HADİS KÜTÜPHANESİ

Riyazus Salihin

368 bölümTürkçe tercüme ve Arapça metin
BÖLÜM

BELLİ BİR KONUYU KAPSAMAYIP HOŞ CAZİP VE İLGİNÇ HADİSLER

61 hadis

عن النواس بن سمعان رضي الله عنه قال: ذكر رسول الله صلى الله عليه وسلم الدجال ذات غداة، فخفض فيه، ورفع حتى ظنناه في طائفة النخل. فلما رحنا إليه، عرف ذلك فينا، فقال: "ما شأنكم؟” قلنا: يا رسول الله ذكرت الدجال الغداة، فخفضت فيه حتى ظنناه في طائفة النخل فقال: "غير الدجال أخوفنى عليكم؛ إن يخرج وأنا فيكم، فأنا حجيجه دونكم؛ وإن يخرج ولست فيكم، فامرؤ حجيج نفسه، والله خليفتي على كل مسلم، إنه شاب قطط، عينه طافية، كأني أشبهه بعبد العزى بن قطن، فمن أدركه منكم فليقرأ عليه فواتح سورة الكهف، إنه خارج خلة بين الشام والعراق، فعاث يمينا وعاث شمالاً، يا عباد الله فاثبتوا” قلنا: يا رسول الله وما لبثه في الأرض؟ قال: "أربعون يوماً: يوم كسنة، ويوم كشهر، ويوم كجمعة، وسائر أيامه كأيامكم" قلنا : يا رسول الله ، فذلك اليوم الذي كسنة أتكفينا فيه صلاة يوم؟ قال: لا، اقدروا له قدره” فقلنا: يا رسول الله وما إسراعه في الأرض؟ قال: "كالغيث استدبرته الريح، فيأتي على القوم، فيدعوهم، فيؤمنون به، ويستجيبون له فيأمر السماء فتمطر، والأرض فتنبت، فتروح عليهم سارحتهم، أطول ما كانت ذرى، وأسبغه ضروعاً، وأمده خواصر، ثم يأتي القوم فيدعوهم، فيردون عليه قوله، فيصرف عنهم، فيصبحون ممحلين ليس بأيديهم شيء من أموالهم، ويمر بالخربة فيقول لها: أخرجي كنوزك، فتتبعه كنوزها كيعاسيب النحل، ثم يدعو رجلاً ممتلئاً شبابا فيضربه بالسيف، فيقطعه جزلتين رمية الغرض، ثم يدعوه، فيقبل، ويتهلل وجهه يضحك، فبينما هو كذلك إذ بعث الله تعالى المسيح ابن مريم،صلى الله عليه وسلم ، فينزل عند المنارة البيضاء شرقي دمشق بين مهرودتين، واضعاً كفيه على أجنحة ملكين، إذا طأطأ رأسه، قطر، وإذا رفعه تحدر منه جمان كاللؤلؤ، فلا يحل لكافر يجد نفسه إلا مات، ونفسه ينتهي إلى حيث ينتهي طرفه، فيطلبه حتى يدركه بباب لد فيقتله، ثم يأتي عيسى ، صلى الله عليه وسلم ، قوم قد عصمهم الله منه، فيمسح عن وجوههم، ويحدثهم بدرجاتهم في الجنة، فبينما هو كذلك إذ أوحى الله تعالى إلى عيسى صلى الله عليه وسلم إني قد أخرجت عباداً لي لا يدان لأحد بقتالهم، فحرز عبادي إلى الطور، ويبعث الله يأجوج ومأجوج وهم من كل حدب ينسلون، فيمر أوائلهم على بحيرة طبرية فيشربون ما فيها، ويمر آخرهم فيقول: لقد كان بهذه مرة ماء، ويحصر نبي الله عيسى، صلى الله عليه وسلم ، وأصحابه حتى يكون رأس الثور لأحدهم خيراً من مائة دينار لأحدكم اليوم، فيرغب نبي الله عيسى، صلى الله عليه وسلم وأصحابه، رضي الله عنهم، إلى الله تعالى، فيرسل الله تعالى عليهم النغف في رقابهم، فيصبحون فرسى كموت نفس واحدة ثم يهبط نبي الله عيسى، صلى الله عليه وسلم ، وأصحابه رضي الله عنهم، إلى الله تعالى، فيرسل الله تعالى عليهم النغف في رقابهم فيصبحون فرسى كموت نفس واحدة ثم يهبط نبي الله عيسى، صلى الله عليه وسلم ، وأصحابه رضي الله عنهم، إلى الأرض، فلا يجدون في الأرض موضع شبر إلا ملأه زهمهم ونتنهم، فيرغب، نبي الله عيسىصلى الله عليه وسلم ، وأصحابه رضي الله عنهم إلى الله تعالى، فيرسل الله تعالى طيراً كأعناق البخت، فتحملهم، فتطرحهم حيث شاء الله، ثم يرسل الله عز وجل مطراً لا يكن منه بيت مدر ولا وبر، فيغسل الأرض حتى يتركها كالزلقة، ثم يقال للأرض: أنبتي ثمرتك، وردي بركتك، فيومئذ تأكل العصابة من الرمانة، ويستظلون بقحفها، ويبارك في الرسل حتى إن اللقحة من الإبل لتكفي الفئام من الناس، واللقحة من البقر لتكفي القبيلة من الناس، واللقحة من الغنم لتكفي الفخذ من الناس، فبينما هم كذلك إذ بعث الله تعالى ريحاً طيبة، فتأخذهم تحت آباطهم، فتقبض روح كل مؤمن وكل مسلم؛ ويبقى شرار الناس يتهارجون فيها تهارج الحمر فعليهم تقوم الساعة" ((رواه مسلم)). قوله: «خلة بين الشام والعراق» : أي طريقا بينهما. وقوله: «عاث» بالعين المهملة والثاء المثلثة، والعيث: أشد الفساد. «والذرى» : بضم الذال المعجمة وهو أعالي الأسنمة وهو جمع ذروة بضم الذال وكسرها « واليعاسيب» : ذكور النحل. «وجزلتين» : أي قطعتين، «والغرض» : الهدف الذي يرمى إليه بالنشاب، أي: يرميه رمية كرمية النشاب إلى الهدف. «والمهرودة» بالدال المهملة والمعجمة، وهي: الثوب المصبوغ. قوله: «لا يدان» : أي لا طاقة. «والنغف» : دود. «وفرسى» : جمع فريس، وهو القتيل. و «الزلقة» : بفتح الزاي واللام وبالقاف، ... وروي: الزلفة بضم الزاي وإسكان اللام وبالفاء وهي المرآة. ... «والعصابة» : الجماعة. «والرسل» بكسر الراء: اللبن. «واللقحة» : اللبون. «والفئام» بكسر الفاء وبعدها همزة ممدودة: الجماعة. ... «والفخذ» من الناس: دون القبيلة.

Nevvâs b. Sem‘ân (Allah ondan razı olsun) şöyle anlatıyor: Bir sabah Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Deccal'ı andı da onun hakkında alçaltma yükseltme yaptı, hattâ onu hurma bahçeliğinde zannettik. Akşamleyin yanına vardığımızda bizdeki bu zannı anladı. Ve: «Hâliniz nedir?» diye sordu. Biz: — Yâ Resûlallah! Sabahleyin Deccal'i andın, onun hakkında öyle alçaltma yükseltme yaptın ki kendisini hurma bahçesinde zannettik, dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdular: «Deccal'dan başkası sizin namınıza beni daha çok korkutur. Eğer ben sizin aranızda iken çıkarsa, sizin namınıza ona ben galebe çalarım. Ben aranızda yokken çıkarsa, herkes kendi nefsinin galibi olur. Allah her Müslüman hakkında benim halifemdir. Bu adam kıvırcık saçlı bir gençtir. Gözü fırlamıştır. Ben onu Abdü'l-Uzzâ b. Katan'a benzetir gibiyim. Sizden ona kim yetişirse, üzerine Kehf suresinin ilk âyetlerini okuyuversin. O, Şam'la Irak arasında bir semtten çıkacak ve sağa sola fesat saçacaktır. Ey Allah'ın kulları, sebat edin!» Biz: — Yâ Resûlallah! Yeryüzünde o ne kadar kalacaktır? dedik. «Kırk gün kalacak. Bir gün bir sene gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir hafta gibi; sair günleri de sizin günleriniz gibi olacaktır.» buyurdular. — Yâ Resûlallah! Bu bir sene gibi olacak günde, bir günün namazı bize kâfi gelecek mi? dedik. «Hayır! Onun için günün miktarını takdir edin!» buyurdu. — Yâ Resûlallah! Onun yeryüzündeki sürati ne olacak? dedik. «Arkasından rüzgâr esen yağmur gibidir. Bir kavmin üzerine gelerek onları davet edecek. Onlar da kendisine iman edecek ve icabette bulunacaklardır. Gökyüzüne emredecek, o yağmur yağdıracak. Yere emredecek, o da nebat bitirecektir. Akşamleyin deve sürüleri o kavmin yanlarına alabildiğine uzun hörgüçlü ve bol sütlü, böğürleri dolu olarak döneceklerdir. Sonra bir kavme gelerek onları da davet edecek, fakat onun sözünü reddedecekler, o da kendilerinden savuşup gidecektir. Bunlar kıtlık içinde sabahlayacaklar, ellerinde mallarından bir şey kalmayacaktır. Bu adam bir harâbezâre uğrayarak ona: Definelerini çıkar, diyecek. Harabenin defineleri arı kovanları gibi hemen arkasına düşeceklerdir. Sonra genç, babayiğit bir adam çağıracak ve onu kılıçla vurarak ikiye bölecek, her parçayı bir ok atımı yere fırlatacaktır. Sonra bu adamı çağıracak. Adam ona gülerek, yüzü parlar bir hâlde gelecektir. O bu hâlde iken aniden Allah, Mesih b. Meryem'i gönderecektir. Mesih, Dimeşk'in doğusundaki Ak Minare'ye iki boyalı elbise içinde, elini iki meleğin kanatları üzerine koymuş olarak inecek. Başını eğdiği zaman su damlayacak, kaldırdığı zaman ondan inci gibi gümüş taneleri yuvarlanacaktır. Onun nefesinin kokusunu duyan her kâfir mutlaka ölecektir. Nefesi de gözünün gördüğü yere varacaktır. Mesih bu adamı arayacak, nihayet ona Lüd kapısında yetişerek öldürecektir. Sonra Meryem oğlu İsa'ya bu adamın şerrinden kendilerini Allah'ın koruduğu bir kavim gelecek. İsa onların yüzlerini silecek, onlarla cennetteki derecelerine göre konuşacaktır. O bu hâlde iken Allah İsa'ya: Ben öyle birtakım kullarımı çıkardım ki onları öldürmeye hiçbir kimsenin eli varmaz. İmdi sen benim kullarımı Tûr'a götürerek koru, diye vahiy indirecek ve Allah Ye'cûc ve Me'cûc'u gönderecektir. Bunlar her tepeden süratle sızacaklardır. Bu suretle öncüleri Taberiye Gölü'ne uğrayacak ve içindeki suyu içecekler. Son gelenleri oraya uğrayacak ve: Bu gölde bir zamanlar hakikaten su vardı, diyeceklerdir. Nebiyyullah İsa ile arkadaşları muhasara edilecek; hattâ onlardan birine bir öküz başı, sizden birinize bugün yüz altından daha makbul olacaktır. Bunun üzerine Nebiyyullah İsa ile arkadaşları Allah'a niyaz edecekler. Allah da Ye'cûc ve Me'cûc'un üzerine, boyunlarına isabet edecek deve kurdu gönderecektir. Böylece bir kişinin ölmesi gibi helak olarak sabahlayacaklardır. Sonra Nebiyyullah İsa ile arkadaşları Tûr'dan yeryüzüne inecekler. Yeryüzünde onların leş ve pislikleri ile dolmadık bir karış yer bulamayacaklardır. Nebiyyullah İsa ile arkadaşları yine Allah'a niyaz edecekler. Allah da Horasan develerinin boyunları gibi kuşlar gönderecek, bu kuşlar onların cesetlerini yüklenerek Allah'ın dilediği yere atacaklardır. Sonra Allah öyle bir yağmur gönderecek ki ona ne kerpiç ev ne de çadır mâni olabilecektir. Bu yağmur yeryüzünü yıkayacak, onu ayna gibi yapacaktır. Sonra yere: Mahsulünü bitir, bereketini tekrar getir, denilecektir. İşte o gün cemaat nar yiyecekler ve onun kabuğu altında gölgeleneceklerdir. Süte bereket verilecek; hattâ yeni doğurmuş bir deve sürülerce insanlara yetecek, yeni doğurmuş bir sığır insanlardan bir kabileye yetecek, yeni doğurmuş bir koyun akrabadan bir oymağa kâfi gelecektir. Onlar bu hâlde iken Allah güzel bir rüzgâr gönderecek, bu rüzgâr onları koltuklarının altlarından yakalayacak, her müminin ve her Müslümanın ruhunu kabzedecek, insanların kötüleri kalarak yeryüzünde eşekler gibi alenen çiftleşeceklerdir. İşte kıyamet bunların üzerine kopacaktır.» Metindeki bazı kelimelerin açıklaması şöyledir: “Halle”, Şam ile Irak arasındaki yol; “âse”, büyük bozgunculuk; “zürâ”, hayvanların hörgüçlerinin üst kısımları; “yeâsîb”, erkek arılar; “cezleteyn”, iki parça; “garad”, ok atılan hedef; “mehrûde”, boyalı elbise; “lâ yedân”, güç yetirememek; “nağaf”, kurtçuklar; “fersâ”, öldürülmüş kimseler; “zelaka”, kaygan ve parlak yüzey; “isâbe”, topluluk; “risl”, süt; “lakha”, süt veren hayvan; “fiâm”, kalabalık topluluk; “fahiz”, kabileden küçük topluluk demektir.

Riyazus-Salihin 1810

وعن ربعي بن حراش قال: انطلقت مع أبي مسعود الأنصاري إلى حذيفة بن اليمان رضي الله عنهم فقال له أبو مسعود، حدثني ما سمعت من رسول الله صلى الله عليه وسلم ، في الدجال قال: "إن الدجال يخرج ، وإن معه ماء وناراً ، فأما الذي يراه الناس ماء فنار تحرق، وأما الذي يراه الناس نارأً، فماء بارد عذب، فمن أدركه منكم، فليقع في الذي يراه ناراً، فإنه ماء عذب طيب" فقال أبو مسعود: وأنا قد سمعته. ((متفق عليه)).

Rıb‘î b. Hirâş anlatıyor: Ebû Mes‘ûd el-Ensârî ile Huzeyfe b. Yemân’ın yanına gittik. Ebû Mes‘ûd ondan Deccâl hakkında Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) işittiklerini anlatmasını istedi. «Şüphesiz Deccal çıkacaktır. Ve şüphesiz beraberinde su ve ateş olacaktır. Ama insanların su gördüğü şey ateştir, yakar. İnsanların ateş gördüğü şey ise tatlı soğuk sudur. Sizden buna kim erişirse ateş gördüğüne koşsun. Çünkü o güzel tatlı sudur.» Müteakiben Ukbe, Huzeyfe'yi tasdik ederek: Onu ben de işittim, demiştir.

