HADİS KÜTÜPHANESİ

Riyazus Salihin

368 bölümTürkçe tercüme ve Arapça metin
BÖLÜM

VELİLER VE KERAMETLERİ (ALLAH'IN GERÇEK MÜ'MİN KULLARINA İKRAMLARINDAN ÖRNEKLER.)

8 hadis

وَعَنْ أَبي مُحَمَّدٍ عَبْدِ الرَّحمنِ بْنِ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ رَضِيَ الله عَنْهمَا: أَنَّ أَصْحَابَ الصُّفَّةِ كَانُوا أُناساً فُقَرَاءَ وأنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ مَرَةً: مَنْ كانَ عِنْدَهُ طَعَامُ اثْنَيْنِ، فَلْيَذْهَبْ بِثَالِثٍ، وَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ طَعَامُ أَرْبَعَةٍ، فَلْيَذْهَبْ بِخَامِسٍ بِسَادِسٍ. أَوْ كَمَا قَالَ، وأنَّ أَبَا بَكْرٍ رضي الله عنه جَاءَ بِثَلاَثَةٍ، وَانْطَلَقَ النَّبِيُّ ﷺ بِعَشَرَةٍ، وَأَنَّ أَبَا بَكْرٍ تَعَشَّى عِنْدَ النّبِيِّ ﷺ ثُمَّ لَبِثَ حَتَّى صَلَّى العِشَاءَ، ثُمَّ رَجَعَ، فَجَاءَ بَعْدَ ما مَضَى مِنَ اللَّيْلِ مَا شَاءَ الله. قَالَتْ لَهُ امْرَأَتُهُ: ما حَبَسَكَ عَنْ أَضْيَافِكَ؟ قَالَ: أَوَ مَا عَشَّيِتَهِمْ؟ قَالَتْ: أبَوْا حَتَّى تَجِيءَ وَقَدْ عَرَضُوا عَلَيْهِمْ. قَالَ: فَذَهَبْتُ أَنا، فَاختَبَأْتُ، فَقَالَ: يَا غُنْثَرُ، فَجَدَّعَ وَسَبَّ، وَقَالَ: كُلُوا لا هَنِيئاً، والله لاَ أَطْعَمُهُ أَبَداً، قَالَ: وَأيمُ الله مَا كُنَّا نَأْخذُ مِنْ لُقْمَةٍ إلاَّ رَبا مِنْ أَسْفَلِهَا أَكْثَرُ مِنْهَا حَتَّى شَبِعُوا، وَصَارَتْ أَكْثَرَ مِمَّا كَانَتْ قَبْلَ ذلِكَ، فَنَظَرَ إلَيْهَا أبُو بكْرٍ، فَقَالَ لامْرَأَتِهِ: يَا أُخْتَ بَني فِرَاسٍ، مَا هذَا؟ قَالَتْ: لا، وَقُرّةِ عَيْني لهِيَ الآنَ أَكثَرُ مِنْها قَبْلَ ذلِكَ بِثَلاثِ مَرَّاتٍ! فَأَكَلَ مِنْهَا أَبُو بَكْرٍ وَقَالَ: إنَّمَا كَانَ ذلِكَ مِنَ الشَّيْطَانِ، يَعني يَمِينَهُ. ثُمَّ أَكَلَ مِنْهَا لُقْمَةً، ثُمَّ حَمَلَهَا إلى النَّبِيِّ ﷺ فَأَصْبَحَتْ عِنْدَهُ. وَكَانَ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَومٍ عَهْدٌ، فَمَضَى الأجَلُ، فَتَفَرَّقنَا اثني عَشَرَ رَجُلاً، مَعَ كُلِّ رَجُلٍ مِنْهُم أُنَاسٌ، الله أَعْلَم كَمْ مَعَ كُلِّ رَجُلٍ، فَأَكَلُوا مِنْهَا أَجْمَعُونَ. وفي رِوَايَةٍ: فَحَلَفَ أَبُو بكْرٍ لا يَطْعَمُه، فَحَلَفَتِ المَرأةُ لا تَطْعَمُه، فَحَلَفَ الضَّيفُ -أَوِ الأضْيَافُ- أَنْ لا يَطعَمَه، أَوْ يَطعَمُوهُ حَتَّى يَطعَمَه، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: هذِهِ مِنَ الشَّيْطَانِ! فَدَعَا بِالطَّعَامِ، فَأَكَلَ وَأَكَلُوا، فَجَعَلُوا لا يَرْفَعُونَ لُقْمَةً إلاَّ رَبَتْ مِنْ أَسْفَلِهَا أَكْثَرُ مِنْهَا، فَقَالَ: يَا أُخْتَ بَني فِرَاسٍ، مَا هذَا؟ فَقَالَتْ: وَقُرَّةِ عَيْني، إنَّهَا الآنَ لأَكْثَرُ مِنْهَا قَبْلَ أَنْ نَأْكُلَ، فَأَكَلُوا، وَبَعَثَ بهَا إلى النَّبِيِّ ﷺ فَذَكَرَ إنَّهُ أَكَلَ مِنْهَا. وفي رِوَايَةٍ: إنَّ أَبَا بَكْرٍ قَالَ لِعَبْدِ الرَّحْمنِ: دُونَكَ أَضْيَافَكَ، فَإنِّي مُنْطَلِقٌ إلى النَّبِيِّ ﷺ، فَافْرُغ مِنْ قِرَاهُمْ قَبْلَ أَنْ أَجِيءَ، فَانْطَلَقَ عَبْدُ الرَّحْمنِ، فَأَتَاهُم بِمَا عِنْدَهُ، فَقَالَ: اطْعَمُوا، فَقَالُوا: أَيْنَ رَبُّ مَنزِلِنَا؟ قَالَ: اطْعَمُوا، قَالُوا: مَا نَحْنُ بِآكِلِينَ حَتَّى يَجِيءَ رَبُّ مَنْزِلنَا، قَالَ: اقْبَلُوا عَنَّا قِرَاكُمْ، فَإنَّه إنْ جَاءَ وَلَمْ تَطْعَمُوا، لَنَلقَيَنَّ مِنْهُ، فَأَبَوْا، فَعَرَفْتُ أَنّهُ يَجِدُ عَلَيَّ، فَلَمَّا جَاءَ تنَحَّيْتُ عَنْهُ، فَقَالَ: مَا صنَعْتُمْ؟ فَأَخبَرُوه، فَقَالَ: يَا عَبْدَ الرَّحْمنِ، فَسَكَتُّ، ثمَّ قَالَ: يَا عَبْدَ الرَّحمنِ فَسَكَتُّ، فَقَالَ: يَا غُنْثَرُ، أَقْسَمْتُ عَلَيْكَ إنْ كُنْتَ تَسْمَعُ صَوتي لَمَّا جِئْتَ! فَخَرَجتُ، فَقُلْتُ: سَلْ أَضْيَافَكَ، فَقَالُوا: صَدَقَ، أَتَانَا بِهِ. فَقَالَ: إنَّمَا انْتَظَرْتُموني، والله، لا أطعَمُه اللَّيْلَةَ، فَقَالَ الآخَرُونَ: وَاللهِ لا نَطعَمُه حَتَّى تَطْعَمَهُ، فَقَالَ: وَيْلَكُمْ مَالَكُمْ لا تَقْبَلُونَ عَنَّا قِرَاكُمْ؟ هَاتِ طَعَامَكَ، فَجَاءَ بِهِ، فَوَضَعَ يَدَهُ، فَقَالَ: بِسمِ الله، الأولى مِنَ الشّيْطَانِ، فَأَكَلَ وَأَكَلُوا.

