وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ مَرْوَانَ بْنَ الْحَكَمِ، كَانَ يَقْضِي فِي الْعَبْدِ يُصَابُ بِالْجِرَاحِ أَنَّ عَلَى مَنْ جَرَحَهُ قَدْرَ مَا نَقَصَ مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ . قَالَ مَالِكٌ وَالأَمْرُ عِنْدَنَا أَنَّ فِي مُوضِحَةِ الْعَبْدِ نِصْفَ عُشْرِ ثَمَنِهِ وَفِي مُنَقَّلَتِهِ الْعُشْرُ وَنِصْفُ الْعُشْرِ مِنْ ثَمَنِهِ وَفِي مَأْمُومَتِهِ وَجَائِفَتِهِ فِي كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا ثُلُثُ ثَمَنِهِ وَفِيمَا سِوَى هَذِهِ الْخِصَالِ الأَرْبَعِ مِمَّا يُصَابُ بِهِ الْعَبْدُ مَا نَقَصَ مِنْ ثَمَنِهِ يُنْظَرُ فِي ذَلِكَ بَعْدَ مَا يَصِحُّ الْعَبْدُ وَيَبْرَأُ كَمْ بَيْنَ قِيمَةِ الْعَبْدِ بَعْدَ أَنْ أَصَابَهُ الْجُرْحُ وَقِيمَتِهِ صَحِيحًا قَبْلَ أَنْ يُصِيبَهُ هَذَا ثُمَّ يَغْرَمُ الَّذِي أَصَابَهُ مَا بَيْنَ الْقِيمَتَيْنِ . قَالَ مَالِكٌ فِي الْعَبْدِ إِذَا كُسِرَتْ يَدُهُ أَوْ رِجْلُهُ ثُمَّ صَحَّ كَسْرُهُ فَلَيْسَ عَلَى مَنْ أَصَابَهُ شَىْءٌ فَإِنْ أَصَابَ كَسْرَهُ ذَلِكَ نَقْصٌ أَوْ عَثَلٌ كَانَ عَلَى مَنْ أَصَابَهُ قَدْرُ مَا نَقَصَ مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي الْقِصَاصِ بَيْنَ الْمَمَالِيكِ كَهَيْئَةِ قِصَاصِ الأَحْرَارِ نَفْسُ الأَمَةِ بِنَفْسِ الْعَبْدِ وَجُرْحُهَا بِجُرْحِهِ فَإِذَا قَتَلَ الْعَبْدُ عَبْدًا عَمْدًا خُيِّرَ سَيِّدُ الْعَبْدِ الْمَقْتُولِ فَإِنْ شَاءَ قَتَلَ وَإِنْ شَاءَ أَخَذَ الْعَقْلَ فَإِنْ أَخَذَ الْعَقْلَ أَخَذَ قِيمَةَ عَبْدِهِ وَإِنْ شَاءَ رَبُّ الْعَبْدِ الْقَاتِلِ أَنْ يُعْطِيَ ثَمَنَ الْعَبْدِ الْمَقْتُولِ فَعَلَ وَإِنْ شَاءَ أَسْلَمَ عَبْدَهُ فَإِذَا أَسْلَمَهُ فَلَيْسَ عَلَيْهِ غَيْرُ ذَلِكَ وَلَيْسَ لِرَبِّ الْعَبْدِ الْمَقْتُولِ إِذَا أَخَذَ الْعَبْدَ الْقَاتِلَ وَرَضِيَ بِهِ أَنْ يَقْتُلَهُ وَذَلِكَ فِي الْقِصَاصِ كُلِّهِ بَيْنَ الْعَبِيدِ فِي قَطْعِ الْيَدِ وَالرِّجْلِ وَأَشْبَاهِ ذَلِكَ بِمَنْزِلَتِهِ فِي الْقَتْلِ . قَالَ مَالِكٌ فِي الْعَبْدِ الْمُسْلِمِ يَجْرَحُ الْيَهُودِيَّ أَوِ النَّصْرَانِيَّ إِنَّ سَيِّدَ الْعَبْدِ إِنْ شَاءَ أَنْ يَعْقِلَ عَنْهُ مَا قَدْ أَصَابَ فَعَلَ أَوْ أَسْلَمَهُ فَيُبَاعُ فَيُعْطِي الْيَهُودِيَّ أَوِ النَّصْرَانِيَّ مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ دِيَةَ جُرْحِهِ أَوْ ثَمَنَهُ كُلَّهُ إِنْ أَحَاطَ بِثَمَنِهِ وَلاَ يُعْطِي الْيَهُودِيَّ وَلاَ النَّصْرَانِيَّ عَبْدًا مُسْلِمًا .
Mervân b. Hakem, yaralanan köle hakkında, onu yaralayan kişinin kölenin değerinde meydana gelen eksilme miktarını ödemesine hükmederdi. Mâlik şöyle dedi: Bizce kölenin mûdıha yarası için değerinin yirmide biri; münakkıla yarası için değerinin onda biri ile yirmide biri; me'mûme ve câife yaralarının her biri için değerinin üçte biri gerekir. Bu dört yaranın dışındaki zararlarda ise köle iyileşip sağlığına kavuşunca, yaralanma sonrası değeri ile sağlamken yaralanmadan önceki değeri arasındaki eksilme hesaplanır; yaralayan kişi bu farkı öder. Kölenin eli veya ayağı kırılır, sonra kırığı eksiksiz iyileşirse zarar verene bir şey düşmez. Kırık bir eksiklik veya sakatlık bırakırsa, zarar veren kölenin değerindeki eksilme miktarını öder. Bizce köleler arasındaki kısas, hürler arasındaki kısas gibidir; câriyenin canı kölenin canına, yarası onun yarasına karşılıktır. Bir köle başka bir köleyi kasten öldürürse, öldürülen kölenin efendisi seçme hakkına sahiptir: Dilerse katili öldürtür, dilerse diyet alır. Diyet alırsa kendi kölesinin değerini alır. Katil kölenin sahibi isterse öldürülen kölenin bedelini verir, isterse kendi kölesini teslim eder; teslim edince üzerinde başka bir yükümlülük kalmaz. Öldürülen kölenin sahibi katil köleyi alıp ona razı olursa artık onu öldüremez. Köleler arasındaki el veya ayak kesme ve benzeri bütün kısaslarda da hüküm öldürmedeki gibidir. Müslüman bir köle bir Yahudi veya Hristiyanı yaralarsa, kölenin efendisi dilerse onun verdiği zararın diyetini öder, dilerse köleyi teslim eder; köle satılır ve satış bedelinden Yahudiye veya Hristiyana yarasının diyeti, bu değer kölenin bütün bedelini kapsıyorsa bedelin tamamı verilir. Fakat Yahudiye veya Hristiyana Müslüman bir köle mülk olarak verilmez.