Riyazus Salihin

204 numaralı hadis

عَنْ أَبِي خُبَيْبٍ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ رضي الله عنهما قَالَ: لَمَّا وَقَفَ الزُّبَيْرُ يَوْمَ الْجَمَلِ دَعَانِي، فَقُمْتُ إِلَى جَنْبِهِ، فَقَالَ: يَا بُنَيَّ، إِنَّهُ لَا يُقْتَلُ الْيَوْمَ إِلَّا ظَالِمٌ أَوْ مَظْلُومٌ، وَإِنِّي لَا أُرَانِي إِلَّا سَأُقْتَلُ الْيَوْمَ مَظْلُومًا، وَإِنَّ مِنْ أَكْبَرِ هَمِّي لَدَيْنِي، أَفَتُرَى يُبْقِي دَيْنُنَا مِنْ مَالِنَا شَيْئًا؟ ثُمَّ قَالَ: يَا بُنَيَّ، بِعْ مَالَنَا فَاقْضِ دَيْنِي. وَأَوْصَى بِالثُّلُثِ، وَثُلُثِهِ لِبَنِيهِ، يَعْنِي بَنِي عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ، ثُلُثَ الثُّلُثِ. قَالَ: فَإِنْ فَضَلَ مِنْ مَالِنَا بَعْدَ قَضَاءِ الدَّيْنِ شَيْءٌ، فَثُلُثُهُ لِبَنِيكَ. قَالَ هِشَامٌ: وَكَانَ وَلَدُ عَبْدِ اللَّهِ قَدْ وَازَى بَعْضَ بَنِي الزُّبَيْرِ، خُبَيْبًا وَعَبَّادًا، وَلَهُ يَوْمَئِذٍ تِسْعَةُ بَنِينَ وَتِسْعُ بَنَاتٍ. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَجَعَلَ يُوصِينِي بِدَيْنِهِ وَيَقُولُ: يَا بُنَيَّ، إِنْ عَجَزْتَ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِنْ عَلَيْهِ مَوْلَايَ. قَالَ: فَوَاللَّهِ مَا دَرَيْتُ مَا أَرَادَ حَتَّى قُلْتُ: يَا أَبَتِ، مَنْ مَوْلَاكَ؟ قَالَ: اللَّهُ. قَالَ: فَوَاللَّهِ مَا وَقَعْتُ فِي كُرْبَةٍ مِنْ دَيْنِهِ إِلَّا قُلْتُ: يَا مَوْلَى الزُّبَيْرِ، اقْضِ عَنْهُ دَيْنَهُ، فَيَقْضِيهِ. قَالَ: فَقُتِلَ الزُّبَيْرُ رضي الله عنه وَلَمْ يَدَعْ دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا، إِلَّا أَرَضِينَ، مِنْهَا الْغَابَةُ، وَإِحْدَى عَشْرَةَ دَارًا بِالْمَدِينَةِ، وَدَارَيْنِ بِالْبَصْرَةِ، وَدَارًا بِالْكُوفَةِ، وَدَارًا بِمِصْرَ. قَالَ: وَإِنَّمَا كَانَ دَيْنُهُ الَّذِي كَانَ عَلَيْهِ أَنَّ الرَّجُلَ كَانَ يَأْتِيهِ بِالْمَالِ فَيَسْتَوْدِعُهُ إِيَّاهُ، فَيَقُولُ الزُّبَيْرُ: لَا، وَلَكِنْ هُوَ سَلَفٌ، إِنِّي أَخْشَى عَلَيْهِ الضَّيْعَةَ. وَمَا وَلِيَ إِمَارَةً قَطُّ، وَلَا جِبَايَةً، وَلَا خَرَاجًا، وَلَا شَيْئًا إِلَّا أَنْ يَكُونَ فِي غَزْوٍ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، أَوْ مَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ رضي الله عنهم. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: فَحَسَبْتُ مَا عَلَيْهِ مِنَ الدَّيْنِ، فَوَجَدْتُهُ أَلْفَيْ أَلْفٍ وَمِائَتَيْ أَلْفٍ. فَلَقِيَ حَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ، فَقَالَ: يَا ابْنَ أَخِي، كَمْ عَلَى أَخِي مِنَ الدَّيْنِ؟ فَكَتَمْتُهُ وَقُلْتُ: مِائَةُ أَلْفٍ. فَقَالَ حَكِيمٌ: وَاللَّهِ مَا أَرَى أَمْوَالَكُمْ تَسَعُ هَذِهِ. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ: أَرَأَيْتَكَ إِنْ كَانَتْ أَلْفَيْ أَلْفٍ وَمِائَتَيْ أَلْفٍ؟ قَالَ: مَا أَرَاكُمْ تُطِيقُونَ هَذَا، فَإِنْ عَجَزْتُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِينُوا بِي. قَالَ: وَكَانَ الزُّبَيْرُ اشْتَرَى الْغَابَةَ بِسَبْعِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ، فَبَاعَهَا عَبْدُ اللَّهِ بِأَلْفِ أَلْفٍ وَسِتِّ مِائَةِ أَلْفٍ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ شَيْءٌ فَلْيُوَافِنَا بِالْغَابَةِ. فَأَتَاهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ، وَكَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ أَرْبَعُ مِائَةِ أَلْفٍ، فَقَالَ لِعَبْدِ اللَّهِ: إِنْ شِئْتُمْ تَرَكْتُهَا لَكُمْ؟ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَا. قَالَ: فَإِنْ شِئْتُمْ جَعَلْتُمُوهَا فِيمَا تُؤَخِّرُونَ إِنْ أَخَّرْتُمْ؟ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَا. قَالَ: فَاقْطَعُوا لِي قِطْعَةً. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: لَكَ مِنْ هَاهُنَا إِلَى هَاهُنَا. قَالَ: فَبَاعَ عَبْدُ اللَّهِ مِنْهَا، فَقَضَى عَنْهُ دَيْنَهُ وَأَوْفَاهُ، وَبَقِيَ مِنْهَا أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ. فَقَدِمَ عَلَى مُعَاوِيَةَ وَعِنْدَهُ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ، وَالْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ، وَابْنُ زَمْعَةَ. فَقَالَ لَهُ مُعَاوِيَةُ: كَمْ قُوِّمَتِ الْغَابَةُ؟ قَالَ: كُلُّ سَهْمٍ بِمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ: كَمْ بَقِيَ مِنْهَا؟ قَالَ: أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ. قَالَ الْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ: قَدْ أَخَذْتُ مِنْهَا سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ: قَدْ أَخَذْتُ مِنْهَا سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. وَقَالَ ابْنُ زَمْعَةَ: قَدْ أَخَذْتُ سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. فَقَالَ مُعَاوِيَةُ: كَمْ بَقِيَ مِنْهَا؟ فَقَالَ: سَهْمٌ وَنِصْفٌ. قَالَ: قَدْ أَخَذْتُهُ بِخَمْسِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ: وَبَاعَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ نَصِيبَهُ مِنْ مُعَاوِيَةَ بِسِتِّ مِائَةِ أَلْفٍ. فَلَمَّا فَرَغَ ابْنُ الزُّبَيْرِ مِنْ قَضَاءِ دَيْنِهِ، قَالَ بَنُو الزُّبَيْرِ: اقْسِمْ بَيْنَنَا مِيرَاثَنَا. قَالَ: لَا وَاللَّهِ، لَا أَقْسِمُ بَيْنَكُمْ حَتَّى أُنَادِيَ بِالْمَوْسِمِ أَرْبَعَ سِنِينَ: أَلَا مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ دَيْنٌ فَلْيَأْتِنَا فَلْنَقْضِهِ. فَجَعَلَ كُلَّ سَنَةٍ يُنَادِي بِالْمَوْسِمِ، فَلَمَّا مَضَى أَرْبَعُ سِنِينَ قَسَمَ بَيْنَهُمْ، وَدَفَعَ الثُّلُثَ. فَكَانَ لِلزُّبَيْرِ أَرْبَعُ نِسْوَةٍ، فَأَصَابَ كُلَّ امْرَأَةٍ أَلْفُ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ، فَجَمِيعُ مَالِهِ خَمْسُونَ أَلْفَ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ.

Ebû Hubeyb Abdullah İbni Zübeyr (Allah onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Cemel Vakası günü Zübeyr savaş alanında durunca beni çağırdı. Yanına gidip durdum. Dedi ki: “Ey oğulcuğum! Bugün öldürülenler ya zalim ya da mazlumdur. Bana gelince, bugün mazlum olarak öldürüleceğimi zannediyorum. En büyük endişelerimden biri borçlarımdır. Borçlarımızın malımızdan geriye bir şey bırakacağını düşünüyor musun?” Sonra devam etti: “Ey oğulcuğum! Malımızı sat ve borcumu öde.” Malının üçte birini vasiyet etti; bunun da üçte birini kendi çocuklarına, yani Abdullah'ın çocuklarına, başka bir ifadeyle malın üçte birinin üçte birini vasiyet etti. Ardından: “Borçlar ödendikten sonra malımızdan bir şey kalırsa üçte biri senin oğullarına aittir” dedi. Hişam şöyle diyor: Abdullah'ın çocukları, Zübeyr'in Hubeyb ve Abbad gibi bazı çocuklarının yaşıtıydılar. O gün Abdullah'ın dokuz oğlu ile dokuz kızı bulunuyordu. Abdullah der ki: Borcunu bana vasiyet edip duruyor ve, “Ey oğulcuğum! Şayet borcumdan bir kısmını ödemekten aciz kalırsan Mevlâmdan yardım dile” diyordu. Allah'a yemin olsun ki ne demek istediğini anlayamadım ve, “Babacığım, Mevlân kim?” dedim. O da, “Mevlâm Allah'tır” dedi. Allah'a yemin ederim ki onun borcunu ödemede sıkıntıya düştükçe, “Ey Zübeyr'in Mevlâsı! Onun borcunu öde” diye dua ederdim de Allah ödeme imkânı verirdi. Abdullah İbni Zübeyr şöyle diyor: Zübeyr öldürüldüğünde altın ve gümüş bırakmadı. Yalnızca araziler bıraktı. Bunlardan biri Gabe denilen yerdeydi. Ayrıca