Ebu Muhammed Abdurrahman ibni Ebu Bekir es-Sıddık (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Mescid-i Nebevî'nin sofasında barınan Suffe ehli fakir kimselerdi. Bir seferinde Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İki kişilik yemeği olan, bunlardan bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da bir beşincisini, hatta altıncısını yemeğe götürsün.” Buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi. Ebu Bekir, Suffe ehlinden üç kişiyi davet etti; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de on kişiyi alıp evine götürdü. Ebu Bekir, misafirlerini evinde bırakarak Resûlullah'ın yanında akşam yemeğini yedi. Sonra yatsı namazını kılıncaya kadar onun yanında kaldı. Yatsıyı kıldıktan sonra evine döndü. Gece hayli ilerledikten sonra eve geldi. Hanımı Ebu Bekir'e: “Seni misafirlerinin yanında bulunmaktan alıkoyan neydi?” diye sordu. Ebu Bekir: “Onlara hâlâ akşam yemeğini vermedin mi?” diye sordu. Hanımı: “Sen gelmedikçe yemek yemeyeceklerini söylediler. Onlara yemek çıkardık, fakat kabul etmediler.” dedi. Hadisi rivayet eden Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman der ki: Ben ortalıktan savuşup saklandım. Babam bana, “Behey anlayışsız adam!” diye seslendi, sövüp saydı ve: “İçinize sinmesin, yiyin. Vallahi ben bu yemekten yemeyeceğim.” dedi. Abdurrahman der ki: Allah'a yemin ederim ki biz her lokma aldığımızda yemeğin altından, aldığımızdan daha fazlası çıkıyordu. Nihayet misafirler doydular; yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Ebu Bekir yemeğe baktı ve hanımına: “Ey Benî Firas'ın kız kardeşi, bu nedir?” dedi. Hanımı da: “Gözümün nuruna yemin ederim ki yemek şimdi öncekinden üç kat fazladır.” dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir o yemekten yedi ve ettiği yemini kastederek: “O, şeytandandı.” dedi. Sonra yemekten bir lokma daha aldı ve kalanını Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdi. Yemek sabaha kadar onun yanında kaldı. Bizimle bir topluluk arasında bir antlaşma vardı. Antlaşmanın süresi dolunca on iki kişiyi ayırdık. Her birinin yanında kaç kişi bulunduğunu Allah bilir. Onların hepsi bu yemekten yediler. Diğer bir rivayette şöyle denilmiştir: Ebu Bekir o yemekten yemeyeceğine yemin etti. Hanımı da yemeyeceğine yemin etti. Misafir veya misafirler de Ebu Bekir yemeden yemeyeceklerine yemin ettiler. Bunun üzerine Ebu Bekir: “Bu, şeytandandır.” dedi ve yemeği getirtti. Kendisi de misafirler de yediler. Her lokma aldıklarında yemeğin altından, aldıklarından daha fazlası çıkıyordu. Bunun üzerine Ebu Bekir hanımına: “Ey Benî Firas'ın kız kardeşi, bu nedir?” dedi. O da: “Gözümün nuruna yemin ederim ki yemek şimdi, biz yemeye başlamadan önceki hâlinden daha fazladır.” dedi. Oradakiler yediler ve kalan yemeği Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiler. Abdurrahman, Peygamber'in de bu yemekten yediğini haber verdi. Bir başka rivayette şöyle anlatılmaktadır: Ebu Bekir, oğlu Abdurrahman'a: “Misafirlerinle ilgilen. Ben Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gidiyorum. Ben gelmeden önce onların ağırlanma işini bitir.” dedi. Abdurrahman misafirlere evde bulunan yemeği getirip: “Buyurun, yiyin.” deyince onlar: “Bu evin sahibi nerede?” dediler. Abdurrahman: “Buyurun, yiyin.” dedi. Onlar da: “Evin sahibi gelinceye kadar biz yemeyiz.” dediler. Abdurrahman: “İkramımızı kabul edin. Çünkü o geldiğinde siz yemek yememiş olursanız ondan azar işiteceğim.” diye ısrar ettiyse de misafirler kabul etmediler. Babamın bana kızacağını anladığım için o gelince hemen savuşup bir yere gizlendim. Babam gelir gelmez: “Ne yaptınız?” diye sordu. Durumu ona haber verdiler. Bunun üzerine: “Abdurrahman!” diye bana seslendi. Cevap vermedim. Sonra tekrar: “Abdurrahman!” diye bağırdı. Ben yine ses vermedim. Bu defa: “Behey anlayışsız adam! Sesimi duyuyorsan Allah aşkına gel!” dedi. Ben de yanına gelip: “Misafirlerine sor.” dedim. Misafirler de: “Doğru söylüyor, bize yemek getirdi.” dediler. Bunun üzerine Ebu Bekir: “Demek beni beklediniz. Vallahi ben de bu gece bu yemeği yemeyeceğim.” dedi. Onlar da: “Allah'a yemin ederiz ki sen yemedikçe biz de yemeyiz.” dediler. Ebu Bekir: “Yazıklar olsun size! Size ikram ettiğimiz yemeği niçin kabul etmiyorsunuz? Yemeğini getir.” dedi. Yemek getirildi. Ebu Bekir elini uzatıp: “Bismillah. İlk yaptığım şey şeytandandı.” dedi; kendisi de misafirler de yediler.

