HADİS KÜTÜPHANESİ

Riyazus Salihin

368 bölümTürkçe tercüme ve Arapça metin
BÖLÜM

EMANETİ YERİNE GETİRMEK

4 hadis

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ. وَفِي رِوَايَةٍ: وَإِنْ صَامَ وَصَلَّى وَزَعَمَ أَنَّهُ مُسْلِمٌ.

Ebu Hüreyre’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhari, İman 24; Müslim, İman 107) Müslim’in değişik bir rivayetinde: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendisinin Müslüman olduğunu iddia etse bile.” buyurulmuştur. (Müslim, İman 109)

Riyazus-Salihin 201

عَنْ حُذَيْفَةَ بْنِ الْيَمَانِ رضي الله عنه قال: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَدِيثَيْنِ قَدْ رَأَيْتُ أَحَدَهُمَا وَأَنَا أَنْتَظِرُ الآخَرَ: حَدَّثَنَا أَنَّ الأَمَانَةَ نَزَلَتْ فِي جَذْرِ قُلُوبِ الرِّجَالِ، ثُمَّ نَزَلَ الْقُرْآنُ فَعَلِمُوا مِنَ الْقُرْآنِ وَعَلِمُوا مِنَ السُّنَّةِ، ثُمَّ حَدَّثَنَا عَنْ رَفْعِ الأَمَانَةِ فَقَالَ: يَنَامُ الرَّجُلُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْوَكْتِ، ثُمَّ يَنَامُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ أَثَرِ الْمَجْلِ، كَجَمْرٍ دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ فَنَفِطَ، فَتَرَاهُ مُنْتَبِرًا وَلَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ، ثُمَّ أَخَذَ حَصَاةً فَدَحْرَجَهَا عَلَى رِجْلِهِ، فَيُصْبِحُ النَّاسُ يَتَبَايَعُونَ فَلَا يَكَادُ أَحَدٌ يُؤَدِّي الأَمَانَةَ، حَتَّى يُقَالَ: إِنَّ فِي بَنِي فُلَانٍ رَجُلًا أَمِينًا، حَتَّى يُقَالَ لِلرَّجُلِ: مَا أَجْلَدَهُ، مَا أَظْرَفَهُ، مَا أَعْقَلَهُ، وَمَا فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ. وَلَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أَيَّكُمْ بَايَعْتُ، لَئِنْ كَانَ مُسْلِمًا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ دِينُهُ، وَلَئِنْ كَانَ نَصْرَانِيًّا أَوْ يَهُودِيًّا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ سَاعِيهِ، فَأَمَّا الْيَوْمَ فَمَا كُنْتُ أُبَايِعُ مِنْكُمْ إِلَّا فُلَانًا وَفُلَانًا.

Huzeyfe İbnü'l-Yemân (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize iki olay haber verdi. Bunlardan birini gördüm, diğerini de bekliyorum. Resûlullah bize şunları söyledi: “Emanet, insan kalplerinin derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur'an indi. Bu sayede insanlar Kur'an'dan ve sünnetten emaneti öğrendiler.” Sonra Resûlullah emanetin kalkacağını haber verdi ve şöyle dedi: “İnsan bir kere uyur ve kalbinden emanet çekilip alınır; ondan belli belirsiz bir iz kalır. Sonra yine bir uyku uyur, yine kalbinden emanet çekilip alınır. Bunun izi de ayağın üzerinde yuvarlanan kordan meydana gelen kabarcık gibi şişkin olarak görülür, ama içi boştur.” Sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) eline bir çakıl taşı alıp onu ayağının üzerinde yuvarladı ve sözlerine şöyle devam etti: “Bundan sonra insanlar öyle bir hâle gelirler ki alışveriş yaparlar, fakat neredeyse hiçbiri emaneti yerine getirmez. Hatta, ‘Filanoğulları arasında güvenilir bir adam varmış’ denilir. Yine bir başka kimse hakkında, ‘Ne kadar dayanıklı, ne kadar zarif, ne kadar akıllı bir adam!’ denilir de onun kalbinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur.” Hadisi rivayet eden Huzeyfe diyor ki: Öyle zamanlar geçirdim ki kiminle alışveriş edeceğimi düşünmezdim. Çünkü alışveriş ettiğim Müslümansa hakkımı ödemeye onu dini sevk ederdi. Eğer Hristiyan veya Yahudi ise yöneticisi hakkımı vermesini sağlardı. Bugün ise filan ve falan kimselerden başkasıyla alışveriş etmez oldum.

