HADİS KÜTÜPHANESİ

Riyazus Salihin

368 bölümTürkçe tercüme ve Arapça metin
BÖLÜM

SABRIN FAZİLETİ

29 hadis

عَنْ أَبِي مَالِكٍ الْحَارِثِ بْنِ عَاصِمٍ الْأَشْعَرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ، وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ تَمْلَآنِ - أَوْ تَمْلَأُ - مَا بَيْنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَالصَّلَاةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ، وَالْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ، كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو فَبَائِعٌ نَفْسَهُ، فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا.

Ebû Mâlik Hâris ibn Âsım el-Eş’arî (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Temizlik, yani her türlü günah ve pisliklerden arınmak, imanın yarısıdır. Elhamdülillah demek mizanı doldurur. Sübhanallah ve Elhamdülillah sözleri ise yerler ve gökler arasını doldurur. Namaz bir nurdur, sadaka bir bürhan, sabır aydınlıktır. Kur’ân senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahleyin işine gücüne çıkar, kendisini satar; ya kazanır ya da kaybeder. Yani kişi Allah’ın emirlerini yerine getirmekle nefsini Allah’a satarak kazanır ya da kendi nefsinin sefasına uyup Allah’ın emirlerini çiğneyerek kendisini şeytana satar ve kaybeder.”

Riyazus-Salihin 25

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ سَعْدِ بْنِ مَالِكِ بْنِ سِنَانٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: أَنَّ نَاسًا مِنَ الْأَنْصَارِ سَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَعْطَاهُمْ، ثُمَّ سَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ، حَتَّى نَفِدَ مَا عِنْدَهُ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ أَنْفَقَ كُلَّ شَيْءٍ بِيَدِهِ: مَا يَكُنْ عِنْدِي مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ أَدَّخِرَهُ عَنْكُمْ، وَمَنْ يَسْتَعْفِفْ يُعِفَّهُ اللَّهُ، وَمَنْ يَسْتَغْنِ يُغْنِهِ اللَّهُ، وَمَنْ يَتَصَبَّرْ يُصَبِّرْهُ اللَّهُ، وَمَا أُعْطِيَ أَحَدٌ عَطَاءً خَيْرًا وَأَوْسَعَ مِنَ الصَّبْرِ.

Ebû Saîd Sa’d ibn Mâlik ibn Sinân el-Hudrî (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre ensardan bir kısmı Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bir şeyler istediler. O da verdi. Tekrar istediler, yine verdi. Sonunda yanındaki mal bitti. Elinde olan her şeyi verdikten sonra onlara şöyle dedi: “Yanımda mal olsaydı sizden esirgemezdim. Kim istemekten çekinir, iffetli davranırsa Allah onun iffetini artırır. Kim tok gözlü olmak isterse Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim sabretmeye gayret ederse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve hayırlı bir şey verilmemiştir.”

Riyazus-Salihin 26

عَنْ أَبِي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ؛ إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ.

Ebû Yahyâ Suheyb ibn Sinân (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir. Bu özellik sadece mü’minlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder, bu onun için hayırdır; başına bir bela gelse sabreder, bu da onun için bir hayırdır.”

Riyazus-Salihin 27

عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: لَمَّا ثَقُلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم جَعَلَ يَتَغَشَّاهُ الْكَرْبُ، فَقَالَتْ فَاطِمَةُ رضي الله عنها: وَا كَرْبَ أَبَتَاهُ! فَقَالَ: لَيْسَ عَلَى أَبِيكِ كَرْبٌ بَعْدَ الْيَوْمِ. فَلَمَّا مَاتَ قَالَتْ: يَا أَبَتَاهُ، أَجَابَ رَبًّا دَعَاهُ، يَا أَبَتَاهُ، جَنَّةُ الْفِرْدَوْسِ مَأْوَاهُ، يَا أَبَتَاهُ، إِلَى جِبْرِيلَ نَنْعَاهُ. فَلَمَّا دُفِنَ قَالَتْ فَاطِمَةُ رضي الله عنها: أَطَابَتْ أَنْفُسُكُمْ أَنْ تَحْثُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم التُّرَابَ؟

Enes ibn Mâlik (Allah ondan razı olsun)’den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hastalığı ağırlaşıp sıkıntılar kendisini daraltınca Fâtıma (Allah ondan razı olsun): “Vah babacığım, sıkıntın ne kadar da büyük!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bugünden sonra baban için artık sıkıntı yoktur.” buyurdu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edince Hz. Fâtıma: “Vah babacığım, Allah’ın çağrısına icabet etti… Gideceği yer Firdevs Cenneti olan babacığım… Vah, ölüm haberini Cebrâil’e vereceğimiz babacığım, vah…” dedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) defnedilince Fâtıma (Allah ondan razı olsun) çevresindekilere şöyle dedi: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu?” (Buhârî, Meğâzî 83)

Riyazus-Salihin 28

عَنْ أَبِي زَيْدٍ أُسَامَةَ بْنِ زَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَحِبِّهِ وَابْنِ حِبِّهِ رضي الله عنهما قَالَ: أَرْسَلَتْ بِنْتُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: إِنَّ ابْنِي قَدِ احْتُضِرَ فَاشْهَدْنَا، فَأَرْسَلَ يُقْرِئُ السَّلَامَ وَيَقُولُ: إِنَّ لِلَّهِ مَا أَخَذَ، وَلَهُ مَا أَعْطَى، وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِأَجَلٍ مُسَمًّى، فَلْتَصْبِرْ وَلْتَحْتَسِبْ. فَأَرْسَلَتْ إِلَيْهِ تُقْسِمُ عَلَيْهِ لَيَأْتِيَنَّهَا، فَقَامَ وَمَعَهُ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ، وَمُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ، وَأُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ، وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَرِجَالٌ رضي الله عنهم، فَرُفِعَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الصَّبِيُّ، فَأَقْعَدَهُ فِي حِجْرِهِ وَنَفْسُهُ تَقَعْقَعُ، فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ، فَقَالَ سَعْدٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا هَذَا؟ فَقَالَ: هَذِهِ رَحْمَةٌ جَعَلَهَا اللَّهُ تَعَالَى فِي قُلُوبِ عِبَادِهِ. وَفِي رِوَايَةٍ: فِي قُلُوبِ مَنْ شَاءَ مِنْ عِبَادِهِ، وَإِنَّمَا يَرْحَمُ اللَّهُ مِنْ عِبَادِهِ الرُّحَمَاءَ.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in azatlısı, dostu ve dostunun oğlu olan Ebû Zeyd Üsâme ibn Zeyd ibn Hârise (Allah onlardan razı olsun)’den nakledildiğine göre şöyle söyledi: Kızı Zeynep, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “Oğlum ölmek üzeredir, bize kadar lütfen geliniz.” diye haber gönderdi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de selâm gönderdi ve: “Veren de alan da Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır; sabretsin, ecrini Allah’tan beklesin.” buyurdular. Bunun üzerine kızı, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “And veriyorum, mutlaka gelsin.” diye tekrar haber gönderdi. Bu sefer Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yanında Sa’d ibn Ubâde, Muâz ibn Cebel, Übey ibn Ka’b, Zeyd ibn Sâbit ve başka bazı sahâbîlerle beraber kalkıp kızına gitti. Çocuğu Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verdiler. Onu kucağına aldı; canı çıkmak üzere çırpınıp duruyordu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d ibn Ubâde: “Bu ne hâldir yâ Rasûlallah?” diye sordu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Bu, Allah’ın kullarının kalbine koyduğu acıma duygusudur.” buyurdu. Diğer bir rivayette: “Bu, Allah’ın öyle bir rahmetidir ki onu kullarından dilediğinin kalbine yerleştirir. Zaten Allah, kullarından merhametli olanlara rahmet eder.” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 9)