Riyazus-Salihin 1504

وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قالَ رَسُولُ الله ﷺ: لَقَدْ كَانَ فِيمَا قَبْلَكُم مِنَ الأُمَمِ نَاسٌ مُحَدَّثونَ، فَإن يَكُ في أُمَّتي أَحَدٌ، فإنَّهُ عُمَرُ.

Ebu Hureyre'den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine Allah tarafından ilham edilen kimseler vardı. Şayet ümmetimin içinde de onlardan biri varsa hiç şüphesiz o, Ömer ibni Hattab'dır.”

Riyazus-Salihin 1505

وَعَنْ جَابِرِ بنِ سَمُرَةَ، رضي الله عنهما، قَالَ: شَكَا أَهْلُ الكُوفَةِ سَعْداً، يَعْني: ابْنَ أبي وَقَّاصٍ، رضي الله عنه، إلى عُمَرَ بْنِ الخَطَّابِ، رضي الله عنه، فَعَزَلَهُ وَاسْتَعْمَلَ عَلَيْهِمْ عَمَّاراً، فَشَكَوْا حَتَّى ذَكَرُوا أنهُ لا يُحْسِنُ يُصَلِّي، فَأَرْسَلَ إلَيْهِ، فَقَال: يَا أَبَا إسْحَاقَ، إنَّ هؤُلاءِ يَزْعُمُونَ أَنَّكَ لا تُحْسِنُ تُصَلِّي، فَقَالَ: أَمَّا أنا، والله فَإنِّي كُنْتُ أصلِّي بِهِمْ صَلاَةَ رَسُولِ الله ﷺ لا أَخْرِمُ عَنْهَا، أُصلِّي صَلاةَ العِشَاءِ فَأَرْكُدُ في الأُولَيَيْنِ، وَأخُفُّ في الأُخْرَيَيْنِ، قَالَ: ذلِكَ الظَنُّ بك يَا أَبَا إسْحَاقَ، وَأَرْسَلَ مَعَهُ رَجُلاً، أَوْ رِجَالاً، إلى الكُوفَةِ يَسْأَلُ عَنْهُ أَهْلَ الكُوفَةِ، فَلَمْ يَدَعْ مَسْجِداً إلاَّ سَأَلَ عَنْهُ، وَيُثْنُونَ مَعْرُوفاً، حَتَّى دَخَلَ مَسْجِداً لِبَني عَبْسٍ، فَقَامَ رَجُلٌ مِنْهُمْ، يُقَالُ لَهُ: أُسَامَةُ بْنُ قَتَادَةَ، يُكَنَّى أَبَا سَعْدَةَ، فَقَالَ: أَمَا إذْ نَشَدْتَنَا فَإنَّ سَعْداً كَانَ لاَ يَسِيرُ بِالسَّرِيَّةِ، وَلا يَقْسِمُ بِالسَّوِيَّةِ، وَلا يَعْدِلُ في القَضِيَّةِ، قَالَ سَعْدٌ: أَمَا والله لأَدْعُوَنَّ بِثَلاثٍ: اللَهُمَّ إنْ كَانَ عَبْدُكَ هذَا كَاذِباً، قَامَ رِيَاءً، وَسُمْعَةً، فَأَطِلْ عُمُرهُ، وَأَطِلْ فَقْرَهُ، وَعَرِّضْهُ لِلفِتَنِ. وَكانَ بَعْدَ ذلِكَ إذا سُئِلَ يَقولُ: شَيْخٌ كَبِيرٌ مَفْتُونٌ، أصَابَتْني دَعْوَةُ سَعْدٍ. قَالَ عَبْدُ المَلِكِ بْنُ عُمَيْر الرَّاوِي عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ: فَأَنَا رَأَيْتُهُ بَعْدُ قَدْ سَقَطَ حَاجِبَاهُ عَلى عَيْنَيْهِ مِنَ الكِبَرِ، وَإنَّهُ لَيَتَعَرَّضُ للجَوَارِي في الطُرُقِ فَيَغْمِزهُنَّ.

Cabir ibni Semüre (Allah onlardan razı olsun) demiştir ki: Kûfeliler, Halife Ömer'e Sa'd ibni Ebu Vakkas'ı şikâyet ettiler. Ömer de Sa'd'ı valilikten azledip Ammar ibni Yasir'i Kûfe'ye vali tayin etti. Kûfeliler Sa'd hakkındaki şikâyetlerini, onun namaz kıldırmasını bile bilmediğini söyleyecek kadar ileri götürdüler. Ömer, Sa'd'a haber gönderip: “Ey Ebu İshak! Bu adamlar senin namaz kıldırmayı bile bilmediğini iddia ediyorlar.” dedi. Bunun üzerine Sa'd ibni Ebu Vakkas: “Allah'a yemin ederim ki ben onlara Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazı gibi namaz kıldırdım ve ondan hiçbir şeyi eksiltmedim. Yatsı namazını kıldırırken ilk iki rekâtı uzun, son iki rekâtı ise kısa tutarım.” dedi. Ömer: “Ey Ebu İshak! Zaten senin hakkındaki kanaatimiz de budur.” dedikten sonra meseleyi araştırmak üzere onunla birlikte bir veya birkaç kişiyi Kûfe'ye gönderdi. Görevli kişi, Kûfelilerden Sa'd'ın durumunu soruşturdu. Sa'd hakkında bilgi sormadığı hiçbir mescit bırakmadı. İnsanlar Sa'd hakkında övgü dolu sözler söylediler. Sonunda Benî Abs Mescidi'ne girdi. Onlardan Ebu Sa'de künyesiyle anılan Üsame ibni Katade adlı bir adam ayağa kalkıp: “Madem bize Allah adına sordun, söyleyelim: Sa'd askerî birliklerle birlikte sefere çıkmaz, mal taksiminde eşitlik gözetmez ve hüküm verirken adaletli davranmaz.” dedi. Bunun üzerine Sa'd şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki ben de senin hakkında üç dua edeceğim: Allah'ım! Senin bu kulun yalancıysa, gösteriş ve şöhret için ayağa kalktıysa onun ömrünü uzat, fakirliğini artır ve onu fitnelere uğrat.” Sonraları o adama hâli sorulduğunda: “Fitneye uğramış yaşlı bir ihtiyarım. Sa'd'ın bedduasına uğradım.” diye cevap verirdi. Hadisi Cabir'den rivayet eden Abdülmelik ibni Umeyr der ki: “Daha sonraları o ihtiyarı ben de gördüm. Yaşlılıktan dolayı kaşları gözlerinin üzerine sarkmıştı. Yollarda karşılaştığı cariyelere sataşır ve onları çimdiklerdi.”

