وَعَنْهُ قَالَ: كُنَّا مَعَ رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم فِي دَعْوَةٍ، فَرُفِعَ إِلَيْهِ الذِّرَاعُ، وَكَانَتْ تُعْجِبُهُ، فَنَهَسَ مِنْهَا نَهْسَةً وَقَالَ: أَنَا سَيِّدُ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ ذَاكَ؟ يَجْمَعُ اللهُ الأَوَّلِينَ وَالآخِرِينَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، فَيُبْصِرُهُمُ النَّاظِرُ، وَيُسْمِعُهُمُ الدَّاعِي، وَتَدْنُو مِنْهُمُ الشَّمْسُ، فَيَبْلُغُ النَّاسَ مِنَ الْغَمِّ وَالْكَرْبِ مَا لَا يُطِيقُونَ وَلَا يَحْتَمِلُونَ، فَيَقُولُ النَّاسُ: أَلَا تَرَوْنَ إِلَى مَا أَنْتُمْ فِيهِ، إِلَى مَا بَلَغَكُمْ، أَلَا تَنْظُرُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَكُمْ إِلَى رَبِّكُمْ؟ فَيَقُولُ بَعْضُ النَّاسِ لِبَعْضٍ: أَبُوكُمْ آدَمُ، وَيَأْتُونَهُ فَيَقُولُونَ: يَا آدَمُ، أَنْتَ أَبُو الْبَشَرِ، خَلَقَكَ اللهُ بِيَدِهِ، وَنَفَخَ فِيكَ مِنْ رُوحِهِ، وَأَمَرَ الْمَلَائِكَةَ فَسَجَدُوا لَكَ، وَأَسْكَنَكَ الْجَنَّةَ، أَلَا تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ؟ أَلَا تَرَى مَا نَحْنُ فِيهِ، وَمَا بَلَغَنَا؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي غَضِبَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَا يَغْضَبُ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ نَهَانِي عَنِ الشَّجَرَةِ فَعَصَيْتُ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى نُوحٍ. فَيَأْتُونَ نُوحًا فَيَقُولُونَ: يَا نُوحُ، أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ، وَقَدْ سَمَّاكَ اللهُ عَبْدًا شَكُورًا، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ أَلَا تَرَى إِلَى مَا بَلَغَنَا؟ أَلَا تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ قَدْ كَانَتْ لِي دَعْوَةٌ دَعَوْتُ بِهَا عَلَى قَوْمِي، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى إِبْرَاهِيمَ. فَيَأْتُونَ إِبْرَاهِيمَ فَيَقُولُونَ: يَا إِبْرَاهِيمُ، أَنْتَ نَبِيُّ اللهِ وَخَلِيلُهُ مِنْ أَهْلِ الأَرْضِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ لَهُمْ: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي كُنْتُ كَذَبْتُ ثَلَاثَ كَذَبَاتٍ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى مُوسَى. فَيَأْتُونَ مُوسَى فَيَقُولُونَ: يَا مُوسَى، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ، فَضَّلَكَ اللهُ بِرِسَالَاتِهِ وَبِكَلَامِهِ عَلَى النَّاسِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي قَدْ قَتَلْتُ نَفْسًا لَمْ أُومَرْ بِقَتْلِهَا، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى عِيسَى. فَيَأْتُونَ عِيسَى فَيَقُولُونَ: يَا عِيسَى، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ، وَكَلَّمْتَ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَيَقُولُ عِيسَى: إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَلَمْ يَذْكُرْ ذَنْبًا، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم. وَفِي رِوَايَةٍ: فَيَأْتُونِي فَيَقُولُونَ: يَا مُحَمَّدُ، أَنْتَ رَسُولُ اللهِ، وَخَاتَمُ الأَنْبِيَاءِ، وَقَدْ غَفَرَ اللهُ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلَا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ؟ فَأَنْطَلِقُ، فَآتِي تَحْتَ الْعَرْشِ، فَأَقَعُ سَاجِدًا لِرَبِّي، ثُمَّ يَفْتَحُ اللهُ عَلَيَّ مِنْ مَحَامِدِهِ، وَحُسْنِ الثَّنَاءِ عَلَيْهِ شَيْئًا لَمْ يَفْتَحْهُ عَلَى أَحَدٍ قَبْلِي، ثُمَّ يُقَالُ: يَا مُحَمَّدُ، ارْفَعْ رَأْسَكَ، سَلْ تُعْطَهْ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ. فَأَرْفَعُ رَأْسِي، فَأَقُولُ: أُمَّتِي يَا رَبِّ، أُمَّتِي يَا رَبِّ. فَيُقَالُ: يَا مُحَمَّدُ، أَدْخِلْ مِنْ أُمَّتِكَ مَنْ لَا حِسَابَ عَلَيْهِمْ مِنَ الْبَابِ الأَيْمَنِ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ، وَهُمْ شُرَكَاءُ النَّاسِ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِنَ الأَبْوَابِ. ثُمَّ قَالَ: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، إِنَّ مَا بَيْنَ الْمِصْرَاعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الْجَنَّةِ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَهَجَرَ، أَوْ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَبُصْرَى.