Riyazus-Salihin 1811

وعن عبد الله بن عمرو بن العاص رضي الله عنهما قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : "يخرج الدجال في أمتى فيمكث أربعين لا أدري يوماً أو أربعين شهراً، أو أربعين عاماً، فيبعث الله تعالى عيسى بن مريم. صلى الله عليه وسلم ، فيطلبه فيهلكه، ثم يمكث الناس سبع سنين ليس بين اثنين عداوة، ثم يرسل الله عز وجل،ريحاً باردة من قبل الشام، فلا يبقى على وجه الأرض أحد في قلبه مثقال ذرة من خير أو إيمان إلا قبضته، حتى لو أن أحدكم دخل في كبد جبل، لدخلته عليه حتى تقبضه، فيبقى شرار الناس في خفة الطير، وأحلام السباع لا يعرفون معروفاً ، ولا ينكرون منكراً، فيتمثل لهم الشيطان، فيقول: ألا تستجيبون؟ فيقولون : فما تأمرنا؟ فيأمرهم بعبادة الأوثان، وهم في ذلك دار رزقهم، حسن عيشهم ، ثم ينفخ في الصور، فلا يسمعه أحد إلا أصغى ليتا ورفع ليتا، وأول من يسمعه رجل يلوط حوض إبله فيصعق ويصعق الناس، ثم يرسل الله -أو قال: ينزل الله - مطرا كأنه الطل أو الظل، فتنبت منه أجساد الناس، ثم ينفخ فيه أخرى فإذا هم قيام ينظرون ، ثم يقال: يا أيها الناس هلم إلى ربكم ، وقفوهم إنهم مسؤولون ، ثم يقال: أخرجوا بعث النار فيقال: من كم؟ فيقال: من كل ألف تسعمائة وتسعة وتسعين، فذلك يوم يجعل الولدان شيباً، وذلك يوم يكشف عن ساق" ((رواه مسلم)). «الليت» : صفحة العنق. ومعناه يضع صفحة عنقه ويرفع صفحته الأخرى.

Abdullah b. Amr (Allah onlardan razı olsun), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakleder: “Deccal ümmetimin arasında çıkacak ve kırk kalacaktır. (Kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk sene mi, bilemiyorum.) Derken Allah Meryem oğlu İsa'yı gönderecektir. Deccal'ı arayıp helak edecektir. Sonra insanlar yedi sene duracak; iki kişi arasında düşmanlık olmayacaktır. Sonra Allah Şam tarafından soğuk bir rüzgâr gönderecek ve yeryüzünde kalbinde zerre kadar hayır yahut iman bulunan hiçbir kimse kalmayacak, hepsinin ruhunu kabzedecektir. Hatta biriniz bir dağın içine girmiş olsa, rüzgâr da onun üzerine girerek ruhunu kabzedecektir.» Ben bunu Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Buyurdular ki: «Bunun üzerine insanların kötü takımı kuş hafifliğinde ve yırtıcı hayvanların tabiatında kalacaklar. Ne bir iyilik tanıyacaklar ne de bir kötülüğü men edecekler. Şeytan kendilerine temessül ederek: — İcabet etmiyor musunuz? diyecek. Onlar da: — Bize ne emredersin? cevabını verecekler. O da onlara putlara tapmayı emredecek. Onlar bu hâlde, rızıkları bol, yaşayışları güzel olarak devam ederken sonra sûra üfürülecektir. Bunu işiten herkes boynunun bir tarafını eğip öbür tarafını kaldıracaktır. Onu ilk işiten, develerinin havuzunu sıvayan bir adam olacaktır. O adam hemen ölecek, sair insanlar da öleceklerdir. Sonra Allah, çiğ gibi yahut gölge gibi —şüphe eden Nu'man'dır— bir yağmur gönderecek, yahut yağmur indirecek demiştir. Bundan insanların cesetleri bitecek. Sonra sûra bir daha üfürülecek ve birden kalkıp bakacaklardır. Sonra: Ey insanlar, Rabbinize gelin! Bunları durdurun! Çünkü onlar sorguya çekilecekler, denilecektir. Sonra: Cehennem ordusunu çıkarın, denilecek. Kaç kişiden? diye sorulacak. Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu, denilecektir. İşte çocukları ihtiyarlatacak gün bu ve işte baldırın açılacağı gün budur.» Buradaki “leyt”, boynun yan tarafı demektir; hadiste kişinin bir yanını eğip öbür yanını kaldırması kastedilir.

Riyazus-Salihin 1812

وَعَنْ أنسٍ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: لَيْسَ مِنْ بَلَدٍ إلاَّ سَيَطَؤُهُ الدَّجَّالُ، إلاَّ مَكَّةَ وَالمَدِينَةَ، وَلَيْسَ نَقْبٌ مِنْ أَنْقَابِهَا إلاَّ عَلَيْهِ المَلائِكَةُ صَافِّينَ تَحْرُسُهُمَا، فَيَنْزِلُ بالسَّبَخَةِ، فتَرْجُفُ المَدِينَةُ ثَلاثَ رَجَفَاتٍ، يُخْرِجُ الله مِنْهَا كُلَّ كَافِرٍ وَمُنَافِقٍ.

Enes (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: Mekke ile Medine dışında Deccalin ayak basmadığı bir yer bulunmaz. Bu iki bölgenin bütün yollarında saf tutmuş melekler buraları korur. Deccal kumlu çorak bir araziye iner. Medine üç defa sarsılır. Allah-u Teala oradan her kafir ve münafığı çıkarmış olur. (Müslim, Fiten, 123)

Riyazus-Salihin 1813

وعَنْهُ رضي الله عنه، أَنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم قَالَ: يَتْبَعُ الدَّجَّالَ مِنْ يَهُودِ أَصْبَهَانَ سَبْعُونَ أَلْفاً عَلَيْهِمُ الطَّيَالِسَةُ.

Yine Enes (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “İsfahan yahudilerinden kendilerine has özel sarık sarmış yetmiş bin kişi deccalin arkasından gider.” (Müslim, Fiten, 124)

Riyazus-Salihin 1814

وعَنْ أمِّ شَريكٍ رَضِيَ الله عَنْهَا، أَنَها سَمِعَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: لَيَنْفِرَنَّ النَّاسُ مِنَ الدَّجَّالِ في الجِبَالِ.

Ümmü Şerik (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu dinlemiştir: “Muhakkak ki mü'minler deccalden kaçıp dağlara sığınacaklardır.” (Müslim, Fiten, 135)

Riyazus-Salihin 1815

وَعَنْ عِمْرَانَ بنِ حُصَيْنٍ رَضِيَ الله عَنْهُمَا قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: مَا بَيْنَ خَلْقِ آدَمَ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ أَمْرٌ أَكْبَرُ مِنَ الدَّجَّالِ.

İmran ibni Husayn (Allah onlardan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i şöyle buyururken işittim dedi: “Âdem'in yaratılışından kıyametin kopacağı ana kadar meydana gelecek olaylar içinde Deccal'den daha önemlisi yoktur.” (Müslim, Fiten, 126)

Riyazus-Salihin 1816

وَعَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: يَخْرُجُ الدَّجَّالُ فَيَتَوَجَّهُ قِبَلَهُ رَجُلٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَيَتَلَقَّاهُ الْمَسَالِحُ: مَسَالِحُ الدَّجَّالِ، فَيَقُولُونَ لَهُ: إِلَى أَيْنَ تَعْمِدُ؟ فَيَقُولُ: أَعْمِدُ إِلَى هَذَا الَّذِي خَرَجَ، فَيَقُولُونَ لَهُ: أَوَ مَا تُؤْمِنُ بِرَبِّنَا؟ فَيَقُولُ: مَا بِرَبِّنَا خَفَاءٌ! فَيَقُولُونَ: اقْتُلُوهُ، فَيَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: أَلَيْسَ قَدْ نَهَاكُمْ رَبُّكُمْ أَنْ تَقْتُلُوا أَحَدًا دُونَهُ؟ فَيَنْطَلِقُونَ بِهِ إِلَى الدَّجَّالِ، فَإِذَا رَآهُ الْمُؤْمِنُ قَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ هَذَا الدَّجَّالُ الَّذِي ذَكَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَيَأْمُرُ الدَّجَّالُ بِهِ فَيُشَبَّحُ، فَيَقُولُ: خُذُوهُ وَشُجُّوهُ، فَيُوسَعُ ظَهْرُهُ وَبَطْنُهُ ضَرْبًا، فَيَقُولُ: أَوَ مَا تُؤْمِنُ بِي؟ فَيَقُولُ: أَنْتَ الْمَسِيحُ الْكَذَّابُ! فَيُؤْمَرُ بِهِ، فَيُؤْشَرُ بِالْمِنْشَارِ مِنْ مَفْرِقِهِ حَتَّى يُفْرَقَ بَيْنَ رِجْلَيْهِ، ثُمَّ يَمْشِي الدَّجَّالُ بَيْنَ الْقِطْعَتَيْنِ، ثُمَّ يَقُولُ لَهُ: قُمْ، فَيَسْتَوِي قَائِمًا، ثُمَّ يَقُولُ لَهُ: أَتُؤْمِنُ بِي؟ فَيَقُولُ: مَا ازْدَدْتُ فِيكَ إِلَّا بَصِيرَةً. ثُمَّ يَقُولُ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّهُ لَا يَفْعَلُ بَعْدِي بِأَحَدٍ مِنَ النَّاسِ، فَيَأْخُذُهُ الدَّجَّالُ لِيَذْبَحَهُ، فَيَجْعَلُ اللهُ مَا بَيْنَ رَقَبَتِهِ إِلَى تَرْقُوَتِهِ نُحَاسًا، فَلَا يَسْتَطِيعُ إِلَيْهِ سَبِيلًا، فَيَأْخُذُ بِيَدَيْهِ وَرِجْلَيْهِ فَيَقْذِفُ بِهِ، فَيَحْسَبُ النَّاسُ أَنَّمَا قَذَفَهُ إِلَى النَّارِ، وَإِنَّمَا أُلْقِيَ فِي الْجَنَّةِ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: هَذَا أَعْظَمُ النَّاسِ شَهَادَةً عِنْدَ رَبِّ الْعَالَمِينَ.

Ebu Said el-Hudri (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: Deccal ortaya çıkınca mü'minlerden biri Deccal tarafına doğru yönelip gider. Deccal'in muhafızları onun önüne çıkarak: - Nereye gitmek istiyorsun? diye sorarlar. - Şu ortaya çıkan adamın yanına, der. Onlar da: - Sen bizim Rabbimize inanmıyor musun? diye sorarlar. O da: - Bizim Rabbimizin gizli bir tarafı yoktur, tüm vasıfları ortadadır. Deccal'in manzarası bile onun yalancı olduğunu göstermeye kâfidir, cevabını verir. Deccal'in bazı adamları: - Öldürün şunu, derler. Bir kısmı ise: - Tanrınız haberi almadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı? derler ve o mü'mini Deccal'in yanına götürürler. O mü'min Deccal'i görünce diğer mü'minlere: - Ey insanlar! Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in bildirdiği Deccal işte budur, der. Bunun üzerine Deccal onun dövülmesini emreder. Başından ve yüzünden yaralanıp sırtından ve karnından çokça dayak yiyen bu kimseye Deccal: - Hâlâ bana inanmıyor musun? diye sorar. - Yalancı Mesih sensin, sana inanmıyorum, diye cevap verince Deccal'in emri üzerine o kimseyi testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccal ikiye bölünen cesedin arasından geçtikten sonra o kimseye: - Ayağa kalk, der; o da doğrulup kalkar. Deccal tekrar: - Bana iman ediyor musun? diye sorar. O da: - Bu öldürme ve diriltme işiyle senin hakkındaki kanaatim iyice pekişti, der ve halka dönerek: - Ey insanlar! O, benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez, der. Deccal onu kesebilmek için yakalar. Fakat Allah o mü'minin boynundan köprücük kemiğine kadar olan kısmını bakır gibi, kılıç işlemeyecek bir hâle dönüştürür de Deccal ona bir şey yapamaz. Bunun üzerine Deccal onun ellerinden ve ayaklarından tutarak fırlatır. İnsanlar onun cehenneme atıldığını zannederler. Hâlbuki o cennete bırakılıvermiştir. Rasûlullah sözünü şöyle tamamladı: “İşte bu mü'min kimse, Âlemlerin Rabbi olan Allah katında insanların en büyük şehididir. Yalancı bir zalime karşı hakkı söylemekten geri durmamıştır.” buyurdu. (Müslim, Fiten, 113)

Riyazus-Salihin 1817

وَعَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: مَا سَأَلَ أَحَدٌ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنِ الدَّجَّالِ أَكْثَرَ مِمَّا سَأَلْتُهُ، وَإِنَّهُ قَالَ لِي: مَا يَضُرُّكَ؟ قُلْتُ: إِنَّهُمْ يَقُولُونَ: إِنَّ مَعَهُ جَبَلَ خُبْزٍ وَنَهْرَ مَاءٍ! قَالَ: هُوَ أَهْوَنُ عَلَى اللهِ مِنْ ذَلِكَ.

Muğire ibni Şu'be (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Hiçbir kimse Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e Deccal hakkında benden fazla soru sormadı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bana: “O sana zarar vermeyecek.” buyurdu. Ben: Bazı kimseler Deccal'in yanında dağlar kadar ekmek ve su ırmağı var, diyorlar, dedim. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Deccal, Allah katında yaptığı göz boyamacılığı ve yalancılığı ile en bayağı ve zarar veremeyecek kadar zavallıdır.” buyurdu. (Buhari, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 105)

Riyazus-Salihin 1818

وعَنْ أَنَسٍ رضي الله عنه قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: مَا مِنْ نَبِيٍّ إلاَّ وَقَدْ أَنْذَرَ أُمَّتَهُ الأَعْوَرَ الْكَذَّابَ، أَلا إنَّهُ أعْوَرُ، وَإنَّ رَبّكُمْ، عَزَّ وجلَّ، لَيْسَ بِأعْوَرَ، مَكْتُوبٌ بَيْنَ عَيْنَيْهِ ك ف ر.

Enes (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Her peygamber ümmetini yalancı tek gözü kör deccalin tehlikesine karşı uyarmıştır. Dikkat edin onun bir gözü kördür. Yüce Rabbiniz tek gözlü değildir. Deccalin iki gözü arasında ke-fe-re yazılmıştır.” (Buhari, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101)

Riyazus-Salihin 1819

وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: أَلا أُحَدِّثكُمْ حَدِيثاً عنِ الدَّجَّالِ مَا حَدَّثَ بِهِ نَبِيٌّ قَوْمَهُ إنَّهُ أَعْوَرُ، وَإنَّهُ يَجِيءُ مَعَهُ بِمِثَالِ الجَنَّةِ والنّارِ، فالَّتي يَقُولُ: إنَّهَا الجَنَّةُ، هِيَ النَّارُ.

Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Hiçbir peygamberin ümmetine deccal hakkında söylemediği bir şeyi size haber vereyim mi? Onun bir gözü kördür. O yanında cennet ve cehennemin benzerini getirmiş olur. Onun cennet dediği şey cehennemdir.” (Buhari, Enbiya, 3; Müslim, Fiten, 109)

Riyazus-Salihin 1820

وعَن ابنِ عُمَرَ رضي الله عنهما: أَنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم ذَكَرَ الدَّجَّالَ بَيْنَ ظَهْرَاني النَّاسِ فَقَالَ: إنَّ الله لَيْسَ بِأَعْوَرَ، أَلاَ إنَّ المَسِيحَ الدَّجَّالَ أَعْوَرُ الْعَيْنِ الْيُمْنَى، كَأَنَّ عَيْنَهُ عِنبَةٌ طَافِيَةٌ.

İbni Ömer (Allah Onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bütün ashabı yanında Deccalden bahsederek şöyle buyurdu: “Allah tek gözlü değildir. Şunu unutmayın ki deccalin sağ gözü kördür. Sanki onun bu gözü üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibidir.” (Buhari, Fiten, 26; Müslim, İman, 274)

Riyazus-Salihin 1821

وعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: لا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ وَالشَّجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي، تَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ.

Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Müslümanlarla yahudiler topyekün savaş yapmadıkça kıyamet kopmaz, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş ve ağaç o yahudiyi kovalayan müslümana: Ey müslüman, arkamda bir yahudi var, gel onu öldür diyecek, yalnız Gargad ağacı bir şey söylemeyecek. Çünkü o yahudilerin ağaçlarındandır.” (Buhari, Cihad, 94; Müslim, Fiten, 82)

Riyazus-Salihin 1822

وَعَنْهُ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لا تَذْهَبُ الدُّنْيَا حَتَّى يَمُرَّ الرَّجُلُ بِالْقَبْرِ، فَيَتَمَرَّغَ عَلَيْهِ، وَيَقُولُ: يَا لَيْتَنِي مَكَانَ صَاحِبِ هَذَا الْقَبْرِ، وَلَيْسَ بِهِ الدِّينُ، مَا بِهِ إِلَّا الْبَلاءُ.

Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bir adam kabir yanından geçerken kendini o kabrin üzerine atıp: Aaah keşke şu kabirde yatanın yerinde ben olsaydım demedikçe kıyamet kopmayacaktır. O kimse din yönüyle değil başına gelen belalar yüzünden böyle davranacaktır.” (Buhari, Fiten, 22; Müslim, Fiten, 54)

Riyazus-Salihin 1823

وَعَنْهُ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: لا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يَحْسِرَ الْفُرَاتُ عَنْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ يُقْتَتَلُ عَلَيْهِ، فَيُقْتَلُ مِنْ كُلِّ مِائَةٍ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ، فَيَقُولُ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ: لَعَلِّي أَنْ أَكُونَ أَنَا أَنْجُو. وَفِي رِوَايَةٍ: يُوشِكُ أَنْ يَحْسِرَ الْفُرَاتُ عَنْ كَنْزٍ مِنْ ذَهَبٍ، فَمَنْ حَضَرَهُ فَلَا يَأْخُذْ مِنْهُ شَيْئًا.

Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Fırat nehrinin suyu çekilip altından bir altın dağı çıkmadıkça ve bu hazine üzerinde savaş kopup her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe ve her bir kimse ‘Belki kurtulan ben olurum’ demedikçe kıyamet kopmaz.” (Buhari, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 29) Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi ortaya çıkacaktır. O günü gören kimse o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhari, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 29)

Riyazus-Salihin 1824

وعَنْهُ قالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله ﷺ يَقُولُ: يَتْرُكُونَ المَدِينَةَ عَلَى خَيْرِ مَا كَانَتْ، لاَ يَغْشَاهَا إلاَّ الْعَوَافِي - يُرِيدُ: عَوَافِيَ السِّبَاعِ وَالطَّيْرِ، وَآخِرُ مَنْ يُحْشَرُ رَاعِيَانِ مِنْ مُزَيْنَةَ، يُريدَانِ المَدِينَةَ يَنْعِقَانِ بِغَنَمِهِمَا فَيَجِدَانِهَا وُحُوشاً، حَتَّى إذَا بَلَغَا ثَنِيَّةَ الْوَدَاعِ خَرَّا عَلى وُجُوهِهِمَا.

Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'i şöyle buyururken işittim demiştir: “Bir zaman gelecek insanlar Medine'yi bütün hayır ve güzellikleriyle terkedip gidecekler, orada sadece vahşi hayvanlar ve kuşlar kalacaktır. Oraya son gelen Müzeyne kabilesinden koyunlarına seslenip duran iki çoban olacak, onlar da orayı ıpıssız ve vahşi hayvanlarla dolu bulacaklardır. Bunlar da seniyyetu'l-veda denilen yere gelince yüzüstü düşüp öleceklerdir.” (Buhari, Fezailu'l-Medine, 5; Müslim, Hacc, 498)

Riyazus-Salihin 1825

وعَنْ أبي سعَيدٍ الخُدْرِيَ رضي الله عنه، أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: يَكُونُ خَلِيفَةٌ مِنْ خُلَفَائِكُمْ في آخِرِ الزَّمَانِ يَحْثُو المَالَ وَلا يَعُدُّهُ.

Ebu Said el-Hudri (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Dünyanın son günlerinde servet o kadar çoğalır ki halifelerinizden biri malı saymaya bile gerek duymadan avuç avuç dağıtacaktır.” (Müslim, Fiten, 68)

Riyazus-Salihin 1826

وعَنْ أبي مُوسَى الأشْعَرِيِّ رضي الله عنه، أَنَّ النَّبِيَ ﷺ قالَ: لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَطُوفُ الرَّجُلُ فِيهِ بالصَّدَقَةِ مِنَ الذَّهَبِ، فَلاَ يَجِدُ أَحَداً يَأْخُذُهَا مِنْهُ، وَيُرَى الرَّجُلُ الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أَرْبَعُونَ امْرَأَةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ.

Ebu Musa el-Eş'ari (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “İnsanlar öyle bir zaman görecekler ki bir kimse eline altın alıp onu sadaka olarak vereceği bir kimse arayacak, fakat bulamayacaktır. Erkeklerin azlığı kadınların çokluğu sebebiyle kırk kadının bir erkeğin himayesine sığındığı görülecektir.” (Müslim, Zekat, 59)

Riyazus-Salihin 1827

وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: اشْتَرَى رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ عَقَاراً، فَوَجَدَ الَّذِي اشْتَرَى الْعَقَارَ في عَقَارِهِ جَرَّةً فِيهَا ذَهَبٌ، فقالَ لَهُ الَّذِي اشْتَرَى الْعَقَارَ: خُذْ ذَهَبَكَ، إنَّمَا اشْتَرَيْتُ مِنْكَ الأرْضَ، وَلَمْ أشْتَرِ الذَّهَبَ، وقالَ الَّذِي لَهُ الأرْضُ: إنَّمَا بِعْتُكَ الأرْضَ وَمَا فِيهَا، فَتَحَاكَمَا إلى رَجُلٍ، فقالَ الَّذِي تَحَاكَمَا إلَيْهِ: أَلَكُمَا وَلَدٌ؟ قالَ أَحَدُهُمَا: لي غُلامٌ، وقالَ الآخَرُ: لي جَارِيَةٌ، قالَ: أَنْكِحَا الْغُلاَمَ الجَارِيَةَ وَأَنْفِقَا عَلى أَنْفُسِكُمَا مِنْهُ وَتَصَدَّقَا.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Vaktiyle bir adam bir başkasından bir arazi satın almıştı. Araziyi alan adam orada altınla dolu bir küp buldu. Araziyi satan adama: - Altınını al, zira ben senden altın değil, arazi satın aldım, dedi. Arazi sahibi de: - Ben sana o araziyi içindekilerle birlikte sattım, dedi. Anlaşamayınca bir hakeme başvurdular. Hakem olan bu kimse: - Çocuklarınız var mı? diye sordu. Birisi: - Benim bir oğlum var, dedi. Diğeri de: - Benim de bir kızım var, dedi. Hakem olan kimse: - Oğlanla kızı evlendirin, o altınların bir kısmını onlara harcayın, bir kısmını da tasadduk ediniz, diye hükmetti. (Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Akdiye, 21)

Riyazus-Salihin 1828

وعَنْهُ رضي الله عنه، أَنّهُ سَمعَ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يقُولُ: كَانَتِ امْرَأَتَانِ مَعَهُمَا ابْنَاهُمَا، جَاءَ الذِّئْبُ فَذَهَبَ بِابْنِ إحْدَاهُمَا، فقالتْ لِصَاحِبَتِهَا: إنَّمَا ذَهَبَ بِابْنِكِ، وقالت الأُخْرَى: إنَّمَا ذَهَبَ بِابْنِكِ، فَتَحَاكَمَا إلى دَاوُدَ عليه السلام فَقَضَى بِهِ لِلْكُبْرَى، فَخَرَجَتَا عَلى سُلَيْمَانَ بن داودَ عليهما السلام فَأَخْبَرَتَاهُ. فقالَ: ائْتُوني بالسِّكّينِ أَشُقُّهُ بَيْنَهُمَا. فقالت الصُّغْرَى: لا تَفْعَلْ، رَحِمَكَ الله، هُوَ ابْنُهَا. فَقَضَى بِهِ لِلصُّغْرَى.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken işitti: “Vaktiyle iki kadın çocuklarıyla yolda giderken bir kurt bunlardan birinin çocuğunu kapıp götürmüş. Kadınlardan biri arkadaşına: - Kurt senin çocuğunu götürdü, dedi. O da: - Hayır, senin çocuğunu götürdü, dedi. Kadınlar davalarını halletmek üzere Davut (a.s.)'a başvurdular. O da yaşlı kadını haklı görerek çocuğu ona verdi. Bu kadınlar bir de meseleyi Davut (a.s.)'ın oğlu Süleyman (a.s.)'a arz ettiler. Hz. Süleyman işin gerçeğini anlamak için: - Bana bir bıçak getirin ki çocuğu ikiye bölerek aralarında paylaştırayım, deyince genç kadın: - Allah sana rahmet etsin. Aman çocuğu kesme, çocuk onundur, dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman, kendisinde gördüğü şefkat ve merhametten dolayı çocuğun genç kadına ait olduğuna hükmetti. (Buhari, Enbiya, 40; Müslim, Akdiye, 20)

Riyazus-Salihin 1829

وعَنْ مِرْدَاسٍ الأَسْلَمِيِّ رضي الله عنه قالَ: قالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: يَذْهَبُ الصّالِحُونَ الأَوَّلُ فالأَوَّلُ، وَتَبْقَى حُثَالَةٌ كَحُثَالَةِ الشَّعِيرِ أَوْ التَّمْرِ، لا يُبَالِيهِمُ الله بَالَةً.

Mirdas el-Eslemî (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah'ın salih kulları birer birer gider de geriye arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersiz kimseler kalır. Allah da onlara hiçbir değer vermez.” (Buhari, Rikak, 9)

Riyazus-Salihin 1830

وعَنْ رِفَاعَةَ بنِ رَافعٍ الزُّرَقِيِّ رضي الله عنه قالَ: جاءَ جِبْرِيلُ إلى النَبيِّ صلى الله عليه وسلم قالَ: (مَا تَعُدُّونَ أَهْلَ بَدْرٍ فِيكُمْ؟) قالَ: مِنْ أَفْضَلِ المُسْلِمِين أو كَلِمَةً نَحْوَهَا. قالَ: وَكَذلِكَ مَنْ شَهِدَ بَدْراً مِنَ المَلائِكَةِ.

Rifaa ibni Rafi' ez-Zürakî (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Cebrail (aleyhisselâm), Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'e gelerek: “Aranızda Bedir Savaşı'na katılanları nasıl sayarsınız?” diye sordu. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de: “Onları Müslümanların en faziletlileri kabul ederiz” buyurdu veya buna benzer bir şey söyledi. Cebrail (aleyhisselâm) de: “Biz de meleklerden Bedir Savaşı'na katılanları meleklerin en hayırlıları ve değerlileri sayarız” dedi. (Buhârî, Megâzî, 11)

Riyazus-Salihin 1831

وعَنِ ابنِ عُمَرَ رضي الله عنهما قالَ: قالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: إذا أَنْزَلَ الله تَعَالَى بِقَوْمٍ عَذَاباً أَصَابَ الْعَذَابُ مَنْ كَانَ فِيهِمْ، ثُمَّ بُعِثُوا عَلى أَعْمَالِهِمْ.

İbni Ömer (Allah onlardan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah bir topluma azap gönderdiği zaman o azap orada bulunan iyi ve fena herkese isabet eder. Helâk olur giderler. Sonra amellerine ve niyetlerine göre yeniden diriltilirler.” (Buhârî, Fiten, 19; Müslim, Cennet, 84)

Riyazus-Salihin 1832

وعَنْ جَابرٍ رضي الله عنه قَالَ: كانَ جِذْعٌ يَقُومُ إلَيْهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم، يَعْني في الخُطْبَةِ. فَلَمَّا وُضِعَ المِنْبَرُ، سَمِعْنَا لِلْجِذْعِ مِثْلَ صَوْتِ الْعِشَارِ حَتَّى نَزَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم، فَوَضَعَ يَدَهُ عَلَيْهِ فَسَكَنَ. وفي روايةٍ: فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ الجُمُعَةِ قَعَدَ النَبِيُّ صلى الله عليه وسلم على المِنْبَرِ، فَصَاحَتِ النَّخْلَةُ الَّتي كانَ يَخْطُبُ عِنْدَهَا حَتَّى كَادَتْ أَنْ تَنْشَقَّ. وفي روايةٍ: فَصَاحَتْ صِيَاحَ الصَّبيِّ، فَنَزَلَ النبيُّ صلى الله عليه وسلم، حَتَّى أخَذَهَا فَضَمَّهَا إلَيْهِ، فَجَعَلَتْ تَئِنُّ أَنِينَ الصَبيِّ الَّذِي يُسَكَّتُ حَتَّى اسْتَقَرَّتْ، قالَ: بَكَتْ عَلى مَا كَانَتْ تَسمَعُ مِنَ الذِّكْرِ.

Câbir (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in hutbe okurken dayandığı bir kütük vardı. Daha sonra minber yapılıp Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) hutbesini orada okumaya başlayınca, bu kütükten gebe develerin iniltisi gibi sesler çıktığını duyduk. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) minberden indi, elini kütüğün üzerine koyunca sesi kesildi. Başka bir rivayette: Cuma günü Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hutbe okumak için minbere çıkıp oturduğu sırada, minberin yanındaki hurma ağacından yapılmış kütük, ikiye bölünürcesine bağırıp ağladı. Başka bir rivayette: Bir çocuğun haykırışı gibi haykırdı. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) minberden indi, kütüğü kendisine yasladı. Kütük, susturulmaya çalışılan bir çocuğun ağlayışı gibi inlemeye başlayıp bir süre sonra sustu. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): “Kütük, işitmekte olduğu zikirden mahrum kaldığı için ağladı” diye buyurdu. (Buhârî, Menâkıb, 25)

Riyazus-Salihin 1833

وعَنْ أبي ثَعْلَبَةَ الخُشَنيِّ جُرْثُومِ بنِ نَاشِرٍ رضي الله عنه عَنْ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم قالَ: إن الله تَعَالى فَرَضَ فَرائِضَ فَلا تُضَيِّعُوهَا، وَحَدَّ حُدُوداً فَلا تَعْتَدُوهَا، وَحَرَّمَ أَشْيَاءَ فَلا تَنْتَهِكوهَا، وَسَكَتَ عَنْ أَشْيَاءَ رَحْمَةً لَكُمْ غَيْرَ نِسْيَانٍ فَلا تَبْحَثُوا عَنها.

Ebu Sa'lebe el-Huşenî Cürsûm ibni Nâşir (Allah Ondan razı olsun)'ın rivayetine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah bazı şeyleri farz kıldı, onlara sırt çevirip ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu. O sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil, sizlere olan merhametinden dolayı dile getirmedi. Onları da araştırıp kurcalamayınız.” (Darekutni, Sünen, IV, 184)

Riyazus-Salihin 1834

وعَنْ عَبْدِ الله بنِ أَبي أَوْفى رضي الله عنهما قَالَ: غَزَوْنَا مَعَ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم سَبْعَ غَزَوَاتٍ نَأْكُلُ الجَرَادَ. وفي روايةٍ: نَأْكُلُ مَعَهُ الجَرَادَ.

Abdullah ibni Ebu Evfa (Allah Onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber yedi gaza yaptık. O seferlerde çekirge yediğimiz olurdu. Diğer bir rivayette Peygamber Efendimizle beraber çekirge yedik denilmektedir. (Buhari, Zebaih ve's-Sayd, 13; Müslim, Sayd, 52)

Riyazus-Salihin 1835

وَعَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: لا يُلْدَغُ المُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ.

Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Akıllı mü'min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz.” (Buhari, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63)

Riyazus-Salihin 1836

وَعَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: ثَلَاثَةٌ لَا يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ: رَجُلٌ عَلَى فَضْلِ مَاءٍ بِالْفَلَاةِ يَمْنَعُهُ مِنِ ابْنِ السَّبِيلِ، وَرَجُلٌ بَايَعَ رَجُلًا بِسِلْعَةٍ بَعْدَ الْعَصْرِ، فَحَلَفَ بِاللهِ لَأَخَذَهَا بِكَذَا وَكَذَا، فَصَدَّقَهُ وَهُوَ عَلَى غَيْرِ ذَلِكَ، وَرَجُلٌ بَايَعَ إِمَامًا لَا يُبَايِعُهُ إِلَّا لِدُنْيَا، فَإِنْ أَعْطَاهُ مِنْهَا وَفَى، وَإِنْ لَمْ يُعْطِهِ مِنْهَا لَمْ يَفِ.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, yüzlerine bakmaz, kendilerini temize çıkarmaz; onlar için acıklı bir azap vardır. Biri, susuz bir yerde ihtiyaçtan fazla suyu olup da oradan gelip geçen yolculardan esirgeyen kimsedir. Diğeri, ticaret malını ikindiden sonra pazara sürüp falan fiyata aldığına dair yalan yere yemin ederek, gerçek öyle olmadığı hâlde müşteriyi kendisine inandıran kimsedir. Öteki de devlet başkanına sırf dünya menfaatinden dolayı biat eden, yani siyasi otoritesini kabul edip elini tutan; dünyalık verildiğinde sözünde duran, verilmediğinde sözünden cayan kimsedir.”