Riyazus-Salihin 1506

وَعَنْ عُرْوَةَ بنِ الزُّبَيْرِ أَنَّ سَعِيدَ بْنَ زَيْدِ بْنِ عَمْرِو بنِ نُفَيْلٍ، رضي الله عنه، خَاصَمَتْهُ أَرْوَى بِنْتُ أَوْسٍ إلى مَرْوَانَ بْنِ الحَكَمِ، وَادَّعَتْ أَنَّهُ أَخَذَ شَيْئاً مِنْ أَرْضِهَا، فَقَالَ سَعِيدٌ: أَنا كُنْتُ آخُذُ مِنْ أَرْضهَا شَيْئاً بَعْدَ الَّذي سَمِعْتُ مِنْ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم!؟ قَالَ: مَاذا سَمِعْتَ مِنْ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم؟ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: مَنْ أَخَذَ شِبْراً مِنَ الأَرْضِ ظُلْماً، طوَّقَهُ إلى سَبْعِ أَرَضِينَ. فَقالَ لَهُ مَرْوانُ: لا أَسْأَلُكَ بيِّنَةً بَعْدَ هذَا، فَقَالَ سَعِيدٌ: اللَّهُمَّ إنْ كانَتْ كَاذِبةً، فَأَعْمِ بَصَرَهَا، وَاقْتُلْهَا في أَرْضِهَا، قَالَ: فَمَا مَاتَتْ حَتَّى ذَهَبَ بَصَرُها، وَبَيْنَمَا هِيَ تَمْشِي في أَرْضِهَا إذْ وَقَعَتْ في حُفْرَةٍ فَمَاتَتْ. وفي روايةٍ لمسلمٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ زَيْدِ بْنِ عَبْدِ الله بْنِ عُمَرَ بمَعْنَاهُ، وأَنّهُ رَآهَا عَمْيَاءَ تَلْتَمِسُ الجُدُرَ تَقُولُ: أَصَابَتْني دَعْوَةُ سَعِيدٍ، وَأنّهَا مَرَّتْ عَلى بِئْرٍ في الدَّارِ التي خاصَمَتْهُ فِيها، فَوَقَعَتْ فِيهَا، فَكَانَتْ قَبْرَها.

Urve ibni'z-Zübeyr'den rivayet edildiğine göre Erva binti Evs, kendi arazisinden bir parçayı gasbettiği iddiasıyla Said ibni Zeyd ibni Amr ibni Nüfeyl'i (Allah ondan razı olsun) Medine valisi Mervan ibni'l-Hakem'e şikâyet etti. Bu şikâyet üzerine Said, "Ben bu konuda Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediklerini dinledikten sonra onun hakkını üzerime geçirir miyim hiç?" dedi. Mervan: "Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) ne duydun?" diye sorunca o da: "Ben Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem), 'Kim haksız olarak başka birinin toprağından bir karış yeri zulümle alırsa o yerin yedi katı o kişinin boynuna halka gibi geçirilir' buyurduğunu işittim." dedi. Bunun üzerine Mervan Said'e, "Artık senden bundan başka bir delil istemiyorum" dedi. İş bu noktaya gelince Said: "Allahım! Eğer bu kadın yalancı ise onun gözünü kör et ve kendisini de o arazisinde öldür" diye beddua etti. Hadisi rivayet eden Urve şöyle diyor: "O kadın ölmeden önce kör oldu ve bir gün dava konusu arazide yürürken bir çukura düşüp öldü." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk, 2; Müslim, Müsâkât, 139) Müslim'in Muhammed bin Zeyd bin Abdullah bin Ömer'den aynı anlamda naklettiği bir rivayette, onun bu kadını kör olmuş bir hâlde duvarları yoklayarak yürürken, "Said'in bedduası bana isabet etti" derken gördüğü; kadının, Said'le çekiştiği evdeki kuyunun yanından geçerken içine düşüp öldüğü ve kuyunun ona mezar olduğu belirtilir.