Riyazus-Salihin 29

عَنْ صُهَيْبٍ رضي الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: كَانَ مَلِكٌ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ، فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ: إِنِّي قَدْ كَبِرْتُ، فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلَامًا أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ. فَبَعَثَ إِلَيْهِ غُلَامًا يُعَلِّمُهُ، وَكَانَ فِي طَرِيقِهِ إِذَا سَلَكَ رَاهِبٌ، فَقَعَدَ إِلَيْهِ وَسَمِعَ كَلَامَهُ فَأَعْجَبَهُ، وَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ مَرَّ بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إِلَيْهِ، فَإِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ، فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ، فَقَالَ: إِذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ: حَبَسَنِي أَهْلِي، وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحِرُ. فَبَيْنَمَا هُوَ عَلَى ذَلِكَ إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ، فَقَالَ: الْيَوْمَ أَعْلَمُ، السَّاحِرُ أَفْضَلُ أَمِ الرَّاهِبُ أَفْضَلُ؟ فَأَخَذَ حَجَرًا فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ حَتَّى يَمْضِيَ النَّاسُ. فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا وَمَضَى النَّاسُ، فَأَتَى الرَّاهِبَ فَأَخْبَرَهُ. فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ: أَيْ بُنَيَّ، أَنْتَ الْيَوْمَ أَفْضَلُ مِنِّي، قَدْ بَلَغَ مِنْ أَمْرِكَ مَا أَرَى، وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى، فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلَا تَدُلَّ عَلَيَّ. وَكَانَ الْغُلَامُ يُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ الْأَدْوَاءِ. فَسَمِعَ جَلِيسٌ لِلْمَلِكِ كَانَ قَدْ عَمِيَ، فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ، فَقَالَ: مَا هَاهُنَا لَكَ أَجْمَعُ إِنْ أَنْتَ شَفَيْتَنِي. فَقَالَ: إِنِّي لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ تَعَالَى، فَإِنْ آمَنْتَ بِاللَّهِ تَعَالَى دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ. فَآمَنَ بِاللَّهِ تَعَالَى فَشَفَاهُ اللَّهُ تَعَالَى، فَأَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ إِلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ؟ قَالَ: رَبِّي. قَالَ: أَوَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي؟ قَالَ: رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الْغُلَامِ، فَجِيءَ بِالْغُلَامِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: أَيْ بُنَيَّ، قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا تُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ. فَقَالَ: إِنِّي لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ تَعَالَى. فَأَخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهِبِ، فَجِيءَ بِالرَّاهِبِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَدَعَا بِالْمِنْشَارِ، فَوُضِعَ الْمِنْشَارُ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ، فَشَقَّهُ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ. ثُمَّ جِيءَ بِجَلِيسِ الْمَلِكِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَوُضِعَ الْمِنْشَارُ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ، فَشَقَّهُ بِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ. ثُمَّ جِيءَ بِالْغُلَامِ، فَقِيلَ لَهُ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ. فَأَبَى، فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا، فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فَإِذَا بَلَغْتُمْ ذِرْوَتَهُ فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ، وَإِلَّا فَاطْرَحُوهُ. فَذَهَبُوا بِهِ فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ. فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَسَقَطُوا، وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ فَقَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ تَعَالَى. فَدَفَعَهُ إِلَى نَفَرٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، فَقَالَ: اذْهَبُوا بِهِ فَاحْمِلُوهُ فِي قُرْقُورٍ، وَتَوَسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ، فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ، وَإِلَّا فَاقْذِفُوهُ. فَذَهَبُوا بِهِ، فَقَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ. فَانْكَفَأَتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ فَغَرِقُوا، وَجَاءَ يَمْشِي إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ فَقَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ تَعَالَى. فَقَالَ لِلْمَلِكِ: إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ. قَالَ: مَا هُوَ؟ قَالَ: تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَتَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ خُذْ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي، ثُمَّ ضَعِ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ، ثُمَّ قُلْ: بِسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ، ثُمَّ ارْمِنِي، فَإِنَّكَ إِذَا فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي. فَجَمَعَ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، وَصَلَبَهُ عَلَى جِذْعٍ، ثُمَّ أَخَذَ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِهِ، ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ فِي كَبِدِ الْقَوْسِ، ثُمَّ قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ. ثُمَّ رَمَاهُ، فَوَقَعَ السَّهْمُ فِي صُدْغِهِ، فَوَضَعَ يَدَهُ فِي صُدْغِهِ فَمَاتَ. فَقَالَ النَّاسُ: آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلَامِ. فَأُتِيَ الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ: أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذَرُ؟ قَدْ وَاللَّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ، قَدْ آمَنَ النَّاسُ. فَأَمَرَ بِالْأُخْدُودِ فِي أَفْوَاهِ السِّكَكِ، فَخُدَّتْ وَأُضْرِمَ فِيهَا النِّيرَانُ، وَقَالَ: مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأَقْحِمُوهُ فِيهَا، أَوْ قِيلَ لَهُ: اقْتَحِمْ. فَفَعَلُوا، حَتَّى جَاءَتِ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا، فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا، فَقَالَ لَهَا الْغُلَامُ: يَا أُمَّاهُ، اصْبِرِي، فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ.

