَةِ عَلَى أَنْ يُعَجِّلَ لَهُ مَا قَاطَعَهُ عَلَيْهِ أَنَّهُ لَيْسَ بِذَلِكَ بَأْسٌ وَإِنَّمَا كَرِهَ ذَلِكَ مَنْ كَرِهَهُ لأَنَّهُ أَنْزَلَهُ بِمَنْزِلَةِ الدَّيْنِ يَكُونُ لِلرَّجُلِ عَلَى الرَّجُلِ إِلَى أَجَلٍ فَيَضَعُ عَنْهُ وَيَنْقُدُهُ وَلَيْسَ هَذَا مِثْلَ الدَّيْنِ إِنَّمَا كَانَتْ قَطَاعَةُ الْمُكَاتَبِ سَيِّدَهُ عَلَى أَنْ يُعْطِيَهُ مَالاً فِي أَنْ يَتَعَجَّلَ الْعِتْقَ فَيَجِبُ لَهُ الْمِيرَاثُ وَالشَّهَادَةُ وَالْحُدُودُ وَتَثْبُتُ لَهُ حُرْمَةُ الْعَتَاقَةِ وَلَمْ يَشْتَرِ دَرَاهِمَ بِدَرَاهِمَ وَلاَ ذَهَبًا بِذَهَبٍ وَإِنَّمَا مَثَلُ ذَلِكَ مَثَلُ رَجُلٍ قَالَ لِغُلاَمِهِ ائْتِنِي بِكَذَا وَكَذَا دِينَارًا وَأَنْتَ حُرٌّ فَوَضَعَ عَنْهُ مِنْ ذَلِكَ فَقَالَ إِنْ جِئْتَنِي بِأَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ فَأَنْتَ حُرٌّ ‏.‏ فَلَيْسَ هَذَا دَيْنًا ثَابِتًا وَلَوْ كَانَ دَيْنًا ثَابِتًا لَحَاصَّ بِهِ السَّيِّدُ غُرَمَاءَ الْمُكَاتَبِ إِذَا مَاتَ أَوْ أَفْلَسَ فَدَخَلَ مَعَهُمْ فِي مَالِ مُكَاتَبِهِ ‏.‏

Mâlik'e ulaştığına göre Peygamber'in eşi Ümmü Seleme, mükâtebleriyle altın veya gümüş karşılığında peşin anlaşma yapardı. Mâlik şöyle dedi: Bizde üzerinde görüş birliği bulunan hükme göre, iki ortağa ait bir mükâteble ortaklardan biri, diğer ortağın izni olmadıkça kendi payı hakkında peşin anlaşma yapamaz. Çünkü köle ve malı ikisinin ortak mülküdür; ortaklardan biri diğerinin izni olmadan kölenin malından hiçbir şey alamaz. Ortaklardan biri diğerinden ayrı olarak mükâteble anlaşır ve aldığı şeyi elinde bulundurursa, ardından mükâteb mal bırakarak ölür veya acze düşerse, anlaşmayı yapanın onun malında hiçbir hakkı olmaz; aldığı anlaşma bedelini geri vererek kölenin şahsındaki hakkına da dönemez. Fakat ortağının izniyle mükâteble anlaşan kimsenin mükâtebi sonradan acze düşerse, aldığı anlaşma bedelini geri verip mükâtebin şahsındaki payına dönmek isterse bunu yapabilir. Mükâteb ölür ve mal bırakırsa, kitâbet hakkını koruyan ortak, mükâtebin malından üzerinde kalan hakkını tam olarak alır; ardından mükâtebin malından kalan miktar, anlaşma yapan ile ortağı arasında mükâtebdeki payları oranında bölüştürülür. Ortaklardan biri mükâteble anlaşmış, diğeri kitâbet hakkını korumuş ve ardından mükâteb acze düşmüşse, anlaşma yapana, "Dilersen aldığının yarısını ortağına geri verirsin ve köle aranızda yarı yarıya olur; bunu kabul etmezsen kölenin tamamı kölelik hakkını koruyan ortağa ait olur" denir. Mâlik, iki kişiye ait bir mükâteble ortaklardan birinin diğerinin izniyle anlaşması, kölelik hakkını koruyan ortağın da diğerinin anlaşma yaptığı miktar kadar veya daha fazlasını tahsil etmesi ve ardından mükâtebin acze düşmesi hakkında şöyle dedi: Köle ikisinin arasında kalır; çünkü tahsil eden yalnızca kendi hakkını tahsil etmiştir. Eğer bu ortak, anlaşma yapanın aldığından daha azını tahsil etmiş ve ardından mükâteb acze düşmüşse, anlaşma yapan fazla aldığı miktarın yarısını ortağına geri verip kölenin aralarında yarı yarıya olmasını isterse bunu yapabilir. Kabul etmezse kölenin tamamı anlaşma yapmayan ortağa ait olur. Mükâteb ölür ve mal bırakırsa, anlaşma yapan fazla aldığı miktarın yarısını ortağına geri