Riyazus-Salihin 1837

وَعَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ أَرْبَعُونَ. قَالُوا: يَا أَبَا هُرَيْرَةَ، أَرْبَعُونَ يَوْمًا؟ قَالَ: أَبَيْتُ. قَالُوا: أَرْبَعُونَ سَنَةً؟ قَالَ: أَبَيْتُ. قَالُوا: أَرْبَعُونَ شَهْرًا؟ قَالَ: أَبَيْتُ، وَيَبْلَى كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْإِنْسَانِ إِلَّا عَجْبَ ذَنَبِهِ، فِيهِ يُرَكَّبُ الْخَلْقُ، ثُمَّ يُنْزِلُ اللهُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً، فَيَنْبُتُونَ كَمَا يَنْبُتُ الْبَقْلُ.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sur'a iki üfleme arasında kırk vardır.” Ashab: - Ya Eba Hureyre, kırk gün mü? diye sordular. - Bunu söyleyemem, dedi. Sahabiler: - Kırk sene mi? diye sordular. - Bir şey diyemem, dedi. - Kırk ay mı? diye sordular. - Yine cevap vermekten çekinirim, dedi. Sonra sözüne şöyle devam etti: “Kuyruk sokumu kemiği (acbü'z-zeneb) dışında insanın bütün bedeni çürüyüp yok olur. Tekrar yaratılış bu kemikten meydana gelir. Sonra Allah gökyüzünden bir hayat yağmuru indirir de bütün insanlar, tohumların yerden bitmesi gibi yerden çıkarlar.”

Riyazus-Salihin 1838

وَعَنْهُ قَالَ: بَيْنَمَا النَّبِيُّ ﷺ فِي مَجْلِسٍ يُحَدِّثُ الْقَوْمَ، جَاءَهُ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ: مَتَى السَّاعَةُ؟ فَمَضَى رَسُولُ اللهِ ﷺ يُحَدِّثُ، فَقَالَ بَعْضُ الْقَوْمِ: سَمِعَ مَا قَالَ، فَكَرِهَ مَا قَالَ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: بَلْ لَمْ يَسْمَعْ، حَتَّى إِذَا قَضَى حَدِيثَهُ قَالَ: أَيْنَ السَّائِلُ عَنِ السَّاعَةِ؟ قَالَ: هَا أَنَا يَا رَسُولَ اللهِ. قَالَ: إِذَا ضُيِّعَتِ الْأَمَانَةُ، فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ. قَالَ: كَيْفَ إِضَاعَتُهَا؟ قَالَ: إِذَا وُسِّدَ الْأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir yerde sahabileriyle konuşurken bir bedevi çıkageldi. - Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Rasûlullah sözünü anlatmaya devam etti. Sahabilerden bir kısmı, soruyu duydu ama hoşlanmadığı için cevap vermedi, dediler. Bir kısmı da, belki soruyu duymadı, dediler. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü bitirince: - Kıyamet hakkında soru soran nerede? buyurdu. Bedevi: - Buradayım ya Rasûlallah, dedi. - Emanete riayet edilmediği zaman kıyameti bekle, buyurdu. Bedevi: - Emanete nasıl riayet edilmeyecek? diye sordu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de: - İş, ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle, buyurdu.”

Riyazus-Salihin 1839

وَعَنْهُ: أَنَّ رَسُولَ الله ﷺ قَالَ: يُصَلُّونَ لَكُمْ، فَإنْ أَصَابُوا فَلَكُمْ، وَإنْ أَخْطَؤُوا فَلَكُمْ وَعَلَيْهِمْ.

Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “İmamlar size namaz kıldırırlar. Eğer doğru ve eksiksiz kılarlarsa hem size, hem onlara sevap vardır. Şayet hata ederlerse size sevap, onlara da ceza vardır.” (Buhari, Ezan, 55)

Riyazus-Salihin 1840

وَعَنْهُ رضي الله عنه: ﴿كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ﴾ قَالَ: خَيْرُ النَاسِ لِلنَّاسِ يَأْتُونَ بِهِمْ في السَّلاسِلِ في أَعْنَاقِهِمْ حَتَّى يَدْخُلُوا في الإسْلاَمِ.

Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun), “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân, 110) ayetini okudu ve şöyle açıkladı: İnsanların insanlar için daha hayırlı ve daha faydalı olanları o kimselerdir ki, onlar İslam toplumuna boyunlarına geçirilmiş zincirlerle, esirler olarak gelirler ve sonunda o esirlere karşı iyi davranışlarından dolayı onlar da müslüman olurlar. (Buhari, Tefsiru Sure-i Âl-i İmrân, 7)

Riyazus-Salihin 1841

وَعَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: عَجِبَ الله عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَوْمٍ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ في السَّلاَسِلِ.

Yine Ebu Hureyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayete göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah esir alınıp zincire vurulduktan sonra İslam'ı kabul ederek cennete giren kimselerden hoşnud olur.” (Buhari, Cihad, 144)

Riyazus-Salihin 1842

وَعَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: أَحَبُّ الْبِلَادِ إِلَى اللهِ مَسَاجِدُهَا، وَأَبْغَضُ الْبِلَادِ إِلَى اللهِ أَسْوَاقُهَا.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah'ın beldelerde en sevdiği yerler mescidler, en sevmediği yerler ise çarşı ve pazarlardır.” (Müslim, Mesacid, 288)

Riyazus-Salihin 1843

وَعَنْ سَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ رضي الله عنه مِنْ قَوْلِهِ قَالَ: لَا تَكُونَنَّ إِنِ اسْتَطَعْتَ أَوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ السُّوقَ، وَلَا آخِرَ مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا، فَإِنَّهَا مَعْرَكَةُ الشَّيْطَانِ، وَبِهَا يَنْصِبُ رَايَتَهُ. وَرَوَاهُ الْبَرْقَانِيُّ فِي صَحِيحِهِ عَنْ سَلْمَانَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم: لَا تَكُنْ أَوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ السُّوقَ، وَلَا آخِرَ مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا، فِيهَا بَاضَ الشَّيْطَانُ وَفَرَّخَ.

Selman-ı Farisî (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: “Gücün yeterse çarşıya ilk giren ve oradan en son çıkan kimse olma. Çünkü çarşı şeytanın savaş alanıdır ve şeytan bayrağını orada diker.” (Müslim, Fezâilü's-sahâbe, 100) Berkânî, Sahih'inde Selman-ı Farisî'den şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Çarşıya ilk giren ve oradan en son çıkan kimse olma. Şeytan orada yumurtlar ve yavrular.”

Riyazus-Salihin 1844

وَعَنْ عَاصِمٍ الْأَحْوَلِ، عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ سَرْجِسَ رضي الله عنه قَالَ: قُلْتُ لِرَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم: يَا رَسُولَ اللهِ، غَفَرَ اللهُ لَكَ. قَالَ: وَلَكَ. قَالَ عَاصِمٌ: فَقُلْتُ لَهُ: أَسْتَغْفَرَ لَكَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم؟ قَالَ: نَعَمْ، وَلَكَ. ثُمَّ تَلَا هَذِهِ الْآيَةَ: ﴿وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ﴾

Âsım el-Ahvel'den rivayet edildiğine göre Abdullah ibni Sercis (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e: “Yâ Rasûlallah! Allah seni bağışlasın” dedim. O da: “Seni de bağışlasın” buyurdu. Âsım el-Ahvel dedi ki: Abdullah ibni Sercis'e: “Rasûlullah senin için mağfiret mi diledi?” diye sordum. O: “Evet, senin için de” dedi ve şu âyet-i kerimeyi okudu: “Günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile.” (Muhammed, 47/19) (Müslim, Fezâil, 112)

Riyazus-Salihin 1845

وَعَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الْأَنْصَارِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الْأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ.

Ebu Mesud el-Ensari (Allah ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İlk peygamberlik sözlerinden insanların ulaştığı sözlerden biri şudur: Utanmadıktan sonra dilediğini yap.” (Buhari, Enbiya, 54)

Riyazus-Salihin 1846

وَعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي الدِّمَاءِ.

İbni Mesud (Allah ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü insanlar arasında görülecek ilk dava kan davalarıdır.” (Buhari, Diyat, 1; Müslim, Kasâme, 28)

Riyazus-Salihin 1847

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا، قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خُلِقَتِ الْمَلَائِكَةُ مِنْ نُورٍ، وَخُلِقَ الْجَانُّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ، وَخُلِقَ آدَمُ مِمَّا وُصِفَ لَكُمْ.

Aişe (Allah ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Melekler nurdan, cinler dumansız kızıl ateşten, Âdem ise size bildirilen şeyden yaratılmıştır.” (Müslim, Zühd, 60)

Riyazus-Salihin 1848

وَعَنْهَا رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ خُلُقُ نَبِيِّ الله ﷺ الْقُرْآنَ.

Aişe (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: “Allah’ın peygamberi (sallallahu aleyhi vesellem)’in ahlâkı Kur’an idi.” (Müslim, Müsafirin, 139)

Riyazus-Salihin 1849

وَعَنْهَا قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ الله ﷺ: مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ الله أَحَبَّ الله لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ الله كَرِهَ الله لِقَاءَهُ. فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ الله، أَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ؟ فَكُلُّنَا نَكْرَهُ الْمَوْتَ. قَالَ: لَيْسَ كَذَلِكَ، وَلَكِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا بُشِّرَ بِرَحْمَةِ الله وَرِضْوَانِهِ وَجَنَّتِهِ أَحَبَّ لِقَاءَ الله، فَأَحَبَّ الله لِقَاءَهُ. وَإِنَّ الْكَافِرَ إِذَا بُشِّرَ بِعَذَابِ الله وَسَخَطِهِ كَرِهَ لِقَاءَ الله، وَكَرِهَ الله لِقَاءَهُ.

Aişe (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a kavuşmayı ister ve severse Allah da onunla buluşmaktan hoşnut olur. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmayı arzu etmez.” Bunun üzerine ben: “Ya Rasulallah, ölümü sevmediği için mi kavuşmak istemez? Zaten hepimiz de ölümden hoşlanmayız” dedim. “Hayır, öyle değil. Mü’min Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelenince Allah’a kavuşmak ister. Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise Allah’ın azabı ve gazabı haber verilince Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz. Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Müslim, Zikir, 14)

Riyazus-Salihin 1850

وَعَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ صَفِيَّةَ بِنْتِ حُيَيٍّ رَضِيَ الله عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ مُعْتَكِفًا، فَأَتَيْتُهُ أَزُورُهُ لَيْلًا، فَحَدَّثْتُهُ ثُمَّ قُمْتُ لِأَنْقَلِبَ، فَقَامَ مَعِي لِيَقْلِبَنِي، فَمَرَّ رَجُلَانِ مِنَ الْأَنْصَارِ رَضِيَ الله عَنْهُمَا، فَلَمَّا رَأَيَا النَّبِيَّ ﷺ أَسْرَعَا. فَقَالَ ﷺ: عَلَى رِسْلِكُمَا، إِنَّهَا صَفِيَّةُ بِنْتُ حُيَيٍّ. فَقَالَا: سُبْحَانَ الله يَا رَسُولَ الله! فَقَالَ: إِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنِ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ، وَإِنِّي خَشِيتُ أَنْ يَقْذِفَ فِي قُلُوبِكُمَا شَرًّا، أَوْ قَالَ: شَيْئًا.

Mü’minlerin annesi Safiyye binti Huyey (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyaret edip sohbet ettikten sonra evime dönmek üzere kalkmıştım. O da beni uğurlamak için kalkmıştı. Bu sırada Ensardan iki kişi mescidin önünden geçmekteydi. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i görünce daha hızlı yürümeye başladılar. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de onlara: “Biraz yavaş olun, aceleye gerek yok, yanımdaki kadın anneniz Safiyye binti Huyey’dir” dedi. Onlar da: “Sübhanallah, sizin hakkınızda ancak hayır ve iyilik düşünürüz” deyince onlara: “Şeytan insanoğlunun vücudunda kan gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük veya bir şüphe atmasından korktum” buyurdular. (Buhari, İtikaf, 11; Müslim, Selam, 23)

Riyazus-Salihin 1851

وَعَنْ أَبِي الفَضْلِ العَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ المُطَّلِبِ رضي الله عنه قَالَ: شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم يَوْمَ حُنَيْنٍ، فَلَزِمْتُ أَنَا وَأَبُو سُفْيَانَ بْنُ الحَارِثِ بْنِ عَبْدِ المُطَّلِبِ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم، فَلَمْ نُفَارِقْهُ، وَرَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم عَلَى بَغْلَةٍ لَهُ بَيْضَاءَ، فَلَمَّا الْتَقَى المُسْلِمُونَ وَالمُشْرِكُونَ وَلَّى المُسْلِمُونَ مُدْبِرِينَ، فَطَفِقَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم يَرْكُضُ بَغْلَتَهُ قِبَلَ الْكُفَّارِ، وَأَنَا آخِذٌ بِلِجَامِ بَغْلَةِ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم أَكُفُّهَا إِرَادَةَ أَنْ لَا تُسْرِعَ، وَأَبُو سُفْيَانَ آخِذٌ بِرِكَابِ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم، فَقَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: أَيْ عَبَّاسُ، نَادِ أَصْحَابَ السَّمُرَةِ. قَالَ العَبَّاسُ، وَكَانَ رَجُلًا صَيِّتًا: فَقُلْتُ بِأَعْلَى صَوْتِي: أَيْنَ أَصْحَابُ السَّمُرَةِ؟ فَوَاللهِ لَكَأَنَّ عَطْفَتَهُمْ حِينَ سَمِعُوا صَوْتِي عَطْفَةُ الْبَقَرِ عَلَى أَوْلَادِهَا، فَقَالُوا: يَا لَبَّيْكَ، يَا لَبَّيْكَ، فَاقْتَتَلُوا هُمْ وَالكُفَّارُ، وَالدَّعْوَةُ فِي الأَنْصَارِ يَقُولُونَ: يَا مَعْشَرَ الأَنْصَارِ، يَا مَعْشَرَ الأَنْصَارِ، ثُمَّ قُصِرَتِ الدَّعْوَةُ عَلَى بَنِي الْحَارِثِ بْنِ الْخَزْرَجِ، فَنَظَرَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم، وَهُوَ عَلَى بَغْلَتِهِ كَالْمُتَطَاوِلِ عَلَيْهَا، إِلَى قِتَالِهِمْ، فَقَالَ: هَذَا حِينَ حَمِيَ الْوَطِيسُ. ثُمَّ أَخَذَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم حَصَيَاتٍ، فَرَمَى بِهِنَّ وُجُوهَ الْكُفَّارِ، ثُمَّ قَالَ: انْهَزَمُوا وَرَبِّ مُحَمَّدٍ. فَذَهَبْتُ أَنْظُرُ، فَإِذَا الْقِتَالُ عَلَى هَيْئَتِهِ فِيمَا أَرَى، فَوَاللهِ مَا هُوَ إِلَّا أَنْ رَمَاهُمْ بِحَصَيَاتِهِ، فَمَا زِلْتُ أَرَى حَدَّهُمْ كَلِيلًا، وَأَمْرَهُمْ مُدْبِرًا.