Suheyb (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Sizden evvelkiler içinde bir padişah, bir de onun sihirbazı vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca padişaha: ‘Ben ihtiyarladım, bana genç bir delikanlı gönder, ona sihirbazlığı öğreteyim.’ dedi. Padişah da ona genç birini gönderdi. Bu gencin gelip gideceği yol üzerinde bir rahip bulunuyordu. Genç ona uğradı, yanında oturdu, konuşmalarını dinledi; hoşuna gitti. Böylece sihirbaza her gittiğinde rahibe uğrar ve onun yanında bir süre kalırdı. Sihirbazın yanına geldiğinde sihirbaz, niçin geç kaldın diye kızar ve delikanlıyı döverdi. Delikanlı durumu rahibe aktarınca o da şöyle akıl verdi: ‘Sihirbazdan korktuğunda, “Beni ailem alıkoydu.”; ailenden çekindiğinde de, “Beni sihirbaz alıkoydu.” dersin.’ Durum böyle devam edip giderken delikanlı günün birinde insanların yolunu kesen büyük bir hayvana rastladı. Bunun üzerine: ‘Sihirbazın mı, yoksa rahibin mi daha üstün olduğunu işte şimdi öğreneceğim.’ diyerek eline bir taş aldı ve dedi ki: ‘Ey Allah’ım! Rahibin işi sihirbazın işinden sana daha sevimli ise şu hayvanı öldür ki insanlar yollarına devam etsinler.’ Taşı atıp hayvanı öldürdü, halk da geçip gitti. Daha sonra delikanlı rahibe gelip olayı anlattı. Rahip ona: ‘Delikanlı, şimdi artık sen benden daha üstünsün. Zira sen bu gördüğün dereceye ulaşmışsın. Muhakkak sen yakında imtihan edileceksin. Böyle bir şey olursa benim bulunduğum yeri kimseye söyleme.’ dedi. Delikanlı böylece doğuştan körleri, alaca hastalığına tutulmuş olanları iyileştirir ve diğer hastalıkları da tedavi ederdi. Padişahın kör olan bir yakını bunu duydu, birçok hediye ile delikanlının yanına gitti ve: ‘Eğer beni hastalığımdan iyi edersen bu hediyelerin hepsini sana veririm.’ dedi. Delikanlı da: ‘Ben şifa veremem; şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a inanırsan ben de O’na dua ederim, O da sana şifa verir.’ dedi. Adam iman etti, Allah ona şifa verdi. Adam eskiden olduğu gibi padişahın yanına gelip toplantıdaki yerini aldı. Padişah: ‘Senin gözünü kim iyi etti?’ diye sordu. O da: ‘Rabbim iyi etti.’ deyince bu defa padişah: ‘Senin benden başka Rabbin mi var?’ dedi. O adam: ‘Benim de senin de Rabbin Allah’tır.’ dedi. Bunun üzerine padişah o adamı tutuklattı ve gencin yerini gösterinceye kadar ona işkence ettirdi. Sonunda adam gencin yerini söyledi. Genç getirildi, padişah ona: ‘Oğlum, demek ki senin sihrin körleri ve alaca hastalarını iyi edecek dereceye geldi. Pek çok işler yapıyormuşsun, öyle mi?’ diye sordu. Delikanlı da: ‘Hayır, ben kimseye şifa veremem; şifa veren Allah’tır.’ dedi. Padişah delikanlıyı da tutuklattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona da işkence ettirdi. Hemen rahip getirildi, ‘Dininden dön.’ denildi. O da bu işe yanaşmadı. Bunun üzerine padişah bir testere getirtip rahibin başını ortasından ikiye ayırdı ve her parçası bir yana düştü. Sonra padişahın meclis arkadaşı getirildi. Ona da: ‘Dininden dön.’ denildi. O da kabul etmedi. Padişah onun da başına bir testere koyarak onu ikiye ayırdı. Sonra delikanlı getirildi, ‘Dininden dön.’ denildi; fakat delikanlı direndi. Padişah delikanlıyı adamlarından bir gruba teslim edip onlara şöyle dedi: ‘Bunu filan dağın en üst zirvesine götürün. Dininden dönerse ne hoş; değilse dağın tepesinden atınız.’ Delikanlıyı götürdüler, dağın tepesine çıkardılar. Delikanlı: ‘Allah’ım, istediğin bir şekilde beni bunlardan kurtar.’ dedi. Dağ sarsıldı, onlar da yuvarlandılar. Delikanlı yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah ona: ‘Arkadaşların ne oldu?’ dedi. Delikanlı: ‘Allah beni onlardan kurtardı.’ dedi. Bunun üzerine padişah, adamlarından başka bir gruba delikanlıyı teslim ederek: ‘Bunu karkur denilen bir gemiye bindirip denizin ortasına götürün. Dininden dönerse ne âlâ; değilse denize atın.’ dedi. Delikanlıyı alıp götürdüler. O da: ‘Allah’ım, istediğin bir şekilde beni bunların elinden kurtar.’ diye dua etti. Gemi alabora oldu, onlar boğuldular. Delikanlı yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah: ‘Arkadaşların ne oldu?’ dedi. Delikanlı da: ‘Allah beni onların elinden kurtardı.’ dedi ve şunu ilave etti: ‘Benim emredeceğim işi yapmadıkça sen beni öldüremezsin.’ Padişah: ‘Nedir o?’ deyince delikanlı şöyle dedi: ‘Halkı geniş bir meydana topla, beni de bir hurma kütüğüne bağla. Sonra ok torbamdan bir ok al, yayın tam ortasına koy, sonra: “Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla.” diyerek oku at. Böyle yaparsan beni öldürebilirsin.’ dedi. Bunun üzerine padişah halkı geniş bir meydana topladı, delikanlıyı hurma kütüğüne bağladı. Sonra delikanlının ok torbasından bir ok aldı, yayına yerleştirdi: ‘Delikanlının Rabbi olan Allah’ın adıyla.’ deyip oku fırlattı. Ok delikanlının şakağına rastladı. Delikanlı elini şakağına koydu ve ruhunu teslim etti. Bunun üzerine bütün halk: ‘Biz delikanlının Rabbine iman ettik.’ dediler. Durum padişaha iletilerek: ‘Korktuğun şey başına geldi ve halk iman etti.’ dediler. Bunun üzerine padişah sokak başlarına büyük hendekler kazılmasını emretti ve hendeklerde ateşler yakıldı. Padişah: ‘Yeni dinden dönmeyen kimseleri hendeğe atınız.’ veya: ‘Ateşe gir.’ dedi. Bu işler böylece yapıldı. Nihayet kucağında çocuğuyla bir kadın getirildi. Kadın ateşe girmekte biraz durakladı. Çocuk annesine: ‘Anneciğim, sabret, dirençli ol; çünkü sen hak din üzeresin.’ diyerek annesini cesaretlendirdi. (Müslim, Zühd 73)

Riyazus-Salihin 30

عَنْ أنس رضي الله عنه قال : مَرَّ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِامْرَأَةٍ تَبْكِي عِنْدَ قَبْرٍ فَقال : اِتَّقِي اللَّهَ وَاصْبِرِي فَقالتْ : إِلَيْكَ عَنِّي، فَإنكَ لَمْ تُصَبْ بِمُصِيبَتِي ! وَلَمْ تَعْرِفْهُ، فَقِيلَ لَهَا : إنهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَأَتَتْ بَابَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَلَمْ تَجِدْ عِنْدَهُ بَوَّابينَ فَقالتْ : لَمْ أَعْرِفْكَ، فَقال : إنما الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأولَى . وفي رواية لمسلم : تبكي على صبي لها.

