Riyazus Salihin

30 numaralı hadis

عَنْ صُهَيْبٍ رضي الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ، فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ: إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ، فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلَامًا أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ. فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلَامًا يُعَلِّمُهُ، وَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلَامَهُ فَأَعْجَبَهُ، وَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إِلَيْهِ، فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ، فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ، فَقَالَ: إِذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ: حَبَسَنِي أَهْلِي، وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحِرُ. فَبَيْنَمَا هُوَ عَلَى ذَلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ، فَقَالَ: الْيَوْمَ أَعْلَمُ، السَّاحِرُ أَفْضَلُ أَمِ الرَّاهِبُ أَفْضَلُ؟ فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ حَتَّى يَمْضِيَ النَّاسُ. فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا وَمَضَى النَّاسُ، فَأَتَى الرَّاهِبَ فَأَخْبَرَهُ. فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ: أَيْ بُنَيَّ، أَنْتَ الْيَوْمَ أَفْضَلُ مِنِّي، قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى، وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى، فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلَا تَدُلَّ عَلَيَّ. وَكَانَ الْغُلَامُ يُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ الْأَدْوَاءِ. فَسَمِعَ جَلِيسٌ لِلْمَلِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ، فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ، فَقَالَ: مَا هَاهُنَا لَكَ أَجْمَعُ إِنْ أَنْتَ شَفَيْتَنِي. فَقَالَ: إِنِّي لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ تَعَالَى، فَإِنْ آمَنْتَ بِاللَّهِ تَعَالَى دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ. فَآمَنَ بِاللَّهِ تَعَالَى فَشَفَاهُ اللَّهُ تَعَالَى، فَأَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ؟ قَالَ: رَبِّي. قَالَ: أَوَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي؟ قَالَ: رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الْغُلَامِ، فَجِيءَ بِالْغُلَامِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: أَيْ بُنَيَّ، قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ. فَقَالَ: إِنِّي لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ تَعَالَى. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهِبِ، فَجِيءَ بِالرَّاهِبِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَدَعَا بِالْمِنْشَارِ، فَوُضِعَ الْمِنْشَارُ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ، فَشَقَّهُ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ. ثُمَّ جِيءَ بِجَلِيسِ الْمَلِكِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَوُضِعَ الْمِنْشَارُ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ، فَشَقَّهُ بِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ. ثُمَّ جِيءَ بِالْغُلَامِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا، فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذِرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ، وَإِلَّا فَاطْرَحُوهُ. فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ. فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَسَقَطُوا، وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ فَقَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ تَعَالَى. فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ فَاحْمِلُوهُ فِي قُرْقُورٍ، وَتَوَسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ، فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ، وَإِلَّا فَاقْذِفُوهُ. فَذَهَبُوا بِهِ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ. فَانْكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ فَغَرِقُوا، وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ فَقَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ تَعَالَى. فَقَالَ لِلْمَلِكِ: إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ. قَالَ: مَا هُوَ؟ قَالَ: تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَتَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ خُذْ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي، ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ، ثُمَّ قُلْ: بِسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ، ثُمَّ ارْمِنِي، فَإِنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي. فَجَمَعَ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ أَخَذَ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِهِ، ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ، ثُمَّ قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ. ثُمَّ رَمَاهُ، فَوَقَعَ السَّهْمُ فِي صُدْغِهِ، فَوَضَعَ يَدَهُ فِي صُدْغِهِ فَمَاتَ. فَقَالَ النَّاسُ: آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلَامِ. فَأُتِيَ الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ: أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذَرُ؟ قَدْ وَاللَّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ، قَدْ آمَنَ النَّاسُ. فَأَمَرَ بِالْأُخْدُودِ فِي أَفْوَاهِ السِّكَكِ، فَخُدَّتْ وَأُضْرِمَ فِيهَا النِّيرَانُ، وَقَالَ: مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأَقْحِمُوهُ فِيهَا، أَوْ قِيلَ لَهُ: اقْتَحِمْ. فَفَعَلُوا، حَتَّى جَاءَتِ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا، فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا، فَقَالَ لَهَا الْغُلَامُ: يَا أُمَّاهُ، اصْبِرِي، فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ.