Riyazus-Salihin 202

عَنْ حُذَيْفَةَ وَأَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنهما قَالَا: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: يَجْمَعُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى النَّاسَ، فَيَقُومُ الْمُؤْمِنُونَ حَتَّى تُزْلَفَ لَهُمُ الْجَنَّةُ، فَيَأْتُونَ آدَمَ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَيَقُولُونَ: يَا أَبَانَا، اسْتَفْتِحْ لَنَا الْجَنَّةَ. فَيَقُولُ: وَهَلْ أَخْرَجَكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ إِلَّا خَطِيئَةُ أَبِيكُمْ! لَسْتُ بِصَاحِبِ ذَلِكَ، اذْهَبُوا إِلَى ابْنِي إِبْرَاهِيمَ خَلِيلِ اللَّهِ. فَيَأْتُونَ إِبْرَاهِيمَ فَيَقُولُ: لَسْتُ بِصَاحِبِ ذَلِكَ، إِنَّمَا كُنْتُ خَلِيلًا مِنْ وَرَاءِ وَرَاءِ، اعْمِدُوا إِلَى مُوسَى الَّذِي كَلَّمَهُ اللَّهُ تَكْلِيمًا. فَيَأْتُونَ مُوسَى فَيَقُولُ: لَسْتُ بِصَاحِبِ ذَلِكَ، اذْهَبُوا إِلَى عِيسَى كَلِمَةِ اللَّهِ وَرُوحِهِ. فَيَقُولُ عِيسَى: لَسْتُ بِصَاحِبِ ذَلِكَ. فَيَأْتُونَ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم، فَيَقُومُ فَيُؤْذَنُ لَهُ، وَتُرْسَلُ الأَمَانَةُ وَالرَّحِمُ، فَتَقُومَانِ جَنَبَتَيِ الصِّرَاطِ يَمِينًا وَشِمَالًا، فَيَمُرُّ أَوَّلُكُمْ كَالْبَرْقِ. قُلْتُ: بِأَبِي وَأُمِّي، أَيُّ شَيْءٍ كَمَرِّ الْبَرْقِ؟ قَالَ: أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ يَمُرُّ وَيَرْجِعُ فِي طَرْفَةِ عَيْنٍ؟ ثُمَّ كَمَرِّ الرِّيحِ، ثُمَّ كَمَرِّ الطَّيْرِ، وَشَدِّ الرِّجَالِ، تَجْرِي بِهِمْ أَعْمَالُهُمْ، وَنَبِيُّكُمْ قَائِمٌ عَلَى الصِّرَاطِ يَقُولُ: رَبِّ سَلِّمْ سَلِّمْ، حَتَّى تَعْجِزَ أَعْمَالُ الْعِبَادِ، حَتَّى يَجِيءَ الرَّجُلُ لَا يَسْتَطِيعُ السَّيْرَ إِلَّا زَحْفًا، وَفِي حَافَتَيِ الصِّرَاطِ كَلَالِيبُ مُعَلَّقَةٌ مَأْمُورَةٌ بِأَخْذِ مَنْ أُمِرَتْ بِهِ، فَمَخْدُوشٌ نَاجٍ، وَمَكْدُوسٌ فِي النَّارِ. وَالَّذِي نَفْسُ أَبِي هُرَيْرَةَ بِيَدِهِ، إِنَّ قَعْرَ جَهَنَّمَ لَسَبْعُونَ خَرِيفًا.