Enes ibn Mâlik (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bir mezarın başında bağırarak ağlamakta olan bir kadının yanından geçmişti ve ona: “Allah’tan kork ve sabret” buyurdu. Kadın: Geç git, çünkü benim başıma gelen senin başına gelmemiştir dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i tanıyamamıştı. Kendisine O’nun Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in kapısına geldi, kapıda kapıcılar bulunmadığını gördü ve: Ben sizi tanıyamamıştım dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır” buyurdular. Müslim'in rivayet ettiği başka bir rivayette: Ölen çocuğun üzerine ağlıyordu. (Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14)

Riyazus-Salihin 31

عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه أن رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قال : يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى : مَا لِعَبْدِي الْمُؤْمِنِ عِنْدِي جَزَاءٌ إذا قَبَضْتُ صَفِيَّهُ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا ثُمَّ احْتَسَبَهُ إلا الْجَنَّةُ .

Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah: Mü’min kulumun dünyada sevdiği dostunu aldığım zaman, o kimse sabredip mükâfatını benden beklerse karşılığı cennettir.” buyurdu. (Buhârî, Rikak 6)

Riyazus-Salihin 32

عَنْ عَائِشَةَ رضي اللهُ عَنْهَا أَنَّهَا سَأَلَتْ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنِ الطَّاعُونِ، فَأَخْبَرَهَا أَنَّهُ كان عَذَابًا يَبْعَثُهُ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى مَنْ يَشَاءُ، فَجَعَلَهُ اللَّهُ تَعَالَى رَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ، فَلَيْسَ مِنْ عَبْدٍ يَقَعُ الطَّاعُونُ فَيَمْكُثُ فِي بَلَدِهِ صَابِرًا مُحْتَسِباً، يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ يُصِيبَهُ إلا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ إلا كان لَهُ مِثْلُ أَجْرِ الشَّهِيدِ .

Aişe (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre: Aişe anamız Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e tâûn hastalığından sormuştu da O da şöyle cevap vermişti: “Tâûn hastalığı; Allah’ın dilediği kimseleri bu hastalıkla cezalandırdığı bir azap şekliydi. Allah onu mü’minlere rahmet kıldı. Bu sebeple tâûna yakalanan bir kul sabredip mükâfatını Allah’tan bekleyerek bulunduğu yerde başına Allah’ın yazdığından başka hiçbir şey gelmeyeceğini bilerek oturup dışarı çıkmazsa kendisine şehit sevabı verilir.” (Buhârî, Tıbb 31)

Riyazus-Salihin 33

عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَالَ: إِذَا ابْتَلَيْتُ عَبْدِي بِحَبِيبَتَيْهِ فَصَبَرَ، عَوَّضْتُهُ مِنْهُمَا الْجَنَّةَ. يُرِيدُ عَيْنَيْهِ.

Enes ibn Mâlik (Allah ondan razı olsun), Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu işittim, demiştir: “Allahü teâlâ buyuruyor ki: Kulumu gözlerinden mahrum ederek imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerinin karşılığı olarak ona cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ 7)

Riyazus-Salihin 34

عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ قَالَ: قَالَ لِي ابْنُ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما: أَلَا أُرِيكَ امْرَأَةً مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ؟ فَقُلْتُ: بَلَى. قَالَ: هَذِهِ الْمَرْأَةُ السَّوْدَاءُ أَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ: إِنِّي أُصْرَعُ، وَإِنِّي أَتَكَشَّفُ، فَادْعُ اللَّهَ تَعَالَى لِي. قَالَ: إِنْ شِئْتِ صَبَرْتِ وَلَكِ الْجَنَّةُ، وَإِنْ شِئْتِ دَعَوْتُ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يُعَافِيَكِ. فَقَالَتْ: أَصْبِرُ. فَقَالَتْ: إِنِّي أَتَكَشَّفُ، فَادْعُ اللَّهَ أَنْ لَا أَتَكَشَّفَ، فَدَعَا لَهَا.

Atâ ibn Ebî Rebâh (Allah ondan razı olsun)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah ibn Abbas (Allah onlardan razı olsun) bana: “Sana cennetlik bir kadını göstereyim mi?” dedi. Ben de: “Evet, göster.” dedim. İbn Abbas (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi: “İşte şu siyah kadındır ki bu kadın Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geldi ve: ‘Beni sara hastalığı yakalıyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz.’ dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de: ‘Eğer sabredeyim dersen sana cennet vardır; ama yine de sen istersen sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim.’ buyurdu. Bunun üzerine kadın: ‘O hâlde ben hastalığıma sabrederim. Ancak sara tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua ediniz.’ dedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona dua etti. (Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)

Riyazus-Salihin 35

عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه قَالَ: كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَحْكِي نَبِيًّا مِنَ الْأَنْبِيَاءِ، صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِمْ، ضَرَبَهُ قَوْمُهُ فَأَدْمَوْهُ، وَهُوَ يَمْسَحُ الدَّمَ عَنْ وَجْهِهِ، وَهُوَ يَقُولُ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ.

Ebû Abdurrahman Abdullah ibn Mes’ûd (Allah ondan razı olsun) şöyle der: Şimdi ben Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yüzüne bakıp görür gibiyim. O, peygamberlerden bir peygamberi hikâye ediyordu ki kavmi tarafından dövülüp yüzü kanlar içerisinde bırakılmış, fakat o, yüzündeki kanı hem silmeye çalışıyor hem de: “Ey Rabbim! Kavmimi yaptıklarından dolayı bağışla; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diyordu. (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Cihâd 104)

Riyazus-Salihin 36

عَنْ أَبِي سَعِيدٍ وَأَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنهما عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ، وَلَا وَصَبٍ، وَلَا هَمٍّ، وَلَا حَزَنٍ، وَلَا أَذًى، وَلَا غَمٍّ، حَتَّى الشَّوْكَةُ يُشَاكُهَا، إِلَّا كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا مِنْ خَطَايَاهُ.

Ebû Saîd ve Ebû Hureyre (Allah onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Herhangi bir Müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene kadar her şeyi Allah, Müslümanın hata ve günahlarının bağışlanmasına sebep kılar.”