Ebu’l-Fadl Abbas ibni Abdulmuttalib (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: “Huneyn gazvesinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber bulundum. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beyaz katırına binmişken ben ve Ebu Süfyan ibni Haris, Rasûlullah’ın yanından hiç ayrılmadık. Müslümanlarla müşrikler karşı karşıya gelince Müslümanlar arkalarını dönüp kaçmaya başladılar. Bu sırada Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) katırını durmadan kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben katırın geminden tutup hızlanmasını önlemeye çalışıyordum. Ebu Süfyan da Rasûlullah’ın üzengisine yapışmıştı. Bu sırada Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Ey Abbas, Semure biatinde bulunanları çağır’ buyurdu. Gür sesli olan Abbas sözüne şöyle devam etti: ‘Semure ashabı nerede?’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Vallahi onlar sesimi duyunca, sığırların yavrularına yönelişi gibi hemen geri dönerek ‘Lebbeyk, lebbeyk! Emrindeyiz, emrindeyiz!’ dediler ve kâfirlerle vuruştular. Ensarı savaşa çağırırken ‘Ey Ensar topluluğu! Ey Ensar topluluğu!’ diye sesleniyorlardı. Daha sonra çağrı yalnız Haris ibni Hazrec oğullarına yöneltildi. Bu sırada Rasûlullah, katırının üzerinde doğrularak savaşanlara baktı ve ‘İşte savaşın tam kızıştığı andır’ dedi. Ardından bir miktar çakıl taşı alıp kâfirlerin yüzlerine fırlattı ve ‘Muhammed’in Rabbine yemin olsun ki bozguna uğradılar’ dedi. Ben bakmaya başladım. Gördüğüm kadarıyla savaş aynı hâliyle devam ediyordu. Vallahi, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara çakıl taşlarını fırlatmasının ardından güçlerinin giderek zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm.” (Müslim, Cihad, 76)

Riyazus-Salihin 1852

وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ الله طَيِّبٌ لَا يَقْبَلُ إِلَّا طَيِّبًا، وَإِنَّ الله أَمَرَ المُؤْمِنِينَ بِمَا أَمَرَ بِهِ المُرْسَلِينَ، فَقَالَ تَعَالَى: ﴿يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا﴾. وَقَالَ تَعَالَى: ﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ﴾. ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ، أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ: يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟

Ebu Hureyre’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah temizdir, sadece temiz olanları kabul eder. Allah, peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir. Allah peygamberlere: ‘Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın’ (23 Mü’minûn 51) buyurmuştur. Müminlere de: ‘Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların helal ve temiz olanlarından yiyin’ (2 Bakara 172) buyurmuştur.” Sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), uzun yolculuk yapan, saçı başı dağınık ve toza toprağa bulanmış hâlde ellerini gökyüzüne uzatarak “Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye dua eden bir kimseden söz edip şöyle buyurdu: “Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve kendisi de haramla beslenmiştir. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim, Zekât, 65)

Riyazus-Salihin 1853

وَعَنْهُ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: ثَلَاثَةٌ لَا يُكَلِّمُهُمُ الله يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَلَا يُزَكِّيهِمْ، وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ، وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ: شَيْخٌ زَانٍ، وَمَلِكٌ كَذَّابٌ، وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ.

Yine Ebu Hureyre’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve yüzlerine bakmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır: Zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükümdar ve kibirlenen fakir.” (Müslim, İman, 172)

Riyazus-Salihin 1854

وَعَنْهُ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم: سَيْحَانُ وَجَيْحَانُ وَالْفُرَاتُ وَالنِّيلُ كُلٌّ مِنْ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil, hepsi cennet ırmaklarındandır.” (Müslim, Cennet, 36)

Riyazus-Salihin 1855

وَعَنْهُ قَالَ: أَخَذَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم بِيَدِي فَقَالَ: خَلَقَ الله التُّرْبَةَ يَوْمَ السَّبْتِ، وَخَلَقَ فِيهَا الْجِبَالَ يَوْمَ الأحَدِ، وَخَلَقَ الشَّجَرَ يَوْمَ الاثْنَيْنِ، وَخَلَقَ المَكْرُوهَ يَوْمَ الثَّلاَثَاءِ، وَخَلَقَ النُّورَ يَوْمَ الأَرْبِعَاءِ، وَبَثَّ فِيهَا الدَّوَابَّ يَوْمَ الخَمِيسِ، وَخَلَقَ آدَمَ عليه السلام بَعْدَ الْعَصْرِ مِنْ يَوْمِ الجُمُعَةِ فِي آخِرِ الْخَلْقِ فِي آخِرِ سَاعَةٍ مِنَ النَّهَارِ فِيمَا بَيْنَ الْعَصْرِ إِلَى اللَّيْلِ.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) elimi tutarak şöyle buyurdu: “Allah cumartesi günü toprağı, pazar günü dağları, pazartesi günü ağaçları, salı günü hoşlanılmayan şeyleri, çarşamba günü nuru yaratmıştır. Perşembe günü yeryüzüne hayvanları dağıtıp yaydı. Âdem’i (a.s.) ise cuma günü ikindiden sonra, yaratılanların sonuncusu olarak, gündüzün son saati olan ikindi ile gece vakti arasında yarattı.” (Müslim, Münafikun, 27)

Riyazus-Salihin 1856

وَعَنْ أَبِي سُلَيْمَانَ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ رضي الله عنه قَالَ: لَقَدِ انْقَطَعَتْ فِي يَدِي يَوْمَ مُؤْتَةَ تِسْعَةُ أَسْيَافٍ، فَمَا بَقِيَ فِي يَدِي إِلَّا صَفِيحَةٌ يَمَانِيَّةٌ.

Ebu Süleyman Halid ibni Velid (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Mûte Savaşı günü elimde dokuz kılıç kırıldı, Yemen üretimi enli bir kılıçtan başka bir şey kalmadı. (Buhârî, Megâzî, 44)

Riyazus-Salihin 1857

وَعَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رضي الله عنهما أَنّهُ سَمعَ رَسُولَ الله ﷺ يقُولُ: إذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ، فَاجْتَهَدَ، ثُمَّ أَصابَ، فَلَهُ أَجْرَانِ، وإنْ حَكَمَ وَاجْتَهَدَ، فَأَخْطَأَ، فَلَهُ أَجْرٌ.

Amr ibni As (Allah onlardan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Hakim, hüküm verirken ictihadda bulunur ve isabetli bir hüküm verirse iki sevap kazanır. Yine hüküm vereceğinde ictihadda bulunur da yanılır, isabet edemezse buna da bir sevap vardır.” (Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdiye, 15)

Riyazus-Salihin 1858

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عنْهَا، أَنَّ النَبِيَّ ﷺ قَالَ: الْحُمَّى مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ فَأَبْرِدُوهَا بِالمَاءِ.

Aişe (Allah ondan razı olsun)’den bildirildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Sıtma (Humma) sanki Cehennem sıcağının bir parçasıdır. Onu su ile serinleterek hastayı rahatlatınız.” (Buhari, Bed’ül-Halk, 10; Müslim, Selam, 78)

Riyazus-Salihin 1859

وَعَنْهَا رَضِيَ الله عَنْهَا عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: مَنْ مَاتَ وَعَلَيْهِ صَوْمٌ، صَامَ عَنْهُ وَلِيُهُ.

Yine Aişe (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bir kimse oruç borcuyla ölürse, onun velisi veya akrabası onun yerine orucunu tutar.” (Buhari, Savm, 42; Müslim, Sıyam, 153)

Riyazus-Salihin 1860

وَعَنْ عَوْفِ بْنِ مَالِكِ بْنِ الطُّفَيْلِ: أَنَّ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا حَدَّثَتْ أَنَّ عَبْدَ الله بْنَ الزُّبَيْرِ رَضِيَ الله عَنْهُمَا قَالَ فِي بَيْعٍ أَوْ عَطَاءٍ أَعْطَتْهُ عَائِشَةُ رَضِيَ الله تَعَالَى عَنْهَا: وَاللهِ لَتَنْتَهِيَنَّ عَائِشَةُ، أَوْ لَأَحْجُرَنَّ عَلَيْهَا، قَالَتْ: أَهُوَ قَالَ هَذَا؟ قَالُوا: نَعَمْ، قَالَتْ: هُوَ للهِ عَلَيَّ نَذْرٌ أَنْ لَا أُكَلِّمَ ابْنَ الزُّبَيْرِ أَبَدًا، فَاسْتَشْفَعَ ابْنُ الزُّبَيْرِ إِلَيْهَا حِينَ طَالَتِ الْهِجْرَةُ. فَقَالَتْ: لَا وَاللهِ لَا أُشَفِّعُ فِيهِ أَبَدًا، وَلَا أَتَحَنَّثُ إِلَى نَذْرِي. فَلَمَّا طَالَ ذَلِكَ عَلَى ابْنِ الزُّبَيْرِ كَلَّمَ المِسْوَرَ بْنَ مَخْرَمَةَ، وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الأَسْوَدِ بْنِ عَبْدِ يَغُوثَ وَقَالَ لَهُمَا: أَنْشُدُكُمَا اللهَ لَمَا أَدْخَلْتُمَانِي عَلَى عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا، فَإِنَّهَا لَا يَحِلُّ لَهَا أَنْ تَنْذِرَ قَطِيعَتِي. فَأَقْبَلَ بِهِ المِسْوَرُ، وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ حَتَّى اسْتَأْذَنَا عَلَى عَائِشَةَ، فَقَالَا: السَّلَامُ عَلَيْكِ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ، أَنَدْخُلُ؟ قَالَتْ عَائِشَةُ: ادْخُلُوا. قَالُوا: كُلُّنَا؟ قَالَتْ: نَعَمْ، ادْخُلُوا كُلُّكُمْ، وَلَا تَعْلَمُ أَنَّ مَعَهُمَا ابْنَ الزُّبَيْرِ، فَلَمَّا دَخَلُوا، دَخَلَ ابْنُ الزُّبَيْرِ الْحِجَابَ، فَاعْتَنَقَ عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا، وَطَفِقَ يُنَاشِدُهَا وَيَبْكِي، وَطَفِقَ المِسْوَرُ، وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ يُنَاشِدَانِهَا إِلَّا كَلَّمَتْهُ وَقَبِلَتْ مِنْهُ، وَيَقُولَانِ: إِنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَمَّا قَدْ عَلِمْتِ مِنَ الْهِجْرَةِ، وَلَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثِ لَيَالٍ، فَلَمَّا أَكْثَرُوا عَلَى عَائِشَةَ مِنَ التَّذْكِرَةِ وَالتَّحْرِيجِ، طَفِقَتْ تُذَكِّرُهُمَا وَتَبْكِي، وَتَقُولُ: إِنِّي نَذَرْتُ، وَالنَّذْرُ شَدِيدٌ، فَلَمْ يَزَالَا بِهَا حَتَّى كَلَّمَتِ ابْنَ الزُّبَيْرِ، وَأَعْتَقَتْ فِي نَذْرِهَا ذَلِكَ أَرْبَعِينَ رَقَبَةً، وَكَانَتْ تَذْكُرُ نَذْرَهَا بَعْدَ ذَلِكَ فَتَبْكِي حَتَّى تَبُلَّ دُمُوعُهَا خِمَارَهَا.

Avf ibni Malik ibni Tufeyl’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Aişe (Allah ondan razı olsun), Abdullah ibni Zübeyr’in (Allah ikisinden de razı olsun), Aişe’nin yaptığı bir satış veya bağış hakkında: - Vallahi Aişe bu işten vazgeçecek, yoksa onun tasarruflarına engel olacağım, dediğini anlattı. Aişe: - Bunu o mu söyledi? diye sordu. Oradakiler: - Evet, dediler. Bunun üzerine Aişe: - Allah hakkı için, Abdullah ibni Zübeyr ile bir daha konuşmamak üzerime adak olsun, dedi. Aişe’nin dargınlığı uzayınca İbni Zübeyr, kendisini bağışlaması için araya şefaatçiler koydu. Fakat Aişe: - Vallahi onun hakkında hiç kimsenin aracılığını kabul etmem ve adağımı bozup günaha girmem, dedi. Bu küslük İbni Zübeyr’e ağır gelince Misver ibni Mahreme ile Abdurrahman ibni Esved ibni Abdiyegus’a konuyu açarak: - Allah aşkına, beni Aişe’nin yanına götürün. Çünkü onun benimle ilişkiyi kesmeye adak adaması helal değildir, dedi. Misver ile Abdurrahman, İbni Zübeyr’i yanlarına alıp Aişe’nin evine geldiler ve izin isteyerek: - Selam, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Girebilir miyiz? dediler. Aişe: - Girin, dedi. - Hepimiz mi? diye sordular. Yanlarında İbni Zübeyr’in olduğunu bilmediği için: - Evet, hepiniz girin, dedi. İçeri girdiklerinde İbni Zübeyr perdenin arkasına geçti, Aişe’nin boynuna sarılarak kendisini bağışlamasını istedi ve ağladı. Misver ile Abdurrahman da onunla konuşup özrünü kabul etmesi için Aişe’ye yalvarıyor ve: - Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bildiğin üzere dargınlığı yasakladığını ve bir Müslümanın din kardeşiyle üç geceden fazla dargın durmasının helal olmadığını biliyorsun, diyorlardı. Aişe’ye öğüt verip kendisini Allah adına sıkıştırmayı çoğaltınca Aişe de onlara adağını hatırlatıp ağlamaya başladı ve: - Ben adak adadım; adak ağırdır, dedi. Sonunda İbni Zübeyr ile konuşuncaya kadar ısrarlarını sürdürdüler. Aişe bu adağından dolayı kırk köle azat etti. Sonraki günlerde adağını hatırladıkça ağlar, gözyaşları başörtüsünü ıslatırdı. (Buhari, Edeb, 62)

Riyazus-Salihin 1861

وَعَنْ عُقْبَةَ بْنِ عَامِرٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَرَجَ إِلَى قَتْلَى أُحُدٍ، فَصَلَّى عَلَيْهِمْ بَعْدَ ثَمَانِ سِنِينَ كَالْمُوَدِّعِ لِلْأَحْيَاءِ وَالْأَمْوَاتِ، ثُمَّ طَلَعَ إِلَى الْمِنْبَرِ، فَقَالَ: إِنِّي بَيْنَ أَيْدِيكُمْ فَرَطٌ وَأَنَا شَهِيدٌ عَلَيْكُمْ، وَإِنَّ مَوْعِدَكُمُ الْحَوْضُ، وَإِنِّي لَأَنْظُرُ إِلَيْهِ مِنْ مَقَامِي هَذَا، أَلَا وَإِنِّي لَسْتُ أَخْشَى عَلَيْكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا، وَلَكِنْ أَخْشَى عَلَيْكُمُ الدُّنْيَا أَنْ تَنَافَسُوهَا. قَالَ: فَكَانَتْ آخِرَ نَظْرَةٍ نَظَرْتُهَا إِلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَفِي رِوَايَةٍ: وَلَكِنِّي أَخْشَى عَلَيْكُمُ الدُّنْيَا أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا، وَتَقْتَتِلُوا فَتَهْلِكُوا كَمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ. قَالَ عُقْبَةُ: فَكَانَ آخِرَ مَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمِنْبَرِ. وَفِي رِوَايَةٍ قَالَ: إِنِّي فَرَطٌ لَكُمْ وَأَنَا شَهِيدٌ عَلَيْكُمْ، وَإِنِّي وَاللهِ لَأَنْظُرُ إِلَى حَوْضِي الْآنَ، وَإِنِّي قَدْ أُعْطِيتُ مَفَاتِيحَ خَزَائِنِ الْأَرْضِ، أَوْ مَفَاتِيحَ الْأَرْضِ، وَإِنِّي وَاللهِ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِي، وَلَكِنْ أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا.

