حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، قَالَ حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مَيْمُونٍ، عَنْ أَبِي تَمِيمَةَ الْهُجَيْمِيِّ، عَنْ أَبِي عُثْمَانَ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ صَلَّى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْعِشَاءَ ثُمَّ انْصَرَفَ فَأَخَذَ بِيَدِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ حَتَّى خَرَجَ بِهِ إِلَى بَطْحَاءِ مَكَّةَ فَأَجْلَسَهُ ثُمَّ خَطَّ عَلَيْهِ خَطًّا ثُمَّ قَالَ " لاَ تَبْرَحَنَّ خَطَّكَ فَإِنَّهُ سَيَنْتَهِي إِلَيْكَ رِجَالٌ فَلاَ تُكَلِّمْهُمْ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَلِّمُونَكَ " . قَالَ ثُمَّ مَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَيْثُ أَرَادَ فَبَيْنَا أَنَا جَالِسٌ فِي خَطِّي إِذْ أَتَانِي رِجَالٌ كَأَنَّهُمُ الزُّطُّ أَشْعَارُهُمْ وَأَجْسَامُهُمْ لاَ أَرَى عَوْرَةً وَلاَ أَرَى قِشْرًا وَيَنْتَهُونَ إِلَىَّ لاَ يُجَاوِزُونَ الْخَطَّ ثُمَّ يَصْدُرُونَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى إِذَا كَانَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ لَكِنْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَدْ جَاءَنِي وَأَنَا جَالِسٌ فَقَالَ " لَقَدْ أَرَانِي مُنْذُ اللَّيْلَةَ " . ثُمَّ دَخَلَ عَلَىَّ فِي خَطِّي فَتَوَسَّدَ فَخِذِي فَرَقَدَ وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا رَقَدَ نَفَخَ فَبَيْنَا أَنَا قَاعِدٌ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مُتَوَسِّدٌ فَخِذِي إِذَا أَنَا بِرِجَالٍ عَلَيْهِمْ ثِيَابٌ بِيضٌ اللَّهُ أَعْلَمُ مَا بِهِمْ مِنَ الْجَمَالِ فَانْتَهَوْا إِلَىَّ فَجَلَسَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ عِنْدَ رَأْسِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَطَائِفَةٌ مِنْهُمْ عِنْدَ رِجْلَيْهِ ثُمَّ قَالُوا بَيْنَهُمْ مَا رَأَيْنَا عَبْدًا قَطُّ أُوتِيَ مِثْلَ مَا أُوتِيَ هَذَا النَّبِيُّ إِنَّ عَيْنَيْهِ تَنَامَانِ وَقَلْبُهُ يَقْظَانُ اضْرِبُوا لَهُ مَثَلاً مَثَلُ سَيِّدٍ بَنَى قَصْرًا ثُمَّ جَعَلَ مَأْدُبَةً فَدَعَا النَّاسَ إِلَى طَعَامِهِ وَشَرَابِهِ فَمَنْ أَجَابَهُ أَكَلَ مِنْ طَعَامِهِ وَشَرِبَ مِنْ شَرَابِهِ وَمَنْ لَمْ يُجِبْهُ عَاقَبَهُ أَوْ قَالَ عَذَّبَهُ - ثُمَّ ارْتَفَعُوا وَاسْتَيْقَظَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عِنْدَ ذَلِكَ فَقَالَ " سَمِعْتَ مَا قَالَ هَؤُلاَءِ وَهَلْ تَدْرِي مَنْ هَؤُلاَءِ " . قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . قَالَ " هُمُ الْمَلاَئِكَةُ فَتَدْرِي مَا الْمَثَلُ الَّذِي ضَرَبُوا " . قُلْتُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . قَالَ " الْمَثَلُ الَّذِي ضَرَبُوا الرَّحْمَنُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى بَنَى الْجَنَّةَ وَدَعَا إِلَيْهَا عِبَادَهُ فَمَنْ أَجَابَهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ لَمْ يُجِبْهُ عَاقَبَهُ أَوْ عَذَّبَهُ " . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ وَأَبُو تَمِيمَةَ هُوَ الْهُجَيْمِيُّ وَاسْمُهُ طَرِيفُ بْنُ مُجَالِدٍ وَأَبُو عُثْمَانَ النَّهْدِيُّ اسْمُهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُلٍّ وَسُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ قَدْ رَوَى هَذَا الْحَدِيثَ عَنْهُ مُعْتَمِرٌ وَهُوَ سُلَيْمَانُ بْنُ طَرْخَانَ وَلَمْ يَكُنْ تَيْمِيًّا وَإِنَّمَا كَانَ يَنْزِلُ بَنِي تَيْمٍ فَنُسِبَ إِلَيْهِمْ . قَالَ عَلِيٌّ قَالَ يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ مَا رَأَيْتُ أَخْوَفَ لِلَّهِ تَعَالَى مِنْ سُلَيْمَانَ التَّيْمِيِّ .