Riyazus-Salihin 37

عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه قَالَ: دَخَلْتُ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ يُوعَكُ، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّكَ تُوعَكُ وَعْكًا شَدِيدًا. قَالَ: أَجَلْ، إِنِّي أُوعَكُ كَمَا يُوعَكُ رَجُلَانِ مِنْكُمْ. قُلْتُ: ذَلِكَ أَنَّ لَكَ أَجْرَيْنِ؟ قَالَ: أَجَلْ، ذَلِكَ كَذَلِكَ. مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُصِيبُهُ أَذًى، شَوْكَةٌ فَمَا فَوْقَهَا، إِلَّا كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا سَيِّئَاتِهِ، وَحُطَّتْ عَنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا تَحُطُّ الشَّجَرَةُ وَرَقَهَا.

Abdullah İbn Mes’ûd (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna vardım; şiddetli sıtmaya yakalanmıştı. “Ey Allah’ın Rasûlü, sıtma nöbetinden dolayı çok şiddetli zahmet çekiyorsun” dedim. “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ıstırap çekiyorum” buyurdu. “Bundan dolayı size iki kat ecir var mıdır?” dedim. “Evet, öyledir. Bir Müslümana batan bir diken veya daha büyük bir eziyet yoktur ki Allah bu sebeple onun kusurlarını örtmüş ve günahlarını bağışlamış olmasın. Ağacın yapraklarının döküldüğü gibi o Müslümanın günahları da öylece dökülür” buyurdu.

Riyazus-Salihin 38

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُصِبْ مِنْهُ.

Ebû Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah, hayrını dilediği bir kimseyi günahlarını bağışlamak ve derecesini yükseltmek için sıkıntıya sokar.”

Riyazus-Salihin 39

عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: لَا يَتَمَنَّيَنَّ أَحَدُكُمُ الْمَوْتَ لِضُرٍّ أَصَابَهُ، فَإِنْ كَانَ لَا بُدَّ فَاعِلًا فَلْيَقُلْ: اللَّهُمَّ أَحْيِنِي مَا كَانَتِ الْحَيَاةُ خَيْرًا لِي، وَتَوَفَّنِي إِذَا كَانَتِ الْوَفَاةُ خَيْرًا لِي.

Enes ibn Mâlik (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Başına gelen bir musibetten dolayı hiçbir kimse ölmeyi istemesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa, ‘Allah’ım, benim için yaşamak hayırlıysa beni yaşat, ölmek hayırlıysa beni öldür’ desin.”

Riyazus-Salihin 40

عَنْ أَبِي عَبْدِ اللَّهِ خَبَّابِ بْنِ الْأَرَتِّ رضي الله عنه قَالَ: شَكَوْنَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً فِي ظِلِّ الْكَعْبَةِ، فَقُلْنَا: أَلَا تَسْتَنْصِرُ لَنَا، أَلَا تَدْعُو لَنَا؟ فَقَالَ: قَدْ كَانَ مَنْ قَبْلَكُمْ يُؤْخَذُ الرَّجُلُ فَيُحْفَرُ لَهُ فِي الْأَرْضِ فَيُجْعَلُ فِيهَا، ثُمَّ يُؤْتَى بِالْمِنْشَارِ فَيُوضَعُ عَلَى رَأْسِهِ فَيُجْعَلُ نِصْفَيْنِ، وَيُمْشَطُ بِأَمْشَاطِ الْحَدِيدِ مَا دُونَ لَحْمِهِ وَعَظْمِهِ، مَا يَصُدُّهُ ذَلِكَ عَنْ دِينِهِ، وَاللَّهِ لَيُتِمَّنَّ اللَّهُ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لَا يَخَافُ إِلَّا اللَّهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَ. وَفِي رِوَايَةٍ: وَهُوَ مُتَوَسِّدٌ بُرْدَةً وَقَدْ لَقِينَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ شِدَّةً.

Ebû Abdullah Habbâb ibn Eret (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Hırkasını yastık ederek Kâbe’nin gölgesinde istirahat ederken, biz Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e müşriklerden çektiğimiz sıkıntılardan dolayı şikâyette bulunduk. “Bizler için Allah’tan yardım dilemeyecek misiniz, bizim için dua etmeyecek misiniz?” dedik. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de şöyle buyurdular: “Önceki toplumlardan bir mü’min yakalanır, yerde bir çukur kazılır ve o çukura konurdu. Sonra bir testere getirilir, başının üzerine konularak testereyle ikiye ayrılır; eti ve kemiği demir taraklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini yeryüzüne hâkim kılacaktır. Öylesine hâkim kılacak ki tek başına bir atlı San’a’dan Hadramevt’e kadar selâmetle gidecek, Allah’tan ve koyunlarına zarar verecek kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Ne var ki siz acele ediyorsunuz.” Başka bir rivayette: “Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hırkasını yastık edinmişti; bizler de müşriklerden çok eziyet görüyorduk” şeklindedir.

Riyazus-Salihin 41

عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي الله عنه قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ حُنَيْنٍ آثَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَاسًا فِي الْقِسْمَةِ، فَأَعْطَى الْأَقْرَعَ بْنَ حَابِسٍ مِائَةً مِنَ الْإِبِلِ، وَأَعْطَى عُيَيْنَةَ بْنَ حِصْنٍ مِثْلَ ذَلِكَ، وَأَعْطَى نَاسًا مِنْ أَشْرَافِ الْعَرَبِ وَآثَرَهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْقِسْمَةِ. فَقَالَ رَجُلٌ: وَاللَّهِ إِنَّ هَذِهِ قِسْمَةٌ مَا عُدِلَ فِيهَا، وَمَا أُرِيدَ فِيهَا وَجْهُ اللَّهِ. فَقُلْتُ: وَاللَّهِ لَأُخْبِرَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، فَأَتَيْتُهُ فَأَخْبَرْتُهُ بِمَا قَالَ، فَتَغَيَّرَ وَجْهُهُ حَتَّى كَانَ كَالصِّرْفِ، ثُمَّ قَالَ: فَمَنْ يَعْدِلُ إِذَا لَمْ يَعْدِلِ اللَّهُ وَرَسُولُهُ؟ ثُمَّ قَالَ: يَرْحَمُ اللَّهُ مُوسَى، قَدْ أُوذِيَ بِأَكْثَرَ مِنْ هَذَا فَصَبَرَ. فَقُلْتُ: لَا جَرَمَ لَا أَرْفَعُ إِلَيْهِ بَعْدَهَا حَدِيثًا.