Medine'de on bir ev, Basra'da iki ev, Kûfe ve Mısır'da da birer ev bıraktı. Abdullah demiştir ki: Babamın üzerindeki borç şu şekilde meydana gelmişti: Bir kimse ona bir mal getirip emanet bırakmak istediğinde Zübeyr ona, “Hayır, emanet olarak değil, borç olarak bırak. Ben onun kaybolmasından korkarım” derdi. Zübeyr hayatı boyunca ne bir valilik ne vergi veya haraç toplama görevi ne de başka bir idari görev üstlendi. Yalnızca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) veya Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Allah onlardan razı olsun) ile birlikte savaşlara katıldı. Abdullah diyor ki: Babamın üzerindeki borçları hesapladım ve iki milyon iki yüz bin dinar olarak buldum. Hakîm İbni Hizâm, Abdullah İbni Zübeyr ile karşılaşarak, “Ey yeğenim! Kardeşimin borcu ne kadardır?” diye sordu. Ben tamamını söylemeyip, “Yüz bin dinar” dedim. Bunun üzerine Hakîm, “Vallahi, mallarınızın bunu karşılayabileceğini sanmıyorum” dedi. Ben, “İki milyon iki yüz bin dinar ise ne dersin?” dedim. O da, “Buna gücünüzün yeteceğini sanmıyorum. Eğer bir kısmını ödemekte sıkıntıya düşerseniz benden yardım isteyin” dedi. Abdullah diyor ki: Zübeyr, Gabe mevkiindeki araziyi yüz yetmiş bine satın almıştı. Abdullah orayı bir milyon altı yüz bine sattı ve, “Kimin Zübeyr'de alacağı varsa Gabe'de bize gelsin” diye ilan etti. Bunun üzerine Abdullah İbni Cafer geldi. Zübeyr'den dört yüz bin dinar alacağı vardı. Abdullah'a, “İsterseniz bu alacağı size bağışlayayım” dedi. Abdullah, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Abdullah İbni Cafer, “Şayet borçlarınızdan bir bölümünü ertelemek isterseniz benimkini erteleyebilirsiniz” dedi. Abdullah yine, “Hayır” dedi. Abdullah İbni Cafer, “O hâlde bana araziden bir parça ayırın” dedi. Abdullah İbni Zübeyr de, “Şuradan buraya kadar senin olsun” dedi. Abdullah arazinin bir bölümünü daha sattı, babası Zübeyr'in borçlarını tamamen ödedi ve araziden dört buçuk hisse kaldı. Abdullah, Muâviye'nin huzuruna gitti. Orada Amr İbni Osman, Münzir İbni Zübeyr ve İbni Zem'a da vardı. Muâviye, Abdullah İbni Zübeyr'e: “Gabe'ye ne kadar değer biçildi?” diye sordu. Abdullah, “Her hisseye yüz bin dinar” dedi. Muâviye: “Bunlardan ne kadarı kaldı?” diye sordu. “Dört buçuk hisse” dedi Abdullah. Bunun üzerine Münzir İbni Zübeyr, “Ben ondan bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. Amr İbni Osman da, “Ben de bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. İbni Zem'a da, “Ben de bir hisseyi yüz bin dinara aldım” dedi. Muâviye, “Geriye ne kaldı?” diye sordu. Abdullah İbni Zübeyr, “Bir buçuk hisse” dedi. Muâviye: “Kalan bir buçuk hisseyi de ben yüz elli bine satın aldım” dedi. Abdullah İbni Cafer, Gabe'deki hissesini Muâviye'ye altı yüz bine sattı. Abdullah İbni Zübeyr babasının borçlarını ödeyip bitirince Zübeyr'in mirasçıları, “Mirasımızı aramızda taksim et” dediler. Abdullah, “Allah'a yemin ederim ki dört yıl süreyle hac mevsiminde, ‘Kimin Zübeyr'de alacağı varsa bize gelsin, ödeyelim’ diye ilan etmedikçe mirası aranızda paylaştırmayacağım” dedi. Her yıl hac mevsiminde bu ilanı yaptı. Dört yıl geçince mirası taksim etti ve babası Zübeyr'in vasiyeti olan üçte biri verdi. Zübeyr'in dört karısı vardı. Onlardan her birine bir milyon iki yüz bin dinar düştü. Buna göre Zübeyr'in bütün serveti elli milyon iki yüz bin dinara ulaşmaktaydı.

Riyazus-Salihin 204