Huzeyfe ve Ebû Hüreyre'den (Allah onlardan razı olsun) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah bütün insanları bir araya toplar. Müminler ayağa kalkarlar ve cennet kendilerine yaklaştırılır. Âdem'e (aleyhisselâm) gelirler ve derler ki: ‘Ey babamız! Bizim için cennetin kapısının açılmasını iste.’ Âdem der ki: ‘Sizi cennetten çıkaran, babanızın hatasından başka nedir! Ben bu işin ehli değilim. Siz Allah'ın dostu olan oğlum İbrahim'e gidiniz.’ Derhal İbrahim'e (aleyhisselâm) giderler. İbrahim de, ‘Ben buna ehil değilim. Ben çok ötelerden dost edinilmiş biriydim. Siz Allah'ın bizzat konuştuğu Musa'ya gidiniz’ der. Hemen Musa'ya giderler. Musa da, ‘Ben bu işin ehli değilim. Siz Allah'ın kelimesi ve ruhu olan İsa'ya gidiniz’ der. İsa'ya (aleyhisselâm) geldiklerinde o da, ‘Ben bu işin ehli değilim’ der. Sonunda Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelirler. O hemen ayağa kalkar ve kendisine izin verilir. Emanet ve sıla-i rahim gönderilir; sıratın sağında ve solunda dururlar. Sonra sizin ilk grubunuz sırattan şimşek gibi geçer.” Ben: “Anam babam feda olsun, şimşek gibi geçmek nedir?” dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şimşeği görmediniz mi? Göz açıp yumacak kadar kısa bir zamanda geçer ve geri döner. Sonrakiler rüzgâr gibi, sonra kuşlar gibi, sonra da koşan adamlar gibi geçerler. Onları amelleri böyle süratli geçirir. Peygamberiniz sırat üzerinde durup, ‘Rabbim, selâmete çıkar! Rabbim, selâmete çıkar!’ diye dua eder. Sonunda kulların amelleri onları sırattan geçirmeye yetmez olur. Nihayet öyle bir adam gelir ki yürümeye gücü yetmez de ancak emekleyerek ilerler. Sıratın iki tarafında asılı birtakım çengeller vardır; bunlar, yakalamakla emrolundukları kimseleri yakalarlar. Kimileri yaralanmış hâlde kurtulur, kimileri de cehenneme yığılır.” Ebû Hüreyre'nin nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki cehennemin dibi yetmiş yıllık mesafe kadar derindir.