Abdullah ibn Mes’ûd (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Huneyn Savaşı’ndan gelen ganimetleri taksim ederken Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bazı kimselere diğerlerinden fazla hisse vermişti. Akra’ ibn Hâbis’e yüz deve, Uyeyne ibn Hısn’a da bir o kadar verdi. Bazı Arapların ileri gelenlerine de taksimde farklı hediyeler vererek onları bölüşmede üstün tuttu. Bunun üzerine bir kişi: “Vallahi bu paylaştırmada ne adalet ne de Allah rızası gözetilmiştir” dedi. Ben de: “Vallahi bunu Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e söyleyeceğim” dedim. Yanına gidip adamın söylediklerini haber verdim. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in rengi kıpkırmızı kesildi, sonra da şöyle cevap verdi: “Allah ve Rasûlü adalet yapmazsa kim yapar?” Sonra şöyle buyurdu: “Allah Musa’ya rahmet etsin. O bundan daha ağır sözlerle eziyete uğradı da sabretti.” Ben de kendi kendime: “Vallahi bundan sonra ona hiçbir haberi iletmeyeceğim” dedim.

Riyazus-Salihin 42

عَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِهِ الْخَيْرَ عَجَّلَ لَهُ الْعُقُوبَةَ فِي الدُّنْيَا، وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِعَبْدِهِ الشَّرَّ أَمْسَكَ عَنْهُ بِذَنْبِهِ حَتَّى يُوَافِيَ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: إِنَّ عِظَمَ الْجَزَاءِ مَعَ عِظَمِ الْبَلَاءِ، وَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى إِذَا أَحَبَّ قَوْمًا ابْتَلَاهُمْ، فَمَنْ رَضِيَ فَلَهُ الرِّضَا، وَمَنْ سَخِطَ فَلَهُ السُّخْطُ.

Enes ibn Mâlik (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah iyiliğini istediği kulun cezasını dünyada verir, fenalığını istediği kulun cezasını da kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye dünyada vermez.” Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) devamla buyurdu ki: “Mükâfatın büyüklüğü belâ ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelen belâ ve musibetlere razı olursa Allah ondan hoşnut olur. Bir kimse başına gelen belâ ve musibetleri öfke ile karşılarsa o da Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd 57)

Riyazus-Salihin 43

وَعَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قَالَ: كَانَ ابْنٌ لِأَبِي طَلْحَةَ رضي الله عنه يَشْتَكِي، فَخَرَجَ أَبُو طَلْحَةَ فَقُبِضَ الصَّبِيُّ، فَلَمَّا رَجَعَ أَبُو طَلْحَةَ قَالَ: مَا فَعَلَ ابْنِي؟ قَالَتْ أُمُّ سُلَيْمٍ، وَهِيَ أُمُّ الصَّبِيِّ: هُوَ أَسْكَنُ مَا كَانَ، فَقَرَّبَتْ لَهُ الْعَشَاءَ فَتَعَشَّى، ثُمَّ أَصَابَ مِنْهَا، فَلَمَّا فَرَغَ قَالَتْ: وَارُوا الصَّبِيَّ، فَلَمَّا أَصْبَحَ أَبُو طَلْحَةَ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرَهُ، فَقَالَ: أَعَرَّسْتُمُ اللَّيْلَةَ؟ قَالَ: نَعَمْ، قَالَ: اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمَا. فَوَلَدَتْ غُلَامًا، فَقَالَ لِي أَبُو طَلْحَةَ: احْمِلْهُ حَتَّى تَأْتِيَ بِهِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم، وَبَعَثَ مَعَهُ بِتَمَرَاتٍ، فَقَالَ: أَمَعَهُ شَيْءٌ؟ قَالَ: نَعَمْ، تَمَرَاتٌ، فَأَخَذَهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَمَضَغَهَا، ثُمَّ أَخَذَهَا مِنْ فِيهِ فَجَعَلَهَا فِي فِي الصَّبِيِّ، ثُمَّ حَنَّكَهُ وَسَمَّاهُ عَبْدَ اللَّهِ. وَفِي رِوَايَةٍ لِلْبُخَارِيِّ: قَالَ ابْنُ عُيَيْنَةَ: فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ: فَرَأَيْتُ تِسْعَةَ أَوْلَادٍ كُلُّهُمْ قَدْ قَرَؤُوا الْقُرْآنَ، يَعْنِي مِنْ أَوْلَادِ عَبْدِ اللَّهِ الْمَوْلُودِ. وَفِي رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ: مَاتَ ابْنٌ لِأَبِي طَلْحَةَ مِنْ أُمِّ سُلَيْمٍ، فَقَالَتْ لِأَهْلِهَا: لَا تُحَدِّثُوا أَبَا طَلْحَةَ بِابْنِهِ حَتَّى أَكُونَ أَنَا أُحَدِّثُهُ، فَجَاءَ فَقَرَّبَتْ إِلَيْهِ عَشَاءً فَأَكَلَ وَشَرِبَ، ثُمَّ تَصَنَّعَتْ لَهُ أَحْسَنَ مَا كَانَتْ تَصَنَّعُ قَبْلَ ذَلِكَ، فَوَقَعَ بِهَا، فَلَمَّا أَنْ رَأَتْ أَنَّهُ قَدْ شَبِعَ وَأَصَابَ مِنْهَا قَالَتْ: يَا أَبَا طَلْحَةَ، أَرَأَيْتَ لَوْ أَنَّ قَوْمًا أَعَارُوا عَارِيَّتَهُمْ أَهْلَ بَيْتٍ فَطَلَبُوا عَارِيَّتَهُمْ، أَلَهُمْ أَنْ يَمْنَعُوهُمْ؟ قَالَ: لَا، فَقَالَتْ: فَاحْتَسِبِ ابْنَكَ. قَالَ: فَغَضِبَ، ثُمَّ قَالَ: تَرَكْتِنِي حَتَّى إِذَا تَلَطَّخْتُ ثُمَّ أَخْبَرْتِنِي بِابْنِي! فَانْطَلَقَ حَتَّى أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرَهُ بِمَا كَانَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: بَارَكَ اللَّهُ لَكُمَا فِي لَيْلَتِكُمَا. قَالَ: فَحَمَلَتْ. قَالَ: وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي سَفَرٍ وَهِيَ مَعَهُ، وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا أَتَى الْمَدِينَةَ مِنْ سَفَرٍ لَا يَطْرُقُهَا طُرُقًا، فَدَنَوْا مِنَ الْمَدِينَةِ، فَضَرَبَهَا الْمَخَاضُ، فَاحْتَبَسَ عَلَيْهَا أَبُو طَلْحَةَ، وَانْطَلَقَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَ: يَقُولُ أَبُو طَلْحَةَ: إِنَّكَ لَتَعْلَمُ يَا رَبِّ أَنَّهُ يُعْجِبُنِي أَنْ أَخْرُجَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا خَرَجَ، وَأَدْخُلَ مَعَهُ إِذَا دَخَلَ، وَقَدِ احْتَبَسْتُ بِمَا تَرَى. تَقُولُ أُمُّ سُلَيْمٍ: يَا أَبَا طَلْحَةَ، مَا أَجِدُ الَّذِي كُنْتُ أَجِدُ، انْطَلِقْ. فَانْطَلَقْنَا، وَضَرَبَهَا الْمَخَاضُ حِينَ قَدِمَا فَوَلَدَتْ غُلَامًا. فَقَالَتْ لِي أُمِّي: يَا أَنَسُ، لَا يُرْضِعْهُ أَحَدٌ حَتَّى تَغْدُوَ بِهِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. فَلَمَّا أَصْبَحَ احْتَمَلْتُهُ فَانْطَلَقْتُ بِهِ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. وَذَكَرَ تَمَامَ الْحَدِيثِ.