Suheyb (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden evvelkiler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca padişaha: ‘Ben ihtiyarladım, bana genç bir delikanlı gönder, ona sihirbazlığı öğreteyim.’ dedi. Padişah da ona genç birini gönderdi. Bu gencin gelip gideceği yol üzerinde bir rahip bulunuyordu. Genç ona uğradı, yanında oturdu, konuşmalarını dinledi; hoşuna gitti. Böylece sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve onun yanında bir süre kalırdı. Sihirbazın yanına geldiğinde sihirbaz, niçin geç kaldın diye kızar ve delikanlıyı döverdi. Delikanlı durumu rahibe aktarınca o da şöyle akıl verdi: ‘Sihirbazdan korktuğunda, “Beni ailem alıkoydu.”; ailenden çekindiğinde de, “Beni sihirbaz alıkoydu.” dersin.’ Durum böyle devam edip giderken delikanlı günün birinde insanların yolunu kesen büyük bir hayvana rastladı. Bunun üzerine: ‘Sihirbazın mı, yoksa rahibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim.’ diyerek eline bir taş aldı ve dedi ki: ‘Ey Allah’ım! Rahibin işi sihirbazın işinden sana daha sevimli ise şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler.’ Taşı atıp hayvanı öldürdü, halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı rahibe gelip olayı anlattı. Rahip ona: ‘Delikanlı, şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira sen bu gördüğün dereceye ulaşmışsın. Muhakkak sen yakında imtihan edileceksin. Böyle bir şey olursa benim bulunduğum yeri kimseye söyleme.’ dedi. Delikanlı böylece doğuştan körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları iyileştirir ve diğer hastalıkları da tedavi ederdi. Padişahın kör olan bir yakını bunu duydu, birçok hediye ile delikanlının yanına gitti ve: ‘Eğer beni hastalığımdan iyi edersen bu hediyelerin hepsini sana veririm.’ dedi. Delikanlı da: ‘Ben şifa veremem; şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a inanırsan ben de O’na dua ederim, O da sana şifa verir.’ dedi. Adam iman etti, Allah ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip toplantıdaki yerini aldı. Padişah: ‘Senin gözünü kim iyi etti?’ diye sordu. O da: ‘Rabbim iyi etti.’ deyince bu defa padişah: ‘Senin benden başka Rabbin mi var?’ dedi. O adam: ‘Benim de senin de Rabbin Allah’tır.’ dedi. Bunun üzerine padişah o adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonunda adam gencin yerini söyledi. Genç getirildi, padişah ona: ‘Oğlum, demek ki senin sihrin körleri ve alaca hastalarını iyi edecek dereceye geldi. Pek çok işler yapıyormuşsun, öyle mi?’ diye sordu. Delikanlı da: ‘Hayır, ben kimseye şifa veremem; şifa veren Allah’tır.’ dedi. Padişah delikanlıyı da tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona da işkence ettirdi. Hemen rahip getirildi, ‘Dininden dön.’ denildi. O da bu işe yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip rahibin başını ortasından ikiye ayırdı ve her parçası bir yana düştü. Sonra padişahın meclis arkadaşı getirildi. Ona da: ‘Dininden dön.’ denildi. O da kabul etmedi. Padişah onun da başına bir testere koyarak onu ikiye ayırdı. Sonra delikanlı getirildi, ‘Dininden dön.’ denildi; fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim edip onlara şöyle dedi: ‘Bunu filan dağın en üst zirvesine götürün. Dininden dönerse ne hoş; değilse dağın tepesinden atınız.’ Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar. Delikanlı: ‘Allah’ım, istediğin bir şekilde beni bunlardan kurtar.’ dedi. Dağ sarsıldı, onlar da yuvarlandılar. Delikanlı yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah ona: ‘Arkadaşların ne oldu?’ dedi. Delikanlı: ‘Allah beni onlardan kurtardı.’ dedi. Bunun üzerine padişah, adamlarından başka bir gruba delikanlıyı teslim ederek: ‘Bunu karkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ; değilse denize atın.’ dedi. Delikanlıyı alıp götürdüler. O da: ‘Allah’ım, istediğin bir şekilde beni bunların elinden kurtar.’ diye dua etti. Gemi alabora oldu, onlar boğuldular. Delikanlı yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah: ‘Arkadaşların ne oldu?’ dedi. Delikanlı da: ‘Allah beni onların elinden kurtardı.’ dedi ve şunu ilave etti: ‘Benim emredeceğim işi yapmadıkça sen beni öldüremezsin.’ Padişah: ‘Nedir o?’ deyince delikanlı şöyle dedi: ‘Halkı geniş bir meydana topla, beni de bir hurma kütüğüne bağla. Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına koy, sonra: “Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek oku at. Böyle yaparsan beni öldürebilirsin.’ dedi. Bunun üzerine padişah halkı geniş bir meydana topladı, delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının ok torbasından bir ok aldı, yayına yerleştirdi: ‘Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla.’ deyip oku fırlattı. Ok delikanlının şakağına rastladı. Delikanlı elini şakağına koydu ve ruhunu teslim etti. Bunun üzerine bütün halk: ‘Biz delikanlının Rabbine iman ettik.’ dediler. Durum padişaha iletilerek: ‘Korktuğun şey başına geldi ve halk iman etti.’ dediler. Bunun üzerine padişah sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti ve hendeklerde ateşler yakıldı. Padişah: ‘Yeni dinden dönmeyen kimseleri hendeğe atınız.’ veya: ‘Ateşe gir.’ dedi. Bu işler böylece yapıldı. Nihayet kucağında çocuğuyla bir kadın getirildi. Kadın ateşe girmekte biraz durakladı. Çocuk annesine: ‘Anneciğim, sabret, dirençli ol; çünkü sen hak din üzeresin.’ diyerek annesini cesaretlendirdi. (Müslim, Zühd 73)

Riyazus-Salihin 30