Yine Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’la birlikte bir davette idik. Kendisine etin kol tarafından bir parça ikram edildi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) etin bu kısmını severdi. Ondan bir lokma koparıp şöyle buyurdu: - Kıyamet günü insanların efendisi ve ulusu benim. Bunun sebebini bilir misiniz? dedi ve şöyle buyurdu: - Allah gelmiş geçmiş tüm insanları düz bir yere toplayacak. Orası, insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanların sıkıntıları dayanılmayacak hâle gelecek ve mahşer halkı birbirlerine: - Başınıza gelen şu sıkıntıları görmüyor musunuz? Durumunuzu Rabbinize arz ederek size kimin şefaat edeceğine niçin bakmıyorsunuz? diyecekler. Bir kısmı diğerlerine: - Babanız Âdem’e gidin, diyecekler. Âdem’e gelip: - Ey Âdem, sen insanların babasısın. Allah seni eliyle yarattı. Sana kendi ruhundan üfürdü. Meleklere sana tazim etmelerini emretti. Onlar da sana secde ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine gidip bizim için şefaat ediver. İçinde bulunduğumuz hâli, sıkıntıyı görmüyor musun? diyecekler. O da: - Bugün Rabbim öyle gazaplıdır ki şimdiye kadar böyle gazap etmemiş, bundan sonra da bu tür gazap etmez. Bir de ben cennetteki o yasak meyveden yemiş, Allah’a asi olmuştum. Size şefaat edecek yüzüm yok. Kendimi düşünüyorum, kendimi kurtarabilirsem o bana yeter. Siz başkasına gidin, Nuh’a gidin, diyecek. Onlar da Nuh’a gidecekler: - Ey Nuh, yeryüzündeki insanlara gönderilen resullerin ilkisin. Allah sana çok şükreden kul adını verdi. İçinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun, bize Rabbinin huzurunda şefaat etmeyecek misin? diyecekler. O da: - Bugün Rabbiniz görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böyle gazaplandı ne de sonra gazaplanır. Ben vaktiyle kavmimin helakı için dua etmiştim. Asıl ben şefaate muhtacım, kendimi düşünüyorum. Siz başkasına gidin, İbrahim’e gidin, diyecek. Onlar İbrahim’e gelecek: - Sen Allah’ın peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. İçinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun? Rabbine hakkımızda şefaat eyle, diyecekler. O da şunları söyleyecek: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yerde yalan söylemiştim. Onun için şefaate ben muhtacım. Bu yüzden ben kendimi düşünüyorum. Siz kendinize bir şefaatçi arayınız. Musa’ya gidin. Onlar da Musa’ya gelip şöyle diyecekler: - Ey Musa, sen Allah’ın Rasûlüsün. Allah seni risaletleri ve konuşmasıyla diğer insanlara üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz hâli görmüyor musun? O da: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik bir şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böylesine gazaplanır. Ben öldürülmesine emir almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl şefaate muhtaç olan benim. Siz başkasına gidin, İsa’ya gidin, diyecek. Onlar da İsa’ya gelerek: - Ey İsa, sen Allah’ın Rasûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’ndan bir ruhsun. Sen daha beşikteyken insanlarla konuştun. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz perişan hâli görmüyor musun? diyecekler. İsa da: - Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek ama işlediği bir günah zikretmeyecek. Sonra da: - Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır. Siz başkasına gidin, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gidin, diyecek. Başka bir rivayette onlar da bana gelecek: - Ya Muhammed, sen Allah’ın Rasûlü ve son peygamberisin. Allah senin gelmiş geçmiş tüm günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et, içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumu görmüyor musun? diyecekler. Ben de hemen Arş’ın altına varıp Rabbim için secdeye kapanacağım. Sonra Allah, kimseye öğretmediği en güzel hamdi ve övgüyü bana ilham edecek. Sonra bana hitaben: - Ya Muhammed, secdeden başını kaldır. İste, istediğin sana verilecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım ve: - Ya Rab, ümmetimi bana bağışla, ümmetimi kurtar, diye yalvaracağım. O zaman bana: - Ya Muhammed, ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki Bâbü’l-Eymen’den içeri al. Onlar esasen diğer kapılardan girmekte insanlarla ortaktırlar, buyurulacak. Sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle devam etti: - Hayatımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile Bahreyn’deki Hecer veya Mekke ile Suriye’deki Busrâ arasındaki mesafe kadar geniştir. (Buhari, Enbiya, 3; Müslim, İman, 327)