Enes ibn Mâlik (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Ebû Talha’nın oğlu hasta idi. Ebû Talha dışarıya çıkınca çocuk vefat etti. Eve döndüğünde: Oğlum nasıl oldu? diye sordu. Çocuğun annesi Ümmü Süleym: O şimdi rahata kavuştu, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedikten sonra hanımıyla yatıp ilişkide bulundu. Daha sonra hanımı: Çocuğu defnediniz, dedi. Ebû Talha sabahleyin Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına gitti ve olup biteni anlattı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?” diye sordu. Ebû Talha: Evet, dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Allah’ım, ikisine de mübarek kıl” diye dua etti. Zamanı gelince Ümmü Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana: Çocuğu al, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e götür, dedi ve onunla biraz hurma gönderdi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Çocuğun yanında bir şey var mı?” dedi. Enes de: Evet, birkaç hurma var, dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hurmaları ağzına alıp çiğnedi, sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu, damağını hafifçe ovdu ve Abdullah ismini verdi. (Buhârî, Cenâiz 42; Müslim, Edeb 23) Buhârî’nin değişik bir rivayetine göre Süfyân ibn Uyeyne şöyle diyor: Ensardan bir adam: Doğmuş olan Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüm. Hepsi Kur’ân okuyorlardı, dedi. (Buhârî, Cenâiz 42) Müslim’in rivayetinde ise Ebû Talha’nın Ümmü Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ümmü Süleym ev halkına: Ebû Talha’ya oğlunun öldüğünü siz haber vermeyin, ben söyleyeyim, dedi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ümmü Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi ve içti. Yemekten sonra Ümmü Süleym, Ebû Talha için daha öncekinden daha güzel şekilde süslendi. O da hanımıyla yatıp ilişkide bulundu. Ümmü Süleym, kocasının karnını doyurup kendisiyle ilişkide bulunmasının ardından: Ey Ebû Talha, bir toplum bir aileye bir emanet verse, sonra da o emanetlerini isteseler ev halkının onu vermemeye hakkı olur mu? dedi. Ebû Talha: Hayır, vermemezlik edemezler, dedi. Bunun üzerine Ümmü Süleym: O hâlde oğlunu geri alınmış bir emanet bilerek Allah’tan sevap bekle, dedi. Ebû Talha kızarak şöyle dedi: Cünüp olup kirleninceye kadar beni oyaladın, sonra da oğlumun ölüm haberini bildirdin, dedi. Hemen kalkıp Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna geldi ve olup bitenleri anlattı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah gecenizi hayırlı ve bereketli kılsın” dedi. Ümmü Süleym hamile kaldı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir seferde iken Ümmü Süleym de kocasıyla birlikte Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberdi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) seferden döndüğünde geceleyin Medine’ye girmezdi. Ordu Medine’ye yaklaştığında Ümmü Süleym’i doğum sancısı tuttu. Ebû Talha hanımıyla ilgilenmek için geri kaldı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de yoluna devam etti. Enes anlatıyor: Ebû Talha şöyle dedi: Rabbim, biliyorsun ki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber Medine’den çıkıp yine onunla beraber Medine’ye girmekten hoşlanırım. Fakat gördüğün sebepten dolayı geri kaldım. Bu esnada kadın kocasına: Eskisi kadar sancım yok, yürüyelim, dedi. Enes der ki: Biz de yürüdük. Medine’ye vardıklarında kadını yeniden sancı tuttu ve bir oğlan çocuğu doğurdu. Annem bana: Ey Enes, çocuğu sabahleyin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e götürünceye kadar onu hiç kimse emzirmesin, dedi. Enes: Sabah olunca çocuğu Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e götürdüm, dedi ve hadisin tamamını anlattı. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 107)

Riyazus-Salihin 44

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ.

Ebû Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Güçlü kimse insanları güreşte yenen kimse değil, öfkelendiği zaman kendine hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106)

Riyazus-Salihin 45

عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ صُرَدٍ رضي الله عنه قَالَ: كُنْتُ جَالِسًا مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَرَجُلَانِ يَسْتَبَّانِ، وَأَحَدُهُمَا قَدِ احْمَرَّ وَجْهُهُ، وَانْتَفَخَتْ أَوْدَاجُهُ. فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: إِنِّي لَأَعْلَمُ كَلِمَةً لَوْ قَالَهَا ذَهَبَ عَنْهُ مَا يَجِدُ، لَوْ قَالَ: أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، ذَهَبَ مِنْهُ مَا يَجِدُ. فَقَالُوا لَهُ: إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: تَعَوَّذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ.

Süleyman ibn Surâd (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Günün birinde Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile oturuyorduk. İki kişi birbirine sövüp duruyordu. Bunlardan birinin yüzü kıpkırmızı olmuş ve şah damarları şişmişti. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle demişti: “Ben bir söz biliyorum; eğer bu kişi, ‘Rahmetten kovulmuş, taşlanmış şeytandan Allah’a sığınırım.’ derse üzerindeki bu kızgınlık hâli geçer.” Bunun üzerine ashâb bu adama, “Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), ‘Şeytandan Allah’a sığın.’ buyurdu.” dediler.

Riyazus-Salihin 46

عَنْ مُعَاذِ بْنِ أَنَسٍ رضي الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: مَنْ كَظَمَ غَيْظًا، وَهُوَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنْفِذَهُ، دَعَاهُ اللهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَلَى رُؤُوسِ الْخَلَائِقِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَتَّى يُخَيِّرَهُ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ مَا شَاءَ.

Muâz ibn Enes (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Gereğini yapmaya gücü yettiği hâlde öfkesini yenen kimseyi Allah kıyamet günü herkesin gözü önünde çağırır, huriler arasında dilediğini seçmekte serbest bırakır.”

Riyazus-Salihin 47

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه أَنَّ رَجُلًا قَالَ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم: أَوْصِنِي. قَالَ: لَا تَغْضَبْ. فَرَدَّدَ مِرَارًا، قَالَ: لَا تَغْضَبْ.

Ebû Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre bir adam Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e gelerek, “Bana öğüt ver.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de, “Kızma.” buyurdu. Adam isteğini birkaç sefer tekrarladı. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de her defasında, “Kızma.” buyurdu.