Riyazus-Salihin 1507

وَعَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ الله رضي الله عنهما قَالَ: لما حَضَرَتْ أُحُدٌ دَعاني أبي مِنَ اللَّيْلِ فَقَالَ: مَا أُرَانِي إلاَّ مَقْتُولاً في أَوَّلِ مَنْ يقْتَلُ مِنْ أَصحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، وإنِّي لا أتْرُكُ بَعْدِي أَعَزَّ عَلَيَّ مِنْكَ غَيْرَ نَفْسِ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم، وَإنَّ عَلَيَّ دَيْناً فَاقْضِ، وَاسْتَوصِ بِأَخَوَاتِكَ خَيْراً. فَأَصْبَحْنَا، فَكَانَ أَوَّلَ قَتِيلٍ، وَدَفَنْتُ مَعَهُ آخَرَ في قَبْرِهِ، ثُمَّ لَمْ تَطِبْ نَفْسي أَنْ أَتْرُكَهُ مَعَ آخَرَ، فَاسْتَخْرَجْتُهُ بَعْدَ سِتَّةِ أَشْهُرٍ، فَإذَا هُوَ كَيَوْمَ وَضَعْتُهُ غَيْرَ أُذنِهِ، فَجَعَلْتُهُ في قَبْرٍ عَلى حِدَةٍ.

Cabir ibni Abdullah (Allah onlardan razı olsun) şöyle dedi: Uhud Savaşı öncesinde geceleyin babam beni çağırdı ve "Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından şehit düşeceklerin ilki olacağımı zannediyorum. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hariç, geride bırakacağım en değerli kimse sensin. Borçlarım var, onları öde. Kız kardeşlerine daima iyi davran" dedi. Sabahleyin babam ilk şehit düşen kimse oldu. Başka bir şehit ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu başka bir şehitle aynı kabirde bırakmayı içime sindiremedim. Altı ay sonra onu mezarından çıkardım; kulağı hariç, kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi. Onu yalnız başına bir kabre koydum. (Buhârî, Cenâiz, 78)

Riyazus-Salihin 1508

وَعَنْ أَنسٍ رضي الله عنه: أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم خَرَجَا مِنْ عِنْدِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم في لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ وَمَعَهُمَا مِثْلُ المِصْبَاحَيْنِ بَيْنَ أَيدِيهِمَا، فَلَمَّا افْتَرَقَا، صَارَ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهما وَاحِدٌ حَتى أتى أَهْلهُ. رواه البخاري من طرق، وفي بعضها أن الرجلين أسيد بن حضير، وعباد بن بشر رضي الله عنهما.

Enes (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından iki kişi, karanlık bir gecede Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanından çıktılar. Önlerinde meşale gibi iki ışık meydana geldi. Birbirlerinden ayrılınca ışıklardan biri birinin, diğeri ötekinin önünde evine varıncaya kadar yolunu aydınlattı. (Buhârî, Salât, 79) Başka bir rivayette bu iki sahabenin Useyd bin Hudayr ile Abbad bin Bişr (Allah onlardan razı olsun) olduğu belirtilmiştir.

