Kütüb-i Sitte

652 numaralı hadis

Muhammed İbnu Şihab ez-Zührî anlatıyor: "Bana Abdurrahman İbnu Abdullah İbni Ka'b İbni Mâlik nakletti: Abdullah İbnu Ka'b, ki babası Ka'b gözlerini kaybettiği zaman kardeşleri değil, kendisi babasına rehberlik etmişti, kavmi içinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabının hadislerini en iyi bilen ve en iyi öğrenmiş olanıydı. Abdullah dedi ki: "Babam Ka'b İbnu Mâlik'in, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük seferine çıktığı zaman, sefere katılmayışı ile ilgili hikâyeyi kendisinden dinledim. Şöyle anlatmıştı: Ben Tebük gazvesi hariç Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çıkardığı gazvelerden hiçbirine katılmamazlık etmemiştim. Gerçi Bedir gazvesine iştirak etmedim. Ancak buna katılmayanlardan kimseyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kınamadı. O seferde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar savaşı değil, Kureyş'in kervanını ele geçirmeyi düşünüyorlardı. Ne var ki Cenâb-ı Hak bunlarla düşmanı beklenmedik anda karşı karşıya getirdi. Ben Akabe gecesinde İslâm'la müşerref olup ilk anlaşmayı yaptığımız esnada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdim. Ben Akabe'de hazır bulunmayı Bedir'de hazır bulunmaya değişmem, halk Bedir gazasını Akabe biatından daha çok ansa da. Benim Tebük seferinden geri kalışımla ilgili habere gelince, gerçekten ben hiçbir zaman, o sıradaki kadar güçlü ve zengin olmamıştım. Allah'a kasemle söylüyorum, daha önce hiçbir zaman iki devem olmamıştı. Ama o gazve sırasında iki tane binmeye mahsus devem vardı. Bir de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazaya niyet etti mi müphem ifadeler kullanarak asıl hedefi belli etmezdi. Fakat bu gazvede öyle yapmadı. Çünkü Tebük seferi çok sıcak bir mevsimde oluyordu. Uzak bir seferi ve tehlikeleri göze almış, büyük bir düşmanı hedef edinmişti. Müslümanlar gazve hazırlıklarını tam yapsınlar diye durumu bütün ciddiyetle açıklamış, gidecekleri istikameti gizlemeksizin bildirmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la sefere katılacak Müslümanlar pek çoktu. Askerlerin künyelerini kayıt defteri almıyordu. Kayıt defterinden maksat künyelerin yazıldığı divandı." Ka'b rivayetine devamla der ki: "Pek az kimse gözden kaybolmayı, katılmamayı arzu ediyordu. Bunlar da vahiy gelmedikçe, gizlendiklerinin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından bilinemeyeceğini zanneden kimselerdi. Bu gazve, tam meyvelerin erdiği, gölgelerin iyice tatlılaştığı bir zamana rastlamıştı. Ben de meyve ve gölgeye düşkün bir kimseydim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar yol hazırlığı yaptılar. Ben de onlarla yol hazırlığı yapmak üzere sabahleyin evden çıkar, kararsızlık içinde hiçbir şey yapmadan geri dönerdim. Kendi kendime: 'Bu da bir şey mi, dilersem hazırlığı çabucak yapabilirim' diye teselli olur, avunurdum. Bu hâl böylece devam etti. Öyle ki başkaları ciddi ciddi hazırlığını tamamlamıştı. Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Yine hazırlık için gittim geldim ama bir şey yapmaya bir türlü elim varmıyordu. Bu hâl de sürdü gitti. Askerler süratle yol aldılar. Gazve elimden kaçtı. Yine de yola çıkıp onlara kavuşmayı düşündüm. Keşke bunu yapsaydım. Bana bu da nasip olmadı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'den ayrıldıktan sonra halkın arasına çıkınca gördüğüm bir husus beni üzmeye başladı: Çarşı pazarda benim gibi kalanlar meyanında gördüklerim ya münafıklık damgasını yemiş olanlardı veya zayıflıkları sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın mazur addettiği kimselerdi. Öte yandan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da beni Tebük'e varıncaya kadar hiç anmamış. Orada kalabalığın arasında otururken: 'Ka'b İbnu Mâlik ne yaptı, ondan ne haber var?' diye sormuş. Benû Seleme'den birisi: 'Ey Allah'ın Resûlü, onu, yakışıklı iki elbisesi ve çalımla iki tarafına bakması Medine'de hapsetti' demiş. Muaz da ona şu cevabı vermiş: 'Ne kötü konuşuyorsun! Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a kasem olsun Mâlik hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz' demiş. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sükût buyurmuş. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumda iken, uzaktan beyazlara bürünmüş bir adamın silüetini görür ve: 'Bu gelen Ebû Heyseme olmasın!' der. Gerçekten de o Ebû Heyseme el-Ensârî'dir. Yani, sefer hazırlığı sırasında bir sâ'lık hurma verdi diye münafıkların birbirlerine kaş göz ederek istihza ettikleri zât." Ka'b sözlerine devamla der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Tebük'ten ayrılıp yola çıktığı haberi bana ulaşınca keder ve üzüntüm tekrar arttı. Bir yalan hazırlamaya başladım. 'Yarın, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın öfkesinden ne söyleyerek kurtulabilirim?' diyordum. Bu hususta ailemde aklı başında herkesin fikrine müracaat ediyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gelmesi yaklaştı dendiği zaman benden yanlış düşünceler zâil oldu. İyice anladım ki hiçbir yalan asla beni kurtaramaz. Doğruyu söylemeye karar verdim. Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sabah Medine'ye geldiler. O, bir seferden dönünce ilk iş olarak mescide uğrar, iki rekât namaz kılar, ondan sonra halka görünürdü. Bu gelişinde de namazını kılıp halkı kabul etmeye başlayınca sefere katılmayıp geride kalanlar gelip özür dilemeye, özürleri hususunda inandırıcı olmak için yeminler etmeye başladılar. Bunlar seksen kadar erkekti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onların özürlerini kabul ediyor, onlardan biat alıyor, onlara istiğfarda bulunuyor, işlerini Allah'a havale ediyordu. Ben de geldim. Selâm verdim. Selâmımı işitince öfkeli öfkeli tebessüm etti ve 'Gel' dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. 'Niye geride kaldın, sen Akabe'de biat edip itaatı sırtına almış değil miydin?' dedi. Ben şu cevabı verdim: 'Evet, ey Allah'ın Resûlü! Ben senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı bir özür söyleyip mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü Allah bana yeterli bir ifade gücü vermiş bulunmaktadır. Ancak Allah'a kasem olsun, kesinlikle inanıyorum ki bugün sizi benden razı kılacak bir yalan söylesem çok geçmeden Allah sizi bana öfkelendirecektir. Size doğruyu söylesem bana kızacaksınız. Ama ben de o hususta Allah'tan af dilerim. Gerçeği söylüyorum, kasem olsun hiçbir özrüm yoktu. Vallahi başka hiçbir vakit, sizden geri kaldığım zamanki kadar güçlü ve zengin değildim.' Benim bu itirafım üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'İşte bu doğru konuştu' dedi ve bana da: 'Kalk, Allah senin hakkında hükmedinceye kadar bekle!' buyurdu. Ben de kalktım. Benû Seleme'den bir kısım insanlar da koşarak beni takip ettiler ve bana: 'Allah'a kasem olsun, bundan önce herhangi bir günah işlediğini bilmiyoruz. Savaştan geri kalan diğerlerinin yaptığı gibi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın senin için yapacağı istiğfar bu günahını affettirmeye yeterdi' dediler." Mâlik devamla şunları anlattı: "Sonra: 'Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?' diye sordum. 'Evet, iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi' dediler. 'Mürâre İbnu'r-Rebî el-Amirî ile Hilâl İbnu Ümeyye el-Vâkıfî radıyallahu anhümâ' dediler. Bana çok sâlih iki kişi zikretmiş oldular. Bunlar Bedir gazvesinde bulunmuş, numune-i imtisâl kişilerdi. Bunların ismini duyunca, geri gidip özür beyan etme fikrinden vazgeçtim. Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Müslümanlara gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşmayı yasakladı. Bunun üzerine halk bizden çekindi ve yüz çevirdi. Öyle ki yeryüzü bana yabancılaştı. Dünya, önceden bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı. Bu minval üzere elli gece geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp evlerinde oturup ağlayarak vakit geçirdiler. Onlardan daha genç, daha güçlü olan ben dışarı çıkıyor, namazlara katılıyor, çarşı pazar dolaşıyordum. Ama kimse benimle konuşmuyordu. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uğrayıp selâm veriyordum. İçimden, 'Acaba benim selâmımı alarak dudaklarını kıpırdatır mı?' diye kendi kendime sorardım. Sonra yakınına durup namaz kılar, göz ucuyla da ona bakardım. Namaza durunca bana baktığını da görürdüm. Ama ben ona yönelecek olsam derhâl benden yüzünü çevirirdi. Müslümanların cefasından çektiğim bu ızdıraplı hâl uzayınca bir gün dayanamayıp gittim. Ebû Katâde'nin bahçe duvarını aştım. O amcamın oğlu idi ve herkesten çok severdim. Yanına varınca selâm verdim. Hayret! Vallahi selâmımı almadı. Kendisine: 'Ey Ebû Katâde, Allah aşkına söyle. Allah ve Resûlü'nü sevdiğimi bilmiyor musun?' dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah aşkına diye yemin verdim, yine konuşmadı. Üçüncü sefer Allah adına yemin verdim. Bu defa: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir!' dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Geri döndüm, duvarı aştım." Ka'b hikâyesine devamla der ki: "Bir gün Medine çarşısında yürürken Medine'ye buğday satmaya gelmiş, Şam ahalisinden Nabatî bir fellah: 'Ka'b İbnu Mâlik'i bana kim gösterecek?' diyordu. Halk beni ona gösterdi. Adam bana yaklaştı. Gassan Kralı'ndan bir mektup getirdi. Ben okuma yazma bilirdim, hemen okudum. Mektupta şöyle diyordu: 'Bana gelen habere göre arkadaşın sana sıkıntı veriyormuş. Allah seni hakaret görmek, sıkıntı çekmek için yaratmadı. Bize gel, sana iyi davranalım.' Mektubu okur okumaz: 'Bu da bir başka belâ' dedim. Tandıra götürüp attım ve yaktım. Nihayet bu boğucu elli günden kırkı geçmiş, hakkımızda vahiy de gecikmişti. Aniden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın elçisi geldi. Bana: 'Resûlullah, hanımını terk etmeni emrediyor' dedi. Ben: 'Boşayacak mıyım, yoksa başka şekilde bir terk mi?' diye sordum. 'Hayır, boşamayacaksın, ondan ayrıl, sakın yaklaşma!' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı haberi diğer iki arkadaşıma da göndermişti. Hanımıma: 'Ailene dön, onların yanında kal, Allah bu meselede bir hüküm bildirinceye kadar da orada bekle' dedim. Hilâl İbnu Ümeyye'nin hanımı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a müracaat ederek: 'Ey Allah'ın Resûlü, Hilâl İbnu Ümeyye kendini kaybetmiş bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur. Ona hizmetini yapıversem bir mahzuru var mı?' diye izin istemiş ve: 'Hayır, hizmet edebilirsin, ancak sakın yakınlaşmada bulunma' cevabını almış. Kadın da: 'Hayır, ya Resûlullah! Vallahi zaten onda kımıldayacak mecal kalmadı. Vallahi cezalandığı günden şu ana kadar hiç ara vermeden habire ağlıyor' dedi. Ailemden bazısı bana: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gidip hanımının hizmetlerini yapıvermesi için izin istesen iyi olur. Nitekim o, Hilâl'in hanımına hizmet etmesi için müsaade etti' diye tavsiyede bulundu. 'Hayır' dedim, 'böyle bir talepte bulunmayacağım. Bana ne diyeceğini nasıl bilebilirim, ben genç bir kimseyim.' Böylece sıkıntısı daha da artan on gece daha geçirdim. Konuşmaktan yasaklandığımızın üzerinden tam elli gece geçti. Ellinci gecenin sabah namazını evlerimizden birinin damında kılmıştım. Ben Allahu Teâlâ'nın hakkımızda belirttiği o dehşetli hâl içinde oturmuş duruyordum. Ruhum sıkılmış, bütün genişliğine rağmen dünya daralmıştı. Sanki bir cendere içerisindeydim. Bir ses işittim. Bu, Sel' dağı üzerine çıkmış, yüksek sesle bağıran birinin sesiydi. Dikkat kesildim, bana sesleniyor ve: 'Ey Ka'b İbnu Mâlik, müjde!' diyordu. Hemen secdeye kapandım. Hakkımızda bir kurtuluşun geldiğini anlamıştım. Meğer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Cenâb-ı Hakk'ın bizi affettiğine dair müjdeli haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjdelemek üzere koşuşmuş, bazıları da diğer iki arkadaşıma gitmişmiş. Bir zat bana at koşturmuştu, Eslemli biri de yaya olarak seğirtip dağa çıkmış... Tabii ki ses, attan daha hızlı yol aldı. Müjdeci sesini duyduğum kimse bir müddet sonra bizzat yanıma gelince, derhâl iki parça elbisemi çıkarıp müjde bedeli olarak kendisine giydirdim. Yemin olsun, o gün için başka bir şeyim yoktu. Emanet iki giyecek temin ettim, onları giyip Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı görmek arzusuyla dışarı fırladım. Yolda halk grup grup beni