Riyazus-Salihin 48

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا يَزَالُ الْبَلَاءُ بِالْمُؤْمِنِ وَالْمُؤْمِنَةِ فِي نَفْسِهِ وَوَلَدِهِ وَمَالِهِ حَتَّى يَلْقَى اللَّهَ تَعَالَى وَمَا عَلَيْهِ خَطِيئَةٌ.

Ebû Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Erkek olsun kadın olsun her mü’min kimsenin kendisine, çocuğuna ve malına devamlı olarak bela ve musibet iner. Kişi bütün bunlara sabredip tahammül gösterirse günahsız olarak Allah’a kavuşur.” (Tirmizî, Zühd 57)

Riyazus-Salihin 49

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: قَدِمَ عُيَيْنَةُ بْنُ حِصْنٍ فَنَزَلَ عَلَى ابْنِ أَخِيهِ الْحُرِّ بْنِ قَيْسٍ، وَكَانَ مِنَ النَّفَرِ الَّذِينَ يُدْنِيهِمْ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، وَكَانَ الْقُرَّاءُ أَصْحَابَ مَجْلِسِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَمُشَاوَرَتِهِ، كُهُولًا كَانُوا أَوْ شُبَّانًا، فَقَالَ عُيَيْنَةُ لِابْنِ أَخِيهِ: يَا ابْنَ أَخِي، لَكَ وَجْهٌ عِنْدَ هَذَا الْأَمِيرِ، فَاسْتَأْذِنْ لِي عَلَيْهِ، فَاسْتَأْذَنَ فَأَذِنَ لَهُ عُمَرُ. فَلَمَّا دَخَلَ قَالَ: هِيَ يَا ابْنَ الْخَطَّابِ، فَوَاللَّهِ مَا تُعْطِينَا الْجَزْلَ وَلَا تَحْكُمُ فِينَا بِالْعَدْلِ، فَغَضِبَ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ حَتَّى هَمَّ أَنْ يُوقِعَ بِهِ، فَقَالَ لَهُ الْحُرُّ: يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ، إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ لِنَبِيِّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ﴿خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ﴾، وَإِنَّ هَذَا مِنَ الْجَاهِلِينَ، وَاللَّهِ مَا جَاوَزَهَا عُمَرُ حِينَ تَلَاهَا، وَكَانَ وَقَّافًا عِنْدَ كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى.

Abdullah ibn Abbâs (Allah onlardan razı olsun) şöyle dedi: Uyeyne ibn Hısn Medine’ye geldi, yeğeni Hurr ibn Kays’a misafir oldu. Hurr, Hz. Ömer’in yakın dostlarındandı. Zaten genç olsun yaşlı olsun kurra ehli (Kur’ân’a her yönüyle vâkıf olan âlimler) Hz. Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hurr ibn Kays’a: “Yeğenim, senin devlet başkanı yanında önemli bir yerin vardır, beni kendisiyle görüştür.” dedi. Hurr da Hz. Ömer’den izin aldı. Uyeyne, Hz. Ömer’in yanına girince: “Ey Hattab oğlu! Allah’a yemin ederim ki bize fazla bir şey vermiyor ve aramızda adaletle hükmetmiyorsun.” dedi. Hz. Ömer hiddetlenip Uyeyne’ye ceza vermek istedi. Bunun üzerine Hurr: “Ey mü’minlerin emiri! Allah, Peygamberine: ‘Affetmeyi seç, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.’ (A’râf 7/199) buyurdu. Benim amcam da cahillerdendir.” dedi. Allah’a yemin ederim ki Hurr bu ayeti okuyunca Ömer, Uyeyne’yi cezalandırmaktan vazgeçti. Zaten Ömer, Allah’ın ayetlerini görünce daha ileri gitmez, dikkatli davranır ve dururdu. (Buhârî, İ’tisâm 2)

Riyazus-Salihin 50

عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّهَا سَتَكُونُ بَعْدِي أَثَرَةٌ وَأُمُورٌ تُنْكِرُونَهَا. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: تُؤَدُّونَ الْحَقَّ الَّذِي عَلَيْكُمْ، وَتَسْأَلُونَ اللَّهَ الَّذِي لَكُمْ.

Abdullah ibn Mes’ûd (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Şüphesiz benden sonra adam kayırmalar ve hoşunuza gitmeyen bazı şeyler meydana gelecektir.” buyurdu. Ashab: “Ey Allah’ın Rasûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersin?” dediler. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Üzerinize düşen görevi yerine getirir, kendi haklarınızın yerine getirilmesini Allah’tan dilersiniz.” buyurdu. (Buhârî, Fiten 2; Müslim, İmâre 45)

Riyazus-Salihin 51

عَنْ أَبِي يَحْيَى أُسَيْدِ بْنِ حُضَيْرٍ رضي الله عنه أَنَّ رَجُلًا مِنَ الْأَنْصَارِ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَلَا تَسْتَعْمِلُنِي كَمَا اسْتَعْمَلْتَ فُلَانًا؟ فَقَالَ: إِنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدِي أَثَرَةً، فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي عَلَى الْحَوْضِ.

Ebû Yahyâ Useyd ibn Hudayr (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Ensardan biri: Ey Allah’ın Rasûl’ü, falan kimseyi (zekât memuru veya bir beldeye vali) tayin ettiğiniz gibi beni de tayin etmez misiniz? dedi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Şüphesiz sizler (benden sonra dünya işlerinizde) başkalarının size tercih edildiği adam kayırma olaylarıyla karşılaşacaksınız, bunlara sabredin ki havuz başında benimle buluşasınız.” (Buhârî, Fiten 2; Müslim, İmâra 48)

Riyazus-Salihin 52

عَنْ أَبِي إِبْرَاهِيمَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي أَوْفَى رضي الله عنهما أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي بَعْضِ أَيَّامِهِ الَّتِي لَقِيَ فِيهَا الْعَدُوَّ، انْتَظَرَ حَتَّى إِذَا مَالَتِ الشَّمْسُ قَامَ فِيهِمْ، فَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، لَا تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعَدُوِّ، وَاسْأَلُوا اللَّهَ الْعَافِيَةَ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا، وَاعْلَمُوا أَنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ، ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ، وَمُجْرِيَ السَّحَابِ، وَهَازِمَ الْأَحْزَابِ، اهْزِمْهُمْ، وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ.

Ebû İbrahim Abdullah ibn Ebû Evfâ (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayete göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) düşmanla karşılaştığı savaş günlerinden birinde güneş tepe noktasından batıya meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve: “Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyiniz, fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” buyurdu ve şöyle devam etti: “Ey kitabı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren, İslâm’a karşı olan düşman ordularını darmadağın eden Allah’ım, şu düşmanları perişan eyle ve onlara karşı bize yardım et.” (Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 20)

Riyazus-Salihin 53