Riyazus-Salihin 1509

وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ، رضي الله عنه، قَالَ: بَعَثَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم عَشَرَةَ رَهْطٍ عَيْناً سَرِيَّةً، وَأَمَّرَ عَلَيْهِمْ عَاصِمَ بنَ ثابتٍ الأنصَاريَّ، رضي الله عنه، فَانْطَلَقُوا حَتَّى إذا كانُوا بِالهَدْأَةِ، بَيْنَ عُسْفانَ وَمَكَّةَ، ذُكِرُوا لِحَيٍّ مِنْ هُذَيْلٍ يُقالُ لهُمْ: بَنُو لِحْيانَ، فَنَفَرُوا لهمْ بِقَرِيبٍ مِنْ مِائَةِ رَجُلٍ رَامٍ، فاقْتَصُّوا آثَارَهُمْ، فَلَمَّا أَحَسَّ بِهِمْ عَاصِمٌ وَأَصْحَابُهُ، لَجَؤُوا إلى مَوْضِعٍ، فَأَحَاطَ بهِمُ القَوْمُ، فَقَالُوا: انْزِلُوا، فَأَعْطُوا بِأَيْدِيكُمْ، ولَكُمُ العَهْدُ وَالمِيثَاقُ أَنْ لا نَقْتُلَ مِنكُمْ أَحَداً، فَقالَ عَاصِمُ بنُ ثابِتٍ: أيُّها القَوْمُ، أَمَّا أنَا فَلا أَنْزِلُ عَلى ذِمَّةِ كَافِرٍ، اللَّهُمَّ أَخْبِرْ عَنَّا نَبِيَّكَ صلى الله عليه وسلم، فَرَمَوْهُمْ بِالنَّبْلِ فَقَتَلُوا عَاصِماً، وَنَزَلَ إلَيْهِمْ ثَلاثَةُ نَفَرٍ عَلَى العَهدِ والمِيثَاقِ، مِنْهُمْ خُبَيْبٌ، وَزَيْدُ بْنُ الدَّثِنَةِ، وَرَجُلٌ آخَرُ. فَلَمَّا اسْتَمْكَنُوا مِنْهُمْ أَطْلَقُوا أَوْتَارَ قِسِيِّهمْ، فَرَبَطُوهُمْ بِهَا. قَالَ الرَّجُلُ الثَّالِثُ: هَذَا أَوَّلُ الغَدْرِ، واللهِ لا أَصْحَبُكُمْ، إنَّ لي بِهؤُلاءِ أُسْوَةً، يريدُ القَتْلى، فَجَرُّوهُ وَعَالَجُوهُ، فَأَبَى أنْ يَصْحَبَهُمْ، فَقَتَلُوهُ، وَانْطَلَقُوا بِخُبَيْبٍ، وَزَيْدِ بنِ الدَّثِنَةِ، حَتَّى بَاعُوهُما بِمَكَّةَ بَعْدَ وَقْعَةِ بَدْرٍ، فَابْتَاعَ بَنُو الحَارِثِ بنِ عَامِرِ بنِ نَوْفَلِ بْنِ عَبْدِ مَنَافٍ خُبَيْباً، وكانَ خُبَيْبٌ هُوَ قَتَلَ الحَارِثَ يَوْمَ بَدْرٍ، فَلَبِثَ خُبَيْبٌ عِنْدَهُمْ أَسِيراً حَتَّى أَجْمَعُوا عَلى قَتْلِهِ، فَاسْتَعَارَ مِنْ بَعْضِ بَنَاتِ الحَارِثِ مُوسَى يَسْتَحِدُّ بِهَا فَأَعَارَتْهُ، فَدَرَجَ بُنَيٌّ لَهَا وَهِيَ غَافِلَةٌ حَتَّى أَتَاهُ، فَوَجَدَتْهُ مُجْلِسَهُ عَلى فَخِذِهِ وَالمُوسَى بِيَدِهِ، فَفَزِعَتْ فَزْعَةً عَرَفَهَا خُبَيْبٌ. فَقَالَ: أَتَخْشَيْنَ أنْ أَقْتُلَهُ؟ ما كُنْتُ لِأَفْعَلَ ذلكَ! قَالَتْ: واللهِ ما رَأَيْتُ أَسِيراً خَيْراً مِنْ خُبَيْبٍ، فَوَاللهِ لَقَدْ وَجَدْتُهُ يَوْماً يَأْكُلُ قِطْفاً مِنْ عِنَبٍ في يَدِهِ، وَإنَّهُ لَمُوثَقٌ بِالحَدِيدِ، وَما بِمَكَّةَ مِنْ ثَمَرَةٍ، وَكَانَتْ تَقُولُ: إنَّهُ لَرِزْقٌ رَزَقَهُ اللهُ خُبَيْباً، فَلَمَّا خَرَجُوا بِهِ مِنَ الحَرَمِ لِيَقْتُلُوهُ في الحِلِّ، قالَ لَهُمْ خُبَيْبٌ: دَعُوني أُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ، فَتَرَكُوهُ، فَرَكَعَ رَكْعَتَيْنِ، فَقَالَ: واللهِ لَوْلا أَنْ تَحْسَبُوا أَنَّ ما بي جَزَعٌ لَزِدْتُ. اللَّهُمَّ أَحْصِهِمْ عَدَداً، وَاقْتُلْهُمْ بَدَداً، وَلا تُبْقِ مِنْهُمْ أَحَداً. وقالَ: فَلَسْتُ أُبَالِي حِينَ أُقْتَلُ مُسْلِماً عَلى أَيِّ جَنْبٍ كَانَ للهِ مَصْرَعِي وَذَلِكَ في ذَاتِ الإِلَهِ وَإنْ يَشَأْ يُبَارِكْ عَلى أَوْصَالِ شِلْوٍ مُمَزَّعِ وَكَانَ خُبَيْبٌ هُوَ سَنَّ لِكُلِّ مُسْلِمٍ قُتِلَ صَبْراً الصَّلاةَ، وَأَخْبَرَ، يعني النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم، أَصْحَابَهُ يَوْمَ أُصِيبُوا خَبَرَهُمْ، وَبَعَثَ نَاسٌ مِنْ قُرَيْشٍ إلى عَاصِمِ بْنِ ثَابِتٍ حِينَ حُدِّثُوا أَنَّهُ قُتِلَ أَنْ يُؤْتَوْا بِشَيْءٍ مِنْهُ يُعْرَفُ، وَكَانَ قَتَلَ رَجُلاً مِنْ عُظَمَائِهِمْ، فَبَعَثَ اللهُ لِعَاصِمٍ مِثْلَ الظُّلَّةِ مِنَ الدَّبْرِ فَحَمَتْهُ مِنْ رُسُلِهِمْ، فَلَمْ يَقْدِرُوا أَنْ يَقْطَعُوا مِنْهُ شَيْئاً.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Uhud Savaşı'ndan sonra Adal ve Kare kabileleri Peygamberimize adamlar gönderip İslam'ı kabul ettiklerini ve İslam mürşitlerine ihtiyaçları bulunduğunu bildirmeleri üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara on kişi gönderip başlarına da Asım ibni Sabit'i komutan tayin etti. Bunlar Usfan ile Mekke arasında bulunan Hudat denilen yere ulaştıklarında, bunların hareketi müşrikler tarafından Huzeyl kabilesinin bir kolu olan Lihyan oğulları kabilesine haber verilmişti. Lihyan oğulları yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları takibe aldılar. Asım ve on