Ukbe ibni Amir’den (Allah ondan razı olsun) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), aradan sekiz yıl geçtikten sonra Uhud şehitlerini ziyarete gitti. Ölü ve yaşayanlara veda eder gibi onların cenaze namazını kıldı ve konuşmak üzere minbere çıkarak şunları söyledi: “Ben sizden önce gidip sizin için hazırlık yapacağım ve sizin üzerinize şahitlik edeceğim. Buluşma yeriniz havuzdur. Şu anda ben bu makamımdan onu görmekteyim. Ben sizin şirke düşmenizden korkmuyorum; fakat dünya için birbirinizle yarışmanızdan korkuyorum.” Ukbe, “Bu, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) son bakışım oldu” demiştir. (Buhari, Megazi, 17; Müslim, Fezail, 31) Müslim’in diğer bir rivayetinde: “Fakat ben sizin dünya için birbirinizle yarışmanızdan, çarpışmanızdan ve sizden öncekilerin helak olduğu gibi helak olmanızdan korkuyorum.” Ukbe, “Bu, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) minberde son görüşüm oldu” demiştir. (Müslim, Fezail, 31) Buhari’nin değişik bir rivayetinde ise: “Aranızda havuza ilk ulaşan ben olacağım ve sizin üzerinize şahitlik edeceğim. Vallahi şu anda havuzum gözümün önünde ve ona bakıyorum. Yeryüzü hazinelerinin anahtarları veya yeryüzünün anahtarları bana verildi. Vallahi sizin benden sonra şirke düşmenizden hiç korkmuyorum. Fakat sizin dünya için birbirinizle yarışmanızdan korkuyorum.” (Buhari, Cenaiz, 71)

Riyazus-Salihin 1862

وَعَنْ أَبِي زَيْدٍ عَمْرِو بْنِ أَخْطَبَ الْأَنْصَارِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: صَلَّى بِنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْفَجْرَ، وَصَعِدَ الْمِنْبَرَ، فَخَطَبَنَا حَتَّى حَضَرَتِ الظُّهْرُ، فَنَزَلَ فَصَلَّى، ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ حَتَّى حَضَرَتِ الْعَصْرُ، ثُمَّ نَزَلَ فَصَلَّى، ثُمَّ صَعِدَ الْمِنْبَرَ حَتَّى غَرَبَتِ الشَّمْسُ، فَأَخْبَرَنَا مَا كَانَ وَمَا هُوَ كَائِنٌ، فَأَعْلَمُنَا أَحْفَظُنَا.

Ebu Zeyd Amr ibni Ahtab el-Ensari (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize sabah namazını kıldırdı, sonra minbere çıkarak öğle namazı vakti gelinceye kadar konuştu. Minberden inip namazı kıldırdı, sonra tekrar minbere çıktı ve ikindi namazı vakti gelinceye kadar konuştu. Ardından minberden inip namazı kıldırdı, sonra tekrar minbere çıktı ve güneş batıncaya kadar konuştu. Bize olmuş ve olacak şeyleri haber verdi. Bunları en iyi bilenimiz, hafızası en güçlü olanımızdır. (Müslim, Fiten, 25)

Riyazus-Salihin 1863

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: مَنْ نَذَرَ أَنْ يُطِيعَ اللهَ فَلْيُطِعْهُ، وَمَنْ نَذَرَ أَنْ يَعْصِيَ اللهَ، فَلَا يَعْصِهِ.

Aişe (Allah ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Her kim Allah’a itaat etmek üzere adak adarsa Allah’a itaat etsin, isyan etmeyi adayan da adağından vazgeçip Allah’a karşı gelmesin.” (Buhari, Eyman, 28)

Riyazus-Salihin 1864

وَعَنْ أُمِّ شَرِيكٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا، أَنَّ رَسُولَ اللهِ ﷺ أَمَرَهَا بِقَتْلِ الْأَوْزَاغِ، وَقَالَ: كَانَ يَنْفُخُ عَلَى إِبْرَاهِيمَ.

Ümmü Şerik (Allah ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) zehirli ve çok zararlı olan iri kelerleri öldürmeyi emretti ve “O, İbrahim (sallallahu aleyhi vesellem)’i yakmak için yakılan ateşi üfleyerek daha da yakmaya çalışırdı.” (Buhari, Enbiya, 17; Müslim, Selam, 142)

Riyazus-Salihin 1865

وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: مَنْ قَتَلَ وَزَغَةً فِي أَوَّلِ ضَرْبَةٍ، فَلَهُ كَذَا وَكَذَا حَسَنَةً، وَمَنْ قَتَلَهَا فِي الضَّرْبَةِ الثَّانِيَةِ، فَلَهُ كَذَا وَكَذَا حَسَنَةً دُونَ الْأُولَى، وَإِنْ قَتَلَهَا فِي الضَّرْبَةِ الثَّالِثَةِ، فَلَهُ كَذَا وَكَذَا حَسَنَةً. وَفِي رِوَايَةٍ: مَنْ قَتَلَ وَزَغًا فِي أَوَّلِ ضَرْبَةٍ، كُتِبَ لَهُ مِائَةُ حَسَنَةٍ، وَفِي الثَّانِيَةِ دُونَ ذَلِكَ، وَفِي الثَّالِثَةِ دُونَ ذَلِكَ.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Zehirli iri keleri kim ilk vuruşta öldürürse onun için şu kadar sevap yazılır. İkinci vuruşta öldüren için birincisinden daha az olarak şu kadar sevap vardır. Eğer bir kimse üçüncü vuruşta öldürürse ona da şu kadar sevap vardır.” (Müslim, Selam, 146) Müslim’in diğer bir rivayetinde ise şöyledir: “Kim zehirli iri keleri ilk vuruşta öldürürse ona yüz sevap yazılır, ikinci vuruşta öldürene bundan biraz az, üçüncü vuruşta öldürene de daha az sevap verilir.” (Müslim, Selam, 147)

Riyazus-Salihin 1866

وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه، أَنَّ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم قَالَ: قَالَ رَجُلٌ: لأَتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ، فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ، فَوَضَعَهَا فِي يَدِ سَارِقٍ، فَأَصْبَحُوا يَتَحَدَّثُونَ: تُصُدِّقَ عَلَى سَارِقٍ! فَقَالَ: اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ، لأَتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ، فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ، فَوَضَعَهَا فِي يَدِ زَانِيَةٍ، فَأَصْبَحُوا يَتَحَدَّثُونَ: تُصُدِّقَ اللَّيْلَةَ عَلَى زَانِيَةٍ! فَقَالَ: اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ عَلَى زَانِيَةٍ! لأَتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ، فَخَرَجَ بِصَدَقَتِهِ، فَوَضَعَهَا فِي يَدِ غَنِيٍّ، فَأَصْبَحُوا يَتَحَدَّثُونَ: تُصُدِّقَ عَلَى غَنِيٍّ! فَقَالَ: اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ عَلَى سَارِقٍ، وَعَلَى زَانِيَةٍ، وَعَلَى غَنِيٍّ! فَأُتِيَ فَقِيلَ لَهُ: أَمَّا صَدَقَتُكَ عَلَى سَارِقٍ، فَلَعَلَّهُ أَنْ يَسْتَعِفَّ عَنْ سَرِقَتِهِ، وَأَمَّا الزَّانِيَةُ فَلَعَلَّهَا أَنْ تَسْتَعِفَّ عَنْ زِنَاهَا، وَأَمَّا الْغَنِيُّ فَلَعَلَّهُ أَنْ يَعْتَبِرَ، فَيُنْفِقَ مِمَّا آتَاهُ اللهُ.

Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun)’den rivayete göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Geçmiş zamanlarda bir adam, mutlaka bir sadaka vereceğim, dedi. Geceleyin evinden çıkıp sadakasını bilmeyerek bir hırsızın eline koymuştu. Sabah olunca insanlar, vay, filan hırsıza sadaka verilmiş, diye söylenirler. Sadakayı veren kimse: - Allah’ım, sana hamdolsun. Ben bir sadaka daha vereceğim. Yine gece evinden çıktı, bilmeyerek sadakasını bir fahişenin eline tutuşturdu. Sabahleyin herkes, vay, bu gece de bir fahişeye sadaka verilmiş, olacak şey değil, diye söylenirler. Sadakayı veren kimse, Allah’ım, bir fahişeye sadaka verdiğim için sana hamdolsun, der. Mutlaka bir sadaka daha vereceğim, diyerek geceleyin evinden çıkar, o gün de sadakasını bir zenginin avucuna bırakır. Ertesi gün, bu ne iştir, zengine bile sadaka verilmeye başlandı, diyerek söylenirler. Sadaka veren kimse de: - Allah’ım, hırsıza, fahişeye ve zengine sadaka verdiğim için sana hamdolsun, dedi. Uykusunda o kimseye şöyle denildi: Hırsıza verdiğin sadaka belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirmiştir. Fahişe olan, yaptıklarından vazgeçip iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allah’ın kendisine verdiği mallardan muhtaçlara verecektir. (Buhari, Zekât, 14; Müslim, Zekât, 78)

Riyazus-Salihin 1867

وَعَنْهُ قَالَ: كُنَّا مَعَ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم فِي دَعْوَةٍ، فَرُفِعَ إِلَيْهِ الذِّرَاعُ، وَكَانَتْ تُعْجِبُهُ، فَنَهَسَ مِنْهَا نَهْسَةً وَقَالَ: أَنَا سَيِّدُ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ ذَاكَ؟ يَجْمَعُ اللهُ الأَوَّلِينَ وَالآخِرِينَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، فَيُبْصِرُهُمُ النَّاظِرُ، وَيُسْمِعُهُمُ الدَّاعِي، وَتَدْنُو مِنْهُمُ الشَّمْسُ، فَيَبْلُغُ النَّاسَ مِنَ الْغَمِّ وَالْكَرْبِ مَا لَا يُطِيقُونَ وَلَا يَحْتَمِلُونَ، فَيَقُولُ النَّاسُ: أَلَا تَرَوْنَ إِلَى مَا أَنْتُمْ فِيهِ، إِلَى مَا بَلَغَكُمْ، أَلَا تَنْظُرُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَكُمْ إِلَى رَبِّكُمْ؟ فَيَقُولُ بَعْضُ النَّاسِ لِبَعْضٍ: أَبُوكُمْ آدَمُ، وَيَأْتُونَهُ فَيَقُولُونَ: يَا آدَمُ، أَنْتَ أَبُو الْبَشَرِ، خَلَقَكَ اللهُ بِيَدِهِ، وَنَفَخَ فِيكَ مِنْ رُوحِهِ، وَأَمَرَ الْمَلَائِكَةَ فَسَجَدُوا لَكَ، وَأَسْكَنَكَ الْجَنَّةَ، أَلَا تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ؟ أَلَا تَرَى مَا نَحْنُ فِيهِ، وَمَا بَلَغَنَا؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي غَضِبَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَا يَغْضَبُ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ نَهَانِي عَنِ الشَّجَرَةِ فَعَصَيْتُ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى نُوحٍ. فَيَأْتُونَ نُوحًا فَيَقُولُونَ: يَا نُوحُ، أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ، وَقَدْ سَمَّاكَ اللهُ عَبْدًا شَكُورًا، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ أَلَا تَرَى إِلَى مَا بَلَغَنَا؟ أَلَا تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ قَدْ كَانَتْ لِي دَعْوَةٌ دَعَوْتُ بِهَا عَلَى قَوْمِي، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى إِبْرَاهِيمَ. فَيَأْتُونَ إِبْرَاهِيمَ فَيَقُولُونَ: يَا إِبْرَاهِيمُ، أَنْتَ نَبِيُّ اللهِ وَخَلِيلُهُ مِنْ أَهْلِ الأَرْضِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ لَهُمْ: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي كُنْتُ كَذَبْتُ ثَلَاثَ كَذَبَاتٍ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى مُوسَى. فَيَأْتُونَ مُوسَى فَيَقُولُونَ: يَا مُوسَى، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ، فَضَّلَكَ اللهُ بِرِسَالَاتِهِ وَبِكَلَامِهِ عَلَى النَّاسِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي قَدْ قَتَلْتُ نَفْسًا لَمْ أُومَرْ بِقَتْلِهَا، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى عِيسَى. فَيَأْتُونَ عِيسَى فَيَقُولُونَ: يَا عِيسَى، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ، وَكَلَّمْتَ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ عِيسَى: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَلَمْ يَذْكُرْ ذَنْبًا، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم. وَفِي رِوَايَةٍ: فَيَأْتُونِي فَيَقُولُونَ: يَا مُحَمَّدُ، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ، وَخَاتَمُ الأَنْبِيَاءِ، وَقَدْ غَفَرَ اللهُ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَأَنْطَلِقُ، فَآتِي تَحْتَ الْعَرْشِ، فَأَقَعُ سَاجِدًا لِرَبِّي، ثُمَّ يَفْتَحُ اللهُ عَلَيَّ مِنْ مَحَامِدِهِ، وَحُسْنِ الثَّنَاءِ عَلَيْهِ شَيْئًا لَمْ يَفْتَحْهُ عَلَى أَحَدٍ قَبْلِي، ثُمَّ يُقَالُ: يَا مُحَمَّدُ، ارْفَعْ رَأْسَكَ، سَلْ تُعْطَهْ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ. فَأَرْفَعُ رَأْسِي، فَأَقُولُ: أُمَّتِي يَا رَبِّ، أُمَّتِي يَا رَبِّ. فَيُقَالُ: يَا مُحَمَّدُ، أَدْخِلْ مِنْ أُمَّتِكَ مَنْ لَا حِسَابَ عَلَيْهِمْ مِنَ الْبَابِ الأَيْمَنِ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ، وَهُمْ شُرَكَاءُ النَّاسِ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِنَ الأَبْوَابِ. ثُمَّ قَالَ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، إِنَّ مَا بَيْنَ الْمِصْرَاعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الْجَنَّةِ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَهَجَرَ، أَوْ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَبُصْرَى.

Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’la birlikte bir davette idik. Kendisine etin kol tarafından bir parça ikram edildi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) etin bu kısmını severdi. Ondan bir lokma koparıp şöyle buyurdu: - Kıyamet günü insanların efendisi ve ulusu benim. Bunun sebebini bilir misiniz? dedi ve şöyle buyurdu: - Allah gelmiş geçmiş tüm insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanların sıkıntıları dayanılmayacak hâle gelecek ve mahşer halkı birbirlerine: - Başınıza gelen şu sıkıntıları görmüyor musunuz? Durumunuzu Rabbinize arz ederek size kimin şefaat edeceğine niçin bakmıyorsunuz? diyecekler. Bir kısmı diğerlerine: - Babanız Âdem’e gidin, diyecekler. Âdem’e gelip: - Ey Âdem, sen insanların babasısın. Allah seni eliyle yarattı. Sana kendi ruhundan üfürdü. Meleklere sana tazim etmelerini emretti. Onlar da sana secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine gidip bizim için şefaat ediver. İçinde bulunduğumuz hâli, sıkıntıyı görmüyor musun? diyecekler. O da: - Bugün Rabbim öyle gazaplıdır ki şimdiye kadar böyle gazap etmemiş, bundan sonra da bu tür gazap etmez. Bir de ben cennetteki o yasak meyveden yemiş, Allah’a asi olmuştum. Size şefaat edecek yüzüm yok. Kendimi düşünüyorum, kendimi kurtarabilirsem o bana yeter. Siz başkasına gidin, Nuh’a gidin, diyecek. Onlar da Nuh’a gidecekler: - Ey Nuh, yeryüzündeki insanlara gönderilen resullerin ilkisin. Allah sana çok şükreden kul adını verdi. İçinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun, bize Rabbinin huzurunda şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da: - Bugün Rabbiniz görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böyle gazaplandı ne de sonra gazaplanır. Ben vaktiyle kavmimin helakı için dua etmiştim. Asıl ben şefaate muhtacım, kendimi düşünüyorum. Siz başkasına gidin, İbrahim’e gidin, diyecek. Onlar İbrahim’e gelecek: - Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. İçinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun? Rabbine hakkımızda şefaat eyle, diyecekler. O da şunları söyleyecek: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yerde yalan söylemiştim. Onun için şefaate ben muhtacım. Bu yüzden ben kendimi düşünüyorum. Siz kendinize bir şefaatçi arayınız. Musa’ya gidin. Onlar da Musa’ya gelip şöyle diyecekler: - Ey Musa, sen Allah’ın Rasûlüsün. Allah seni risaletleri ve konuşmasıyla diğer insanlara üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun? O da: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik bir şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böylesine gazaplanır. Ben öldürülmesine emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl şefaate muhtaç olan benim. Siz başkasına gidin, İsa’ya gidin, diyecek. Onlar da İsa’ya gelerek: - Ey İsa, sen Allah’ın Rasûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’ndan bir ruhsun. Sen daha beşikteyken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz perişan hâli görmüyor musun? diyecekler. İsa da: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek ama işlediği bir günah zikretmeyecek. Sonra da: - Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır. Siz başkasına gidin, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gidin, diyecek. Başka bir rivayette onlar da bana gelecek: - Ya Muhammed, sen Allah’ın Rasûlü ve son peygamberisin. Allah senin gelmiş geçmiş tüm günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumu görmüyor musun? diyecekler. Ben de hemen Arş’ın altına varıp Rabbim için secdeye kapanacağım. Sonra Allah, kimseye öğretmediği en güzel hamdi ve övgüyü bana ilham edecek. Sonra bana hitaben: - Ya Muhammed, secdeden başını kaldır. İste, istediğin sana verilecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve: - Ya Rab, ümmetimi bana bağışla, ümmetimi kurtar, diye yalvaracağım. O zaman bana: - Ya Muhammed, ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-Eymen’den içeri al. Onlar esasen diğer kapılardan girmekte insanlarla ortaktırlar, buyurulacak. Sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle devam etti: - Hayatımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile Bahreyn’deki Hecer veya Mekke ile Suriye’deki Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir. (Buhari, Enbiya, 3; Müslim, İman, 327)