vererek mirasın aralarında paylaşılmasını isterse bunu yapabilir. Kitâbet hakkını koruyan ortak, diğerinin anlaşma yaptığı miktar kadarını veya daha fazlasını almışsa, miras mülkiyet payları oranında aralarında bölüştürülür; çünkü o yalnızca kendi hakkını almıştır. Mâlik, iki kişiye ait bir mükâteble ortaklardan birinin, diğerinin izniyle kendi hakkının yarısı üzerinde anlaşması, kölelik hakkını koruyan ortağın da diğerinin anlaşma yaptığı miktardan daha azını alması ve ardından mükâtebin acze düşmesi hakkında şöyle dedi: Köleyle anlaşan kimse, fazla aldığı miktarın yarısını ortağına geri vermek isterse köle aralarında yarı yarıya olur. Geri vermeyi kabul etmezse, kölelik hakkını koruyan ortak, anlaşma yapan ortağının mükâteble anlaşmaya konu ettiği paya sahip olur. Mâlik bunun açıklamasını şöyle yaptı: Köle aralarında yarı yarıya olup ikisi birlikte onunla kitâbet yaparlar. Ardından ortaklardan biri, diğerinin izniyle mükâteble kendi hakkının yarısı üzerinde anlaşır. Bu, kölenin tamamının dörtte biridir. Sonra mükâteb acze düşerse, anlaşma yapana, "Dilersen fazla aldığın miktarın yarısını ortağına geri ver ve köle aranızda yarı yarıya olsun" denir. Kabul etmezse kitâbet hakkını koruyan ortak, diğer ortağının mükâteble anlaşmaya konu ettiği dörtte birlik payına bütünüyle sahip olur. Kendi yarım payıyla birlikte böylece kölenin dörtte üçüne sahip olur. Anlaşma yapanın ise kölenin dörtte biri kalır; çünkü anlaşma yaptığı dörtte birlik payın bedelini geri vermeyi kabul etmemiştir. Mâlik, efendisinin mükâteble peşin anlaşma yaparak onu azat etmesi ve anlaşma bedelinden geriye kalanı onun üzerine borç yazması, ardından mükâtebin insanlara borçlu olarak ölmesi hakkında şöyle dedi: Efendisi, anlaşmadan doğan alacağıyla diğer alacaklılara ortak olamaz; öncelik diğer alacaklılarındır. Mâlik şöyle dedi: İnsanlara borcu bulunan bir mükâtebin, efendisiyle peşin anlaşma yaparak azat olması ve malsız kalması caiz değildir. Çünkü alacaklılar onun malı üzerinde efendisinden daha fazla hak sahibidir. Mâlik şöyle dedi: Bizdeki hükme göre bir kimsenin kölesiyle kitâbet yapıp sonra onunla altın karşılığında peşin anlaşması, kendisine anlaşma bedelini hemen ödemesi şartıyla kitâbet borcundan indirim yapmasında sakınca yoktur. Bunu hoş görmeyenler, vadeli bir borcu bulunan kimsenin borçtan indirim yaparak kalanını peşin almasına benzetmişlerdir. Oysa bu, borç gibi değildir. Mükâtebin efendisiyle anlaşması, daha erken azat olabilmek için ona bir mal vermesi karşılığındadır. Böylece miras, şahitlik ve hadlerle ilgili hükümler onun hakkında geçerli olur ve azatlığın dokunulmazlığı kesinleşir. Bu işlem, dirhemlerin dirhemlerle veya altının altınla satın alınması değildir. Bunun örneği, efendisinin kölesine, "Bana şu kadar dinar getirirsen hürsün" demesi, sonra bu miktardan indirim yaparak, "Bana bundan daha azını getirirsen hürsün" demesi gibidir. Bu sabit bir borç değildir. Sabit bir borç olsaydı mükâteb öldüğünde veya iflas ettiğinde efendisi bu alacağıyla diğer alacaklılara katılır ve mükâtebinin malından onlarla birlikte pay alırdı.

Muwatta Malik 1493