Riyazus-Salihin 203

عَنْ أَبِي خُبَيْبٍ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ رضي الله عنهما قَالَ: لَمَّا وَقَفَ الزُّبَيْرُ يَوْمَ الْجَمَلِ دَعَانِي، فَقُمْتُ إِلَى جَنْبِهِ، فَقَالَ: يَا بُنَيَّ، إِنَّهُ لَا يُقْتَلُ الْيَوْمَ إِلَّا ظَالِمٌ أَوْ مَظْلُومٌ، وَإِنِّي لَا أُرَانِي إِلَّا سَأُقْتَلُ الْيَوْمَ مَظْلُومًا، وَإِنَّ مِنْ أَكْبَرِ هَمِّي لَدَيْنِي، أَفَتُرَى يُبْقِي دَيْنُنَا مِنْ مَالِنَا شَيْئًا؟ ثُمَّ قَالَ: يَا بُنَيَّ، بِعْ مَالَنَا فَاقْضِ دَيْنِي. وَأَوْصَى بِالثُّلُثِ، وَثُلُثِهِ لِبَنِيهِ، يَعْنِي بَنِي عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ، ثُلُثَ الثُّلُثِ. قَالَ: فَإِنْ فَضَلَ مِنْ مَالِنَا بَعْدَ قَضَاءِ الدَّيْنِ شَيْءٌ، فَثُلُثُهُ لِبَنِيكَ. قَالَ هِشَامٌ: وَكَانَ وَلَدُ عَبْدِ اللَّهِ قَدْ وَازَى بَعْضَ بَنِي الزُّبَيْرِ، خُبَيْبًا وَعَبَّادًا، وَلَهُ يَوْمَئِذٍ تِسْعَةُ بَنِينَ وَتِسْعُ بَنَاتٍ. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَجَعَلَ يُوصِينِي بِدَيْنِهِ وَيَقُولُ: يَا بُنَيَّ، إِنْ عَجَزْتَ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِنْ عَلَيْهِ مَوْلَايَ. قَالَ: فَوَاللَّهِ مَا دَرَيْتُ مَا أَرَادَ حَتَّى قُلْتُ: يَا أَبَتِ، مَنْ مَوْلَاكَ؟ قَالَ: اللَّهُ. قَالَ: فَوَاللَّهِ مَا وَقَعْتُ فِي كُرْبَةٍ مِنْ دَيْنِهِ إِلَّا قُلْتُ: يَا مَوْلَى الزُّبَيْرِ، اقْضِ عَنْهُ دَيْنَهُ، فَيَقْضِيهِ. قَالَ: فَقُتِلَ الزُّبَيْرُ رضي الله عنه وَلَمْ يَدَعْ دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا، إِلَّا أَرَضِينَ، مِنْهَا الْغَابَةُ، وَإِحْدَى عَشْرَةَ دَارًا بِالْمَدِينَةِ، وَدَارَيْنِ بِالْبَصْرَةِ، وَدَارًا بِالْكُوفَةِ، وَدَارًا بِمِصْرَ. قَالَ: وَإِنَّمَا كَانَ دَيْنُهُ الَّذِي كَانَ عَلَيْهِ أَنَّ الرَّجُلَ كَانَ يَأْتِيهِ بِالْمَالِ فَيَسْتَوْدِعُهُ إِيَّاهُ، فَيَقُولُ الزُّبَيْرُ: لَا، وَلَكِنْ هُوَ سَلَفٌ، إِنِّي أَخْشَى عَلَيْهِ الضَّيْعَةَ. وَمَا وَلِيَ إِمَارَةً قَطُّ، وَلَا جِبَايَةً، وَلَا خَرَاجًا، وَلَا شَيْئًا إِلَّا أَنْ يَكُونَ فِي غَزْوٍ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، أَوْ مَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ رضي الله عنهم. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَحَسَبْتُ مَا عَلَيْهِ مِنَ الدَّيْنِ، فَوَجَدْتُهُ أَلْفَيْ أَلْفٍ وَمِائَتَيْ أَلْفٍ. فَلَقِيَ حَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ، فَقَالَ: يَا ابْنَ أَخِي، كَمْ عَلَى أَخِي مِنَ الدَّيْنِ؟ فَكَتَمْتُهُ وَقُلْتُ: مِائَةُ أَلْفٍ. فَقَالَ حَكِيمٌ: وَاللَّهِ مَا أَرَى أَمْوَالَكُمْ تَسَعُ هَذِهِ. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ: أَرَأَيْتَكَ إِنْ كَانَتْ أَلْفَيْ أَلْفٍ وَمِائَتَيْ أَلْفٍ؟ قَالَ: مَا أَرَاكُمْ تُطِيقُونَ هَذَا، فَإِنْ عَجَزْتُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِينُوا بِي. قَالَ: وَكَانَ الزُّبَيْرُ اشْتَرَى الْغَابَةَ بِسَبْعِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ، فَبَاعَهَا عَبْدُ اللَّهِ بِأَلْفِ أَلْفٍ وَسِتِّ مِائَةِ أَلْفٍ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ شَيْءٌ فَلْيُوَافِنَا بِالْغَابَةِ. فَأَتَاهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ، وَكَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ أَرْبَعُ مِائَةِ أَلْفٍ، فَقَالَ لِعَبْدِ اللَّهِ: إِنْ شِئْتُمْ تَرَكْتُهَا لَكُمْ؟ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَا. قَالَ: فَإِنْ شِئْتُمْ جَعَلْتُمُوهَا فِيمَا تُؤَخِّرُونَ إِنْ أَخَّرْتُمْ؟ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَا. قَالَ: فَاقْطَعُوا لِي قِطْعَةً. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَكَ مِنْ هَاهُنَا إِلَى هَاهُنَا. قَالَ: فَبَاعَ عَبْدُ اللَّهِ مِنْهَا، فَقَضَى عَنْهُ دَيْنَهُ وَأَوْفَاهُ، وَبَقِيَ مِنْهَا أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ. فَقَدِمَ عَلَى مُعَاوِيَةَ وَعِنْدَهُ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ، وَالْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ، وَابْنُ زَمْعَةَ. فَقَالَ لَهُ مُعَاوِيَةُ: كَمْ قُوِّمَتِ الْغَابَةُ؟ قَالَ: كُلُّ سَهْمٍ بِمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ: كَمْ بَقِيَ مِنْهَا؟ قَالَ: أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ. قَالَ الْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ: قَدْ أَخَذْتُ مِنْهَا سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ: قَدْ أَخَذْتُ مِنْهَا سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. وَقَالَ ابْنُ زَمْعَةَ: قَدْ أَخَذْتُ سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. فَقَالَ مُعَاوِيَةُ: كَمْ بَقِيَ مِنْهَا؟ فَقَالَ: سَهْمٌ وَنِصْفٌ. قَالَ: قَدْ أَخَذْتُهُ بِخَمْسِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ: وَبَاعَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ نَصِيبَهُ مِنْ مُعَاوِيَةَ بِسِتِّ مِائَةِ أَلْفٍ. فَلَمَّا فَرَغَ ابْنُ الزُّبَيْرِ مِنْ قَضَاءِ دَيْنِهِ، قَالَ بَنُو الزُّبَيْرِ: اقْسِمْ بَيْنَنَا مِيرَاثَنَا. قَالَ: لَا وَاللَّهِ، لَا أَقْسِمُ بَيْنَكُمْ حَتَّى أُنَادِيَ بِالْمَوْسِمِ أَرْبَعَ سِنِينَ: أَلَا مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ دَيْنٌ فَلْيَأْتِنَا فَلْنَقْضِهِ. فَجَعَلَ كُلَّ سَنَةٍ يُنَادِي بِالْمَوْسِمِ، فَلَمَّا مَضَى أَرْبَعُ سِنِينَ قَسَمَ بَيْنَهُمْ، وَدَفَعَ الثُّلُثَ. فَكَانَ لِلزُّبَيْرِ أَرْبَعُ نِسْوَةٍ، فَأَصَابَ كُلَّ امْرَأَةٍ أَلْفُ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ، فَجَمِيعُ مَالِهِ خَمْسُونَ أَلْفَ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ.