Riyazus-Salihin 1868

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ: جَاءَ إِبْرَاهِيمُ عليه السلام بِأُمِّ إِسْمَاعِيلَ وَبِابْنِهَا إِسْمَاعِيلَ وَهِيَ تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهَا عِنْدَ الْبَيْتِ، عِنْدَ دَوْحَةٍ فَوْقَ زَمْزَمَ فِي أَعْلَى الْمَسْجِدِ، وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ، وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ، فَوَضَعَهُمَا هُنَاكَ، وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَابًا فِيهِ تَمْرٌ، وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ، ثُمَّ قَفَّى إِبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقًا، فَتَبِعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ فَقَالَتْ: يَا إِبْرَاهِيمُ، أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهَذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فِيهِ أَنِيسٌ وَلَا شَيْءٌ؟ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ مِرَارًا، وَجَعَلَ لَا يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا، فَقَالَتْ لَهُ: آللهُ أَمَرَكَ بِهَذَا؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَتْ: إِذًا لَا يُضَيِّعُنَا. ثُمَّ رَجَعَتْ، فَانْطَلَقَ إِبْرَاهِيمُ عليه السلام، حَتَّى إِذَا كَانَ عِنْدَ الثَّنِيَّةِ حَيْثُ لَا يَرَوْنَهُ، اسْتَقْبَلَ بِوَجْهِهِ الْبَيْتَ، ثُمَّ دَعَا بِهَؤُلَاءِ الدَّعَوَاتِ، فَرَفَعَ يَدَيْهِ فَقَالَ: ﴿رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ﴾ حَتَّى بَلَغَ ﴿يَشْكُرُونَ﴾. وَجَعَلَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ تُرْضِعُ إِسْمَاعِيلَ، وَتَشْرَبُ مِنْ ذَلِكَ الْمَاءِ، حَتَّى إِذَا نَفِدَ مَا فِي السِّقَاءِ، عَطِشَتْ وَعَطِشَ ابْنُهَا، وَجَعَلَتْ تَنْظُرُ إِلَيْهِ يَتَلَوَّى، أَوْ قَالَ: يَتَلَبَّطُ، فَانْطَلَقَتْ كَرَاهِيَةَ أَنْ تَنْظُرَ إِلَيْهِ، فَوَجَدَتِ الصَّفَا أَقْرَبَ جَبَلٍ فِي الْأَرْضِ يَلِيهَا، فَقَامَتْ عَلَيْهِ، ثُمَّ اسْتَقْبَلَتِ الْوَادِيَ تَنْظُرُ هَلْ تَرَى أَحَدًا، فَلَمْ تَرَ أَحَدًا. فَهَبَطَتْ مِنَ الصَّفَا حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الْوَادِيَ، رَفَعَتْ طَرَفَ دِرْعِهَا، ثُمَّ سَعَتْ سَعْيَ الْإِنْسَانِ الْمَجْهُودِ حَتَّى جَاوَزَتِ الْوَادِيَ، ثُمَّ أَتَتِ الْمَرْوَةَ، فَقَامَتْ عَلَيْهَا، فَنَظَرَتْ هَلْ تَرَى أَحَدًا، فَلَمْ تَرَ أَحَدًا، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ سَبْعَ مَرَّاتٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا: قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: فَذَلِكَ سَعْيُ النَّاسِ بَيْنَهُمَا. فَلَمَّا أَشْرَفَتْ عَلَى الْمَرْوَةِ سَمِعَتْ صَوْتًا، فَقَالَتْ: صَهْ، تُرِيدُ نَفْسَهَا، ثُمَّ تَسَمَّعَتْ، فَسَمِعَتْ أَيْضًا، فَقَالَتْ: قَدْ أَسْمَعْتَ إِنْ كَانَ عِنْدَكَ غَوَاثٌ. فَإِذَا هِيَ بِالْمَلَكِ عِنْدَ مَوْضِعِ زَمْزَمَ، فَبَحَثَ بِعَقِبِهِ، أَوْ قَالَ: بِجَنَاحِهِ، حَتَّى ظَهَرَ الْمَاءُ، فَجَعَلَتْ تُحَوِّضُهُ وَتَقُولُ بِيَدِهَا هَكَذَا، وَجَعَلَتْ تَغْرِفُ الْمَاءَ فِي سِقَائِهَا وَهُوَ يَفُورُ بَعْدَ مَا تَغْرِفُ. وَفِي رِوَايَةٍ: بِقَدْرِ مَا تَغْرِفُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا: قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: رَحِمَ اللهُ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ، لَوْ تَرَكَتْ زَمْزَمَ، أَوْ قَالَ: لَوْ لَمْ تَغْرِفْ مِنَ الْمَاءِ، لَكَانَتْ زَمْزَمُ عَيْنًا مَعِينًا. قَالَ: فَشَرِبَتْ، وَأَرْضَعَتْ وَلَدَهَا، فَقَالَ لَهَا الْمَلَكُ: لَا تَخَافُوا الضَّيْعَةَ، فَإِنَّ هَاهُنَا بَيْتًا لِلَّهِ يَبْنِيهِ هَذَا الْغُلَامُ وَأَبُوهُ، وَإِنَّ اللهَ لَا يُضَيِّعُ أَهْلَهُ. وَكَانَ الْبَيْتُ مُرْتَفِعًا مِنَ الْأَرْضِ كَالرَّابِيَةِ، تَأْتِيهِ السُّيُولُ، فَتَأْخُذُ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ. فَكَانَتْ كَذَلِكَ حَتَّى مَرَّتْ بِهِمْ رُفْقَةٌ مِنْ جُرْهُمٍ، أَوْ أَهْلُ بَيْتٍ مِنْ جُرْهُمٍ، مُقْبِلِينَ مِنْ طَرِيقِ كَدَاءَ، فَنَزَلُوا فِي أَسْفَلِ مَكَّةَ، فَرَأَوْا طَائِرًا عَائِفًا، فَقَالُوا: إِنَّ هَذَا الطَّائِرَ لَيَدُورُ عَلَى مَاءٍ، لَعَهْدُنَا بِهَذَا الْوَادِي وَمَا فِيهِ مَاءٌ. فَأَرْسَلُوا جَرِيًّا أَوْ جَرِيَّيْنِ، فَإِذَا هُمْ بِالْمَاءِ، فَرَجَعُوا فَأَخْبَرُوهُمْ، فَأَقْبَلُوا وَأُمُّ إِسْمَاعِيلَ عِنْدَ الْمَاءِ، فَقَالُوا: أَتَأْذَنِينَ لَنَا أَنْ نَنْزِلَ عِنْدَكِ؟ فَقَالَتْ: نَعَمْ، وَلَكِنْ لَا حَقَّ لَكُمْ فِي الْمَاءِ. قَالُوا: نَعَمْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: فَأَلْفَى ذَلِكَ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ، وَهِيَ تُحِبُّ الْأُنْسَ. فَنَزَلُوا، فَأَرْسَلُوا إِلَى أَهْلِيهِمْ فَنَزَلُوا مَعَهُمْ، حَتَّى إِذَا كَانُوا بِهَا أَهْلَ أَبْيَاتٍ، وَشَبَّ الْغُلَامُ، وَتَعَلَّمَ الْعَرَبِيَّةَ مِنْهُمْ، وَأَنْفَسَهُمْ وَأَعْجَبَهُمْ حِينَ شَبَّ، فَلَمَّا أَدْرَكَ زَوَّجُوهُ امْرَأَةً مِنْهُمْ، وَمَاتَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ. فَجَاءَ إِبْرَاهِيمُ بَعْدَ مَا تَزَوَّجَ إِسْمَاعِيلُ يُطَالِعُ تَرِكَتَهُ، فَلَمْ يَجِدْ إِسْمَاعِيلَ، فَسَأَلَ امْرَأَتَهُ عَنْهُ، فَقَالَتْ: خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا، وَفِي رِوَايَةٍ: يَصِيدُ لَنَا. ثُمَّ سَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ، فَقَالَتْ: نَحْنُ بِشَرٍّ، نَحْنُ فِي ضِيقٍ وَشِدَّةٍ، وَشَكَتْ إِلَيْهِ. قَالَ: فَإِذَا جَاءَ زَوْجُكِ، فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلَامَ، وَقُولِي لَهُ يُغَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِهِ. فَلَمَّا جَاءَ إِسْمَاعِيلُ كَأَنَّهُ آنَسَ شَيْئًا، فَقَالَ: هَلْ جَاءَكُمْ مِنْ أَحَدٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، جَاءَنَا شَيْخٌ كَذَا وَكَذَا، فَسَأَلَنَا عَنْكَ فَأَخْبَرْتُهُ، فَسَأَلَنِي: كَيْفَ عَيْشُنَا؟ فَأَخْبَرْتُهُ أَنَّا فِي جَهْدٍ وَشِدَّةٍ. قَالَ: فَهَلْ أَوْصَاكِ بِشَيْءٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، أَمَرَنِي أَنْ أَقْرَأَ عَلَيْكَ السَّلَامَ، وَيَقُولُ: غَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِكَ. قَالَ: ذَاكِ أَبِي، وَقَدْ أَمَرَنِي أَنْ أُفَارِقَكِ، الْحَقِي بِأَهْلِكِ. فَطَلَّقَهَا، وَتَزَوَّجَ مِنْهُمْ أُخْرَى. فَلَبِثَ عَنْهُمْ إِبْرَاهِيمُ مَا شَاءَ اللهُ، ثُمَّ أَتَاهُمْ بَعْدُ، فَلَمْ يَجِدْهُ، فَدَخَلَ عَلَى امْرَأَتِهِ، فَسَأَلَ عَنْهُ، قَالَتْ: خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا. قَالَ: كَيْفَ أَنْتُمْ؟ وَسَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ، فَقَالَتْ: نَحْنُ بِخَيْرٍ وَسَعَةٍ، وَأَثْنَتْ عَلَى اللهِ تَعَالَى. فَقَالَ: مَا طَعَامُكُمْ؟ قَالَتْ: اللَّحْمُ. قَالَ: فَمَا شَرَابُكُمْ؟ قَالَتْ: الْمَاءُ. قَالَ: اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي اللَّحْمِ وَالْمَاءِ. قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ يَوْمَئِذٍ حَبٌّ، وَلَوْ كَانَ لَهُمْ دَعَا لَهُمْ فِيهِ. قَالَ: فَهُمَا لَا يَخْلُو عَلَيْهِمَا أَحَدٌ بِغَيْرِ مَكَّةَ إِلَّا لَمْ يُوَافِقَاهُ. وَفِي رِوَايَةٍ: فَجَاءَ فَقَالَ: أَيْنَ إِسْمَاعِيلُ؟ فَقَالَتِ امْرَأَتُهُ: ذَهَبَ يَصِيدُ. فَقَالَتِ امْرَأَتُهُ: أَلَا تَنْزِلُ فَتَطْعَمَ وَتَشْرَبَ؟ قَالَ: وَمَا طَعَامُكُمْ وَمَا شَرَابُكُمْ؟ قَالَتْ: طَعَامُنَا اللَّحْمُ، وَشَرَابُنَا الْمَاءُ. قَالَ: اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي طَعَامِهِمْ وَشَرَابِهِمْ. قَالَ: فَقَالَ أَبُو الْقَاسِمِ صلى الله عليه وسلم: بَرَكَةُ دَعْوَةِ إِبْرَاهِيمَ عليه السلام. قَالَ: فَإِذَا جَاءَ زَوْجُكِ، فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلَامَ، وَمُرِيهِ يُثَبِّتْ عَتَبَةَ بَابِهِ. فَلَمَّا جَاءَ إِسْمَاعِيلُ، قَالَ: هَلْ أَتَاكُمْ مِنْ أَحَدٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، أَتَانَا شَيْخٌ حَسَنُ الْهَيْئَةِ، وَأَثْنَتْ عَلَيْهِ، فَسَأَلَنِي عَنْكَ فَأَخْبَرْتُهُ، فَسَأَلَنِي كَيْفَ عَيْشُنَا، فَأَخْبَرْتُهُ أَنَّا بِخَيْرٍ. قَالَ: فَأَوْصَاكِ بِشَيْءٍ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلَامَ، وَيَأْمُرُكَ أَنْ تُثَبِّتَ عَتَبَةَ بَابِكَ. قَالَ: ذَاكِ أَبِي، وَأَنْتِ الْعَتَبَةُ، أَمَرَنِي أَنْ أُمْسِكَكِ. ثُمَّ لَبِثَ عَنْهُمْ مَا شَاءَ اللهُ، ثُمَّ جَاءَ بَعْدَ ذَلِكَ وَإِسْمَاعِيلُ يَبْرِي نَبْلًا لَهُ تَحْتَ دَوْحَةٍ قَرِيبًا مِنْ زَمْزَمَ، فَلَمَّا رَآهُ قَامَ إِلَيْهِ، فَصَنَعَ كَمَا يَصْنَعُ الْوَالِدُ بِالْوَلَدِ، وَالْوَلَدُ بِالْوَالِدِ. قَالَ: يَا إِسْمَاعِيلُ، إِنَّ اللهَ أَمَرَنِي بِأَمْرٍ. قَالَ: فَاصْنَعْ مَا أَمَرَكَ رَبُّكَ. قَالَ: وَتُعِينُنِي؟ قَالَ: وَأُعِينُكَ. قَالَ: فَإِنَّ اللهَ أَمَرَنِي أَنْ أَبْنِيَ بَيْتًا هَاهُنَا، وَأَشَارَ إِلَى أَكَمَةٍ مُرْتَفِعَةٍ عَلَى مَا حَوْلَهَا. فَعِنْدَ ذَلِكَ رَفَعَا الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ، فَجَعَلَ إِسْمَاعِيلُ يَأْتِي بِالْحِجَارَةِ، وَإِبْرَاهِيمُ يَبْنِي، حَتَّى إِذَا ارْتَفَعَ الْبِنَاءُ جَاءَ بِهَذَا الْحَجَرِ، فَوَضَعَهُ لَهُ، فَقَامَ عَلَيْهِ وَهُوَ يَبْنِي، وَإِسْمَاعِيلُ يُنَاوِلُهُ الْحِجَارَةَ، وَهُمَا يَقُولَانِ: ﴿رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ﴾. وَفِي رِوَايَةٍ: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ خَرَجَ بِإِسْمَاعِيلَ وَأُمِّ إِسْمَاعِيلَ، مَعَهُمْ شَنَّةٌ فِيهَا مَاءٌ، فَجَعَلَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ تَشْرَبُ مِنَ الشَّنَّةِ، فَيَدِرُّ لَبَنُهَا عَلَى صَبِيِّهَا، حَتَّى قَدِمَ مَكَّةَ، فَوَضَعَهَا تَحْتَ دَوْحَةٍ، ثُمَّ رَجَعَ إِبْرَاهِيمُ إِلَى أَهْلِهِ، فَاتَّبَعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ، حَتَّى لَمَّا بَلَغُوا كَدَاءَ نَادَتْهُ مِنْ وَرَائِهِ: يَا إِبْرَاهِيمُ، إِلَى مَنْ تَتْرُكُنَا؟ قَالَ: إِلَى اللهِ. قَالَتْ: رَضِيتُ بِاللهِ. فَرَجَعَتْ، وَجَعَلَتْ تَشْرَبُ مِنَ الشَّنَّةِ، وَيَدِرُّ لَبَنُهَا عَلَى صَبِيِّهَا، حَتَّى لَمَّا فَنِيَ الْمَاءُ قَالَتْ: لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ لَعَلِّي أُحِسُّ أَحَدًا. قَالَ: فَذَهَبَتْ فَصَعِدَتِ الصَّفَا، فَنَظَرَتْ وَنَظَرَتْ هَلْ تُحِسُّ أَحَدًا، فَلَمْ تُحِسَّ أَحَدًا. فَلَمَّا بَلَغَتِ الْوَادِيَ سَعَتْ، وَأَتَتِ الْمَرْوَةَ، وَفَعَلَتْ ذَلِكَ أَشْوَاطًا، ثُمَّ قَالَتْ: لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ مَا فَعَلَ الصَّبِيُّ. فَذَهَبَتْ وَنَظَرَتْ، فَإِذَا هُوَ عَلَى حَالِهِ كَأَنَّهُ يَنْشَغُ لِلْمَوْتِ، فَلَمْ تُقِرَّهَا نَفْسُهَا. فَقَالَتْ: لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ لَعَلِّي أُحِسُّ أَحَدًا. فَذَهَبَتْ فَصَعِدَتِ الصَّفَا، فَنَظَرَتْ وَنَظَرَتْ، فَلَمْ تُحِسَّ أَحَدًا، حَتَّى أَتَمَّتْ سَبْعًا، ثُمَّ قَالَتْ: لَوْ ذَهَبْتُ فَنَظَرْتُ مَا فَعَلَ. فَإِذَا هِيَ بِصَوْتٍ، فَقَالَتْ: أَغِثْ إِنْ كَانَ عِنْدَكَ خَيْرٌ. فَإِذَا جِبْرِيلُ عليه السلام، فَقَالَ بِعَقِبِهِ هَكَذَا، وَغَمَزَ بِعَقِبِهِ عَلَى الْأَرْضِ، فَانْبَثَقَ الْمَاءُ، فَدَهِشَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ، فَجَعَلَتْ تَحْفِنُ، وَذَكَرَ الْحَدِيثَ بِطُولِهِ.