arkadaşı takibe alındıklarını fark edince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere sığındılar ama düşmanlar onları çepeçevre kuşatmışlardı ve: "İnin aşağı, elinizdeki silahları bırakıp teslim olun, hiçbirinizi öldürmeyeceğiz, söz veriyoruz" dediler. Bunun üzerine Asım: "Arkadaşlar, ben bir kâfirin sözüne güvenerek aşağı inmem" dedi. "Allah'ım, durumumuzu Peygambere bildir" diye dua etti. Bunun üzerine düşmanlar Asım'ı ve beraberindeki altı kişiyi oklarıyla şehit ettiler. Bunlardan Hubeyb, Zeyd ibni Desine ve Abdullah ibni Tarık verilen söze güvenerek teslim oldular. Müşrikler de bu üç kişiyi ellerine geçirince yay telleriyle ellerini bağlamaya kalkışınca Abdullah ibni Tarık, "Bu bize yapılan ilk kalleşliktir, size asla teslim olmayacağım. Bu şehitler buna güzel örnektir" diye direndi. Onu zorla sürükleyip götürmek istedilerse de şiddetle karşı koyduğu için onu da şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd ibni Desine'yi götürüp Bedir Savaşı'ndan sonra Mekke'de sattılar. Bedir Savaşı'nda Hubeyb tarafından babası öldürülmüş olan Haris ibni Amir ibni Nevfel ibni Abdimenaf'ın oğulları Hubeyb'i satın aldılar. Kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı. Bu esirlik günlerinde Hubeyb kasık tıraşı olmak için Haris'in kızlarından birinden emanet bir ustura istedi. O da verdi. Bir ara annesinin gafletinden yararlanan küçük çocuk, Hubeyb'in yanına sokuldu. Hubeyb'in elinde ustura olduğu hâlde çocuğu dizine oturttuğunu görünce, kadın son derece telaşlanıp korkmuştu. Kadının telaş ve korkusunu sezen Hubeyb ona: "Çocuğunu öldüreceğimden mi endişeleniyorsun? Korkma, ben bunu yapmam" dedi. Kadın şöyle anlatıyor: "Allah'a andolsun ki hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir görmedim. Vallahi ben onu zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiçbir meyvenin bulunmadığı bir zamanda bir salkım üzüm yerken gördüm. Bu, Allah tarafından Hubeyb'e verilen bir rızıktı." Haris'in oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına, Hıll denilen Ten'im'e çıkardıklarında Hubeyb onlara, "Müsaade edin de iki rekât namaz kılayım" dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rekât namaz kıldı ve sonra, "Allah'a yemin ederim ki ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem bu namazı daha da uzatırdım" dedi ve: "Allah'ım! Bunların hepsini say, her birini tek tek perişan et. Canlarını al, hiçbirini sağ bırakma" diye dua edip şu beyitleri okudu: Müslüman olarak öldürüldükten sonra Nasıl ölürsem öleyim asla dert etmem. Bu ölüm O'nun zâtının rızası yolundadır, dilerse O, Parçalanmış vücudumun uzuvları üzerine bereket verir. Böylece Hubeyb, idam edilecek her Müslüman için iki rekât namaz kılma âdetini ilk başlatan kimse oldu. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), düşman tarafından kuşatıldıkları an bu on kişinin başına gelenleri vahy-i ilahî ile ashabına haber vermişti. Asım ibni Sabit'in şehit olduğunu haber alan Kureyş'in ileri gelenleri, Bedir Savaşı'nda kendilerinden Ukbe ibni Ebi Muayt'ı öldürmüş olması hasebiyle, vücudundan onu tanıtıcı bir parça kesip getirsinler diye adam göndermişlerdi. Bunun üzerine Allah, Asım'ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arılar gönderilen adamları cesede yaklaştırmadılar. Bu yüzden cesetten bir parça kesemediler. (Buhari, Cihad, 170)

Riyazus-Salihin 1510

وعَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ: مَا سَمِعْتُ عُمَرَ رضي الله عنه يَقُولُ لِشَيْءٍ قَطُّ: إنِّي لَأَظُنُّهُ كَذَا، إِلَّا كَانَ كَمَا يَظُنُّ.

İbni Ömer (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Babam Ömer (Allah ondan razı olsun) bir şey hakkında "Ben şöyle düşünüyorum" dedi mi, o şey gerçekten onun düşündüğü gibi gerçekleşirdi. (Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 34)

Riyazus-Salihin 1511