Ebû Hubeyb Abdullah İbni Zübeyr (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Cemel Vakası günü Zübeyr savaş alanında durunca beni çağırdı. Yanına gidip durdum. Dedi ki: “Ey oğulcuğum! Bugün öldürülenler ya zalim ya da mazlumdur. Bana gelince, bugün mazlum olarak öldürüleceğimi zannediyorum. En büyük endişelerimden biri borçlarımdır. Borçlarımızın malımızdan geriye bir şey bırakacağını düşünüyor musun?” Sonra devam etti: “Ey oğulcuğum! Malımızı sat ve borcumu öde.” Malının üçte birini vasiyet etti; bunun da üçte birini kendi çocuklarına, yani Abdullah'ın çocuklarına, başka bir ifadeyle malın üçte birinin üçte birini vasiyet etti. Ardından: “Borçlar ödendikten sonra malımızdan bir şey kalırsa üçte biri senin oğullarına aittir” dedi. Hişam şöyle diyor: Abdullah'ın çocukları, Zübeyr'in Hubeyb ve Abbad gibi bazı çocuklarının yaşıtıydılar. O gün Abdullah'ın dokuz oğlu ile dokuz kızı bulunuyordu. Abdullah der ki: Borcunu bana vasiyet edip duruyor ve, “Ey oğulcuğum! Şayet borcumdan bir kısmını ödemekten aciz kalırsan Mevlâmdan yardım dile” diyordu. Allah'a yemin olsun ki ne demek istediğini anlayamadım ve, “Babacığım, Mevlân kim?” dedim. O da, “Mevlâm Allah'tır” dedi. Allah'a yemin ederim ki onun borcunu ödemede sıkıntıya düştükçe, “Ey Zübeyr'in Mevlâsı! Onun borcunu öde” diye dua ederdim de Allah ödeme imkânı verirdi. Abdullah İbni Zübeyr şöyle diyor: Zübeyr öldürüldüğünde altın ve gümüş bırakmadı. Yalnızca araziler bıraktı. Bunlardan biri Gabe denilen yerdeydi. Ayrıca Medine'de on bir ev, Basra'da iki ev, Kûfe ve Mısır'da da birer ev bıraktı. Abdullah demiştir ki: Babamın üzerindeki borç şu şekilde meydana gelmişti: Bir kimse ona bir mal getirip emanet bırakmak istediğinde Zübeyr ona, “Hayır, emanet olarak değil, borç olarak bırak. Ben onun kaybolmasından korkarım” derdi. Zübeyr hayatı boyunca ne bir valilik ne vergi veya haraç toplama görevi ne de başka bir idari görev üstlendi. Yalnızca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) veya Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Allah onlardan razı olsun) ile birlikte savaşlara katıldı. Abdullah diyor ki: Babamın üzerindeki borçları hesapladım ve iki milyon iki yüz bin dinar olarak buldum. Hakîm İbni Hizâm, Abdullah İbni Zübeyr ile karşılaşarak, “Ey yeğenim! Kardeşimin borcu ne kadardır?” diye sordu. Ben tamamını söylemeyip, “Yüz bin dinar” dedim. Bunun üzerine Hakîm, “Vallahi, mallarınızın bunu karşılayabileceğini sanmıyorum” dedi. Ben, “İki milyon iki yüz bin dinar ise ne dersin?” dedim. O da, “Buna gücünüzün yeteceğini sanmıyorum. Eğer bir kısmını ödemekte sıkıntıya düşerseniz benden yardım isteyin” dedi. Abdullah diyor ki: Zübeyr, Gabe mevkiindeki araziyi yüz yetmiş bine satın almıştı. Abdullah orayı bir milyon altı yüz bine sattı ve, “Kimin Zübeyr'de alacağı varsa Gabe'de bize gelsin” diye ilan etti. Bunun üzerine Abdullah İbni Cafer geldi. Zübeyr'den dört yüz bin dinar alacağı vardı. Abdullah'a, “İsterseniz bu alacağı size bağışlayayım” dedi. Abdullah, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Abdullah İbni Cafer, “Şayet borçlarınızdan bir bölümünü ertelemek isterseniz benimkini erteleyebilirsiniz” dedi. Abdullah yine, “Hayır” dedi. Abdullah İbni Cafer, “O hâlde bana araziden bir parça ayırın” dedi. Abdullah İbni Zübeyr de, “Şuradan buraya kadar senin olsun” dedi. Abdullah arazinin bir bölümünü daha sattı, babası Zübeyr'in borçlarını tamamen ödedi ve araziden dört buçuk hisse kaldı. Abdullah, Muâviye'nin huzuruna gitti. Orada Amr İbni Osman, Münzir İbni Zübeyr ve İbni Zem'a da vardı. Muâviye, Abdullah İbni Zübeyr'e: “Gabe'ye ne kadar değer biçildi?” diye sordu. Abdullah, “Her hisseye yüz bin dinar” dedi. Muâviye: “Bunlardan ne kadarı kaldı?” diye sordu. “Dört buçuk hisse” dedi Abdullah. Bunun üzerine Münzir İbni Zübeyr, “Ben ondan bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. Amr İbni Osman da, “Ben de bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. İbni Zem'a da, “Ben de bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. Muâviye, “Geriye ne kaldı?” diye sordu. Abdullah İbni Zübeyr, “Bir buçuk hisse” dedi. Muâviye: “Kalan bir buçuk hisseyi de ben yüz elli bine satın aldım” dedi. Abdullah İbni Cafer, Gabe'deki hissesini Muâviye'ye altı yüz bine sattı. Abdullah İbni Zübeyr babasının borçlarını ödeyip bitirince Zübeyr'in mirasçıları, “Mirasımızı aramızda taksim et” dediler. Abdullah, “Allah'a yemin ederim ki dört yıl süreyle hac mevsiminde, ‘Kimin Zübeyr'de alacağı varsa bize gelsin, ödeyelim’ diye ilan etmedikçe mirası aranızda paylaştırmayacağım” dedi. Her yıl hac mevsiminde bu ilanı yaptı. Dört yıl geçince mirası taksim etti ve babası Zübeyr'in vasiyeti olan üçte biri verdi. Zübeyr'in dört karısı vardı. Onlardan her birine bir milyon iki yüz bin dinar düştü. Buna göre Zübeyr'in bütün serveti elli milyon iki yüz bin dinara ulaşmaktaydı.

Riyazus-Salihin 204