İbni Abbas (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: İbrahim (aleyhisselâm), İsmail’in annesi Hâcer ile emzirmekte olduğu İsmail’i alıp Mekke’ye getirdi. Onları Kâbe’nin üst tarafında, Zemzem’in yukarısındaki büyük bir ağacın altına bıraktı. O zamanlar Mekke’de kimse bulunmadığı gibi içecek su da yoktu. İşte İbrahim, karısı ile oğlunu oraya bıraktı ve yanlarına da içi hurma dolu bir dağarcık ile içi su dolu bir kırba bıraktı. Sonra İbrahim oradan ayrıldı. Hâcer de onun peşinden giderek: - Ey İbrahim, bizi konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı bu vadide tek başına bırakıp da nereye gidiyorsun? diye birkaç sefer sormasına rağmen İbrahim (aleyhisselâm) dönüp bakmadı bile. Sonunda Hâcer: - Bunu böyle yapmanı sana Allah mı emretti? deyince İbrahim: - Evet, Allah emretti, diye cevap verdi. Hâcer: - Öyleyse Allah bizi korur, dedi ve oğlunun yanına döndü. İbrahim (aleyhisselâm) yürüdü gitti. Kimsenin kendisini göremediği Seniyye mevkiine varınca yüzünü Kâbe tarafına çevirdi ve ellerini kaldırarak şöyle dua etti: “Ey Rabbimiz! Soyumdan bir kısmını ekin bitmez bir yere, senin kutsal evinin yakınına yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı devamlı ve tam bir duyarlılık içinde kılıp yerine getirsinler. Artık sen, insanlardan bir kısmının gönlünü hevesle oralara meylettir ki hac ve umre maksadıyla gelip gitmelerinde de çeşitli meyvelerle rızıklandır onları, belki şükrederler.” (İbrahim sûresi, 14/37) Hâcer, İsmail’i emziriyor ve kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su tükendi; hem kendisi hem de oğlu susadı. Hâcer, çocuğun susuzluktan toprak üzerinde yuvarlandığını görünce yavrusunun bu acıklı hâline bakmaktan üzülerek onun yanından kalkıp oraya en yakın tepe olan Safa’ya gitti ve tepenin üstüne çıktı. Sonra acaba bir kimse görebilir miyim diye vadiye bakındı, fakat kimseyi göremedi. Safa tepesinden inip vadiye gelince, koşmasına engel olmasın diye elbisesinin eteğini topladı. Sonra da çok zor durumda kalan bir insanın gayretiyle koşmaya başladı, vadiyi geçip Merve’ye geldi. Tepenin üzerine çıkıp acaba birini görebilir miyim diye bakındı, fakat kimseyi göremedi. İki tepe arasında böylece yedi defa gidip geldi. İbni Abbas diyor ki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “İşte bundan dolayı halk Safa ile Merve arasında sa’y ederler” buyurarak sözüne devam etti. Hâcer, Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine, “Sus, dinle” dedi. Sonra iyice kulak verdi. Aynı sesi bir daha duydu. “Tamam, sesini duyurdun; eğer bize yardım edebilecek durumda isen bize yardım et” dedi. Bir de baktı ki şimdiki Zemzem’in olduğu yerde bir melek, topuğuyla veya kanadıyla toprağı kazıp Zemzem’i ortaya çıkardı. Hâcer de akıp gitmesin diye suyun etrafını çevirmeye ve bir taraftan da kırbasını doldurmaya çabalıyordu. Hâcer suyu avuçladıkça yerden su kaynıyordu. İbni Abbas (Allah onlardan razı olsun) şöyle dedi: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah İsmail’in annesine rahmet etsin. Zemzem’i kendi hâline bıraksaydı veya suyu avuçlamasaydı Zemzem suyu akan bir ırmak olurdu” buyurdu. İbni Abbas sözüne şöyle devam etti: Hâcer sudan içti, yavrusunu emzirdi. Melek ona: - Sakın mahvoluruz diye korkmayın. İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu çocukla babası yapacaktır. Allah o işi yapacak kimsenin yok olmasına izin vermez. Beytullah’ın yeri, yer seviyesinden biraz yüksekçe idi; zamanla seller sağını solunu yalayıp aşındırmıştı. Onlar bu şekilde yaşayıp giderken Cürhüm kabilesinden bir grup insan veya onlardan bir aile, Kedâ yolundan gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler. O sırada bir kuşun gelip gittiğini gördüler. “Bu kuş mutlaka bir suyun etrafında dönüp duruyordur” dediler. Bu vadide su bulunmadığını biliyorlardı. Bunu anlamak için bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler. Gidenler orada suyun bulunduğunu görüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde Hâcer’i gördüler: - Bizim buraya yerleşmemize izin verir misin? diye sordular. O da: - Evet, bu sudan istifade edebilirsiniz ama mülkiyeti hakkında bir hak iddia etmemek şartıyla, dedi. Onlar da: - Peki, kabul, dediler. İbni Abbas rivayetine şöyle devam etti: İnsanlarla bir arada olmaya ihtiyaç duyduğu bir sırada onların çıkagelmesi Hâcer’i sevindirdi. Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi diğer akrabalarına da haber saldılar. Onlar da gelip buraya yerleştiler. Böylece orada ev bark çoğalmış oldu. Hâcer’in oğlu İsmail büyüyüp gelişti. Cürhümlülerden Arapça öğrendi. Büyüdüğünde onların en beğendiği ve takdir ettiği kimse oldu. Ergenlik çağına gelince onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde Hâcer vefat etti. Uzun bir zaman sonra İbrahim, burada bıraktığı oğlunu ziyaret için Mekke’ye geldi. Fakat İsmail’i evde bulamadı. Karısına: - İsmail nerede? diye sordu. Kadın: - Rızkımızı temin etmeye, diğer bir rivayete göre avlanmaya gitti, dedi. İbrahim (aleyhisselâm) geçim durumlarını ve nasıl olduklarını sordu. O kadın da: - Çok kötü durumdayız, büyük bir sıkıntı ve darlık içindeyiz, diye hâllerinden şikâyet etti. İbrahim de: - Kocan gelince ona selamımı söyle, kendisine hatırlat da kapısının eşiğini değiştirsin, dedi. İsmail eve gelince orada bir şeyler olduğunu sezdi ve karısına: - Ben yokken eve biri geldi mi? diye sordu. O da: - Evet, yaşlı bir adam geldi, diyerek onu tarif etmeye çalıştı. Seni sordu, ben de haber verdim. Nasıl geçindiğimizi sordu, ben de geçim sıkıntısı çektiğimizi anlattım. Bana, “Kocan gelince ona selamımı söyle, kendisine hatırlat da kapısının eşiğini değiştirsin” dedi. İsmail: - O gelen benim babamdır. Bana senden boşanmamı emretmiş. Haydi, ailenin yanına dönebilirsin, dedi. O kadını boşayıp Cürhümlülerden başka bir kadınla evlendi. Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrahim tekrar oğlunun evine ziyarete geldi. Fakat İsmail’i yine bulamadı. İçeri girip İsmail’i sordu. Karısı: - Rızkımızı temin etmeye gitti, dedi. İbrahim: - Geçiminiz, hâliniz nasıldır? diye sordu. Kadın: - Çok iyi durumdayız, rahat ve bolluk içindeyiz, diyerek Allah’a hamdetti. Konuşma şöyle devam etti: - Ne yiyorsunuz? - Et yiyoruz. - Ne içiyorsunuz? - Su. O zaman İbrahim (aleyhisselâm): - Allah’ım, etlerine ve sularına bereket ver, diye dua etti. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sözün burasında şöyle buyurdu: “O zamanlar Mekke’de ekin yoktu. Eğer olsaydı tahılın da bereketlenmesi için dua ederdi.” İbni Abbas dedi ki: İbrahim’in duasının bereketiyle et ile su, başka yerde yaşayanların aksine Mekkelilerin sağlığına elverişli olmuştur. Bir başka rivayete göre İbrahim (aleyhisselâm) oraya gelince: - İsmail nerede? diye sordu. Karısı: - Avlanmaya gitti, dedi. Hanımı: - Yemek yemek ve su içmek için buyurmaz mısınız? dedi. İbrahim: - Ne yiyor, ne içiyorsunuz? diye sordu. Kadın: - Yemeğimiz et, içtiğimiz de sudur, dedi. İşte o zaman İbrahim (aleyhisselâm): - Allah’ım, onların yiyecek ve içeceklerine bereket ver, diye dua etti. İbni Abbas sözüne şöyle devam etti: Ebu’l-Kasım (sallallahu aleyhi ve sellem), “İşte bu, İbrahim’in duasının bereketidir” buyurdu. İbrahim gelinine şöyle dedi: - Kocan eve gelince ona benim selamımı söyle ve kendisine hatırlat da kapısının eşiğine sahip olsun. İsmail eve gelince: - Eve gelen oldu mu? diye sordu. Karısı: - Evet, güzel görünümlü bir ihtiyar geldi, diyerek onun hakkında güzel şeyler söyledi. Sözüne devamla: - Bana seni sordu, ben de anlattım. Geçimimizi öğrenmek istedi, ben de çok iyi olduğunu söyledim, dedi. İsmail: - Sana bir tavsiyede bulundu mu? diye sordu. O da: - Evet, sana selam söyledi ve kapının eşiğine sahip olmanı emretti, dedi. O zaman İsmail: - O benim babamdır. Evin eşiği de sensin. Babam seni yanımda tutmamı emretmiş, dedi. Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra İbrahim (aleyhisselâm) bir daha geldi. O sırada İsmail, Zemzem’in yanındaki büyük bir ağacın altına oturmuş, ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı. Uzun süre birbirini görmeyen bir baba çocuğuna, bir çocuk da babasına sevgi ve saygısını nasıl gösterirse onlar da birbirlerine öyle yaptılar. İbrahim (aleyhisselâm) oğluyla konuşmaya başladı: - İsmail, Allah bana önemli bir görev verdi. - Öyleyse Rabbinin emrini yerine getir babacığım. - Bana yardım edecek misin? - Sana elbette yardım edeceğim. İbrahim oradaki yüksekçe bir tepeyi gösterdi ve: - Allah işte şuraya bir ev yapmamı emretti, dedi. İbrahim ile İsmail oraya Kâbe’nin temelini atıp yükselttiler. İsmail taş getiriyor, İbrahim de duvar örüyordu. Binanın duvarları yükselince İsmail, şu Makam-ı İbrahim diye bilinen taşı getirip babasına verdi. O da bu taşı iskele gibi kullanıp üzerine çıktı ve İsmail’in getirdiği taşlarla inşaata devam etti. Onlar beraberce binayı yaparken, “Rabbimiz, bizden bu hizmeti kabul eyle. Şüphesiz sen duamızı duyan ve niyetimizi bilensin” (Bakara sûresi, 2/127) diye dua ediyorlardı. Bir başka rivayet ise şöyledir: İbrahim (aleyhisselâm), İsmail ile annesini alıp yola çıktı. Yanlarında bir de su kırbası vardı. İsmail’in annesi kırbadan içtikçe sütü geliyor ve oğlunu emziriyordu. Nihayet Mekke’ye gelince İbrahim, Hâcer’i büyük bir ağacın altına bıraktı. Sonra geriye dönüp giderken Hâcer arkasına takıldı. Kedâ mevkiine gelince Hâcer onun arkasından: - İbrahim, bizi kime bırakıp gidiyorsun? diye seslendi. O da: - Allah’a bırakıyorum, dedi. Hâcer: - Allah’ın korumasına razıyım, dedi ve geri döndü. Kırbadaki sudan içip çocuğunu emziriyordu. Sonunda su bitti. Hâcer, gidip etrafa bakayım, belki birini görürüm, dedi. Yürüyüp Safa tepesine çıktı, etrafa bakındı. Fakat kimseyi göremedi. Vadiye inince koşmaya başladı, Merve’ye geldi. Sonra da gidip çocuğa bakayım, acaba ne yapıyor, diye söylendi. Dönüp çocuğun yanına geldi. Çocuk bıraktığı gibi bitkin bir hâlde, ölecek gibi duruyordu. Orada durmaya gönlü razı olmadı. Gidip etrafa bakayım, belki birini görebilirim, dedi. Gidip Safa tepesine çıktı. Etrafına bakındı, fakat kimseyi göremedi. Böylece iki tepe arasında yediyi tamamladı. Sonra kendi kendine, acaba çocuk ne yapıyor, bir daha görsem, derken bir ses işitti ve: - Eğer bir iyilik yapabileceksen yardım et, diye seslendi. Bir de baktı ki Cibril (aleyhisselâm) ayak topuğuyla yere vurdu ve oradan su fışkırdı. Hâcer hayretler içinde kaldı, avucuyla kırbasına su doldurmaya başladı. Buhari hadisin devamını rivayet etti. (Buhari, Enbiya, 9)

Riyazus-Salihin 1869

وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ زَيْدٍ رضي الله عنه قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: الْكَمْأَةُ مِنَ المَنِّ، وماؤُهَا شِفَاءٌ لِلْعَيْنِ

Said ibni Zeyd (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittim dedi: “Mantar (domalan) İsrailoğullarına ikram edilen kudret helvası türünden bir rızıktır. Suyu da göz hastalığına şifadır.” (Buhari, Tıb, 20; Müslim, Eşribe, 157)

Riyazus-Salihin 1870