karşılıyor, Cenâb-ı Hakk'ın affı sebebiyle tebrik ediyordu. Bu minval üzere mescide geldim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) etrafını saran ashabının ortasında oturuyordu. Beni görünce Talha İbnu Ubeydillah radıyallahu anh kalktı, bana doğru koşup musafaha yaptı ve beni tebrik etti. Yemin olsun, onun dışında muhacirlerden başka kalkan olmadı." Ka'b onun bu samimi davranışını ömrü boyu unutmayacaktır. Ka'b sözlerine devam ederek şunları söyledi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a selâm verince, memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle: 'Müjdeler olsun! Annenden doğduğundan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim' dedi. Ben hemen sordum: 'Ey Allah'ın Resûlü, bu sizin bağışladığınız bir lütuf mu, Cenâb-ı Hak'tan gelen bir lütuf mu?' 'Hayır, Allah'tan gelen bir lütuf!' dedi. Ka'b ilaveten dedi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vech-i mübarekleri, sürurlu anlarında, bir ay parçası gibi nurlanır ve parlardı. Biz bunu derhâl anlardık. Ben önüne oturunca: 'Ey Allah'ın Resûlü! Mazhar olduğum bu af sebebiyle ne var ne yok bütün malımı Allah ve Resûlü'ne bağışlıyorum' dedim. 'Hayır' dedi. 'Hepsi olmaz, bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlı.' 'Ey Allah'ın Resûlü, biliyorum ki Allah beni sıdkımdan, doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Benim tevbemden biri de artık yaşadığım müddetçe hep doğru söylemek olacaktır.' Allah'a yemin olsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bunu söylediğim günden beri, doğru söz hususunda Allah'ın bana lütfettiği ihsandan daha güzeline mazhar olan birisini bilmiyorum. Yine Allah'a kasem ederek söylüyorum, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söz verdiğim günden beri bir kerecik olsun yalan söylemeyi düşünmedim. Geri kalan ömrümde de Allah'ın beni yalandan korumasını diliyorum." Ka'b şunu da söyledi: "Bizimle ilgili olarak Allahu Teâlâ şu âyeti indirmişti: 'Andolsun ki Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken Peygamber'e uyan Muhacirlerle Ensar'ın ve Peygamber'in tevbelerini kabul etti. Tevbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen dünya onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri kabul eden, merhametli olandır. Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun!' (Tevbe, 117-119). Ka'b şunu da dermiş: "Allah'a yeminle söylüyorum, Allah beni İslâm'la şereflendirdikten sonra, bana göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söylediğim doğru sözden daha büyük bir nimet vermemiştir. Allah'ın bana lütfettiği birinci büyük nimeti İslâm'la müşerref olmam, ikinci büyük nimeti de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a doğru söz söylememi nasip etmiş olmasıdır. Aksi takdirde, diğer yalan söyleyenler gibi ben de helâk olacaktım. Nitekim Cenâb-ı Hak, vahiy indirdiği zaman, yalan söyleyenler hakkında, bir kimse için söylenebilecek en kötü şeyi söylemiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Döndüğünüzde, kendilerine çıkışmamanız için Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olasınız diye size yemin verirler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah yoldan çıkmış fasık kimselerden razı olmaz' (Tevbe, 95-96). Ka'b şunu söyledi: "Resûlullah Tebük seferinden döndüğü zaman, sefere katılmayanlar gidip özür diledikleri, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da yemin etmeleri üzerine özürlerini kabul buyurup kendileriyle biatlaşıp haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerden biz üç kişi ayrı tutulmuş, onların mazhar olduğu aftan istifade edememiştik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizim işimizi, Allah hakkımızda hükmedinceye kadar tehir etmişti. Hakkımızda gelen âyette Cenâb-ı Hakk'ın: '...geri kalmış üç kişi...' sözünden kasıt, savaştan geri kalmamız değildir; bu geri kalış, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hakkımızdaki hükmü geri bırakması, yemin ederek özür dileyenlerin özrünü kabul ettiği kimselerden ayrı tutmasıdır."

Kütüb-i Sitte 652, Nesai, Talak 18, (6, 152), Nüzur 37, (7, 22).).