İbn Mes’ûd (radıyallahü anh)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), yatsı namazını kıldıktan sonra ayrıldı; Abdullah b. Mes’ûd’un elinden tuttu ve onu Mekke’nin Bathâ denilen yerine kadar götürdü. Sonra onu oturttu ve çevresine bir çizgi çizerek şöyle buyurdu: ‘Bu çizgiden dışarıya asla çıkma! Sana bazı kimseler gelecekler; onlarla konuşma! Çünkü onlar seninle konuşmayacaklardır.’ Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) istediği yere doğru gitti. Ben çizginin içerisinde oturmakta iken saçları ve bedenleri Zutt’a benzeyen bazı kişiler yanıma geldiler. Ne avret yerlerini ne de üzerlerinde bir örtü görebiliyordum. Bana kadar geliyorlar fakat çizgiyi geçemiyorlardı. Sonra Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına doğru yöneliyorlardı. Gecenin son kısmı olunca Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ben otururken yanıma geldi ve şöyle buyurdu: ‘Geceden beri uyanık olduğumu görüyorum.’ Sonra çizgimin içine girdi, uyluğumu yastık yapıp uyudu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uyuduğunda nefes sesi çıkarırdı. Ben oturuyor, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de uyluğumu yastık yapıp uyurken üzerlerinde beyaz elbiseler olan bazı kimseler gözüme ilişti. Onlardaki güzelliği ancak Allah bilir. Bana kadar geldiler; bir kısmı Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in başucunda, bir kısmı da ayak ucunda oturdular ve aralarında şöyle konuştular: ‘Hiçbir kul görmedik ki bu peygambere verilenlerin benzeri ona da verilmiş olsun. Onun gözleri uyuyor fakat kalbi uyanıktır. Ona dair bir örnek veriniz: Onun örneği, bir saray yaptırıp bir sofra kuran ve insanları yemeğine ve içeceğine çağıran bir efendi gibidir. Kim onun davetine uyarsa yemeğinden yer ve içeceğinden içer. Kim de icabet etmezse onu cezalandırır veya ona azap eder.’ Sonra onlar yükselip gittiler. Bu sırada Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) uyandı ve şöyle buyurdu: ‘Bunların söylediklerini işittin mi? Kim olduklarını biliyor musun?’ Ben de: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ‘Onlar meleklerdir’ buyurdu. ‘Verdikleri örneğin ne olduğunu biliyor musun?’ Ben de: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Verdikleri örnek şudur: Rahmân, Tebâreke ve Teâlâ, Cenneti yaptı ve kullarını oraya davet etti. Kim O’nun çağrısına uyarsa Cennete girer; kim de uymazsa onu cezalandırır veya ona azap eder.’ Ebû Îsâ dedi ki: Bu hadis bu şekliyle hasen, sahih ve garibtir. Ebû Temîme el-Hüceymî’dir; adı Tarîf b. Mücâlid’dir. Ebû Osman en-Nehdî’nin adı Abdurrahman b. Müll’dür. Bu hadisi Süleyman et-Teymî’den Mu’temir rivâyet etmiştir. Süleyman et-Teymî, Süleyman b. Tarhân’dır. Teym kabilesinden değildi; fakat Benî Teym arasında oturduğu için onlara nispet edilmiştir. Ali dedi ki: Yahya b. Saîd şöyle dedi: ‘Süleyman et-Teymî’den daha çok Allah Teâlâ’dan korkan birini görmedim.’