قُلْتُ لِعُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ: مَا حَمَلَكُمْ عَلَى أَنْ عَمَدْتُمْ إِلَى الْأَنْفَالِ وَهِيَ مِنَ الْمَثَانِي، وَإِلَى بَرَاءَةَ وَهِيَ مِنَ الْمِئِينَ، فَقَرَنْتُمْ بَيْنَهُمَا، وَلَمْ تَكْتُبُوا بَيْنَهُمَا سَطْرَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَوَضَعْتُمُوهَا فِي السَّبْعِ الطِّوَالِ؟ فَقَالَ عُثْمَانُ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِمَّا يَأْتِي عَلَيْهِ الزَّمَانُ وَهُوَ تَنْزِلُ عَلَيْهِ السُّوَرُ ذَوَاتُ الْعَدَدِ، فَكَانَ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الشَّيْءُ دَعَا بَعْضَ مَنْ كَانَ يَكْتُبُ، فَيَقُولُ: ضَعُوا هَؤُلَاءِ الْآيَاتِ فِي السُّورَةِ الَّتِي يُذْكَرُ فِيهَا كَذَا وَكَذَا. وَإِذَا نَزَلَتْ عَلَيْهِ الْآيَةُ فَيَقُولُ: ضَعُوا هَذِهِ الْآيَةَ فِي السُّورَةِ الَّتِي يُذْكَرُ فِيهَا كَذَا وَكَذَا. وَكَانَتِ الْأَنْفَالُ مِنْ أَوَائِلِ مَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ، وَكَانَتْ بَرَاءَةُ مِنْ آخِرِ الْقُرْآنِ نُزُولًا، وَكَانَتْ قِصَّتُهَا شَبِيهَةً بِقِصَّتِهَا، فَظَنَنْتُ أَنَّهَا مِنْهَا، فَقُبِضَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَمْ يُبَيِّنْ لَنَا أَنَّهَا مِنْهَا، فَمِنْ أَجْلِ ذَلِكَ قَرَنْتُ بَيْنَهُمَا، وَلَمْ أَكْتُبْ بَيْنَهُمَا سَطْرَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَوَضَعْتُهَا فِي السَّبْعِ الطِّوَالِ.
İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Osman (radıyallahu anh)'a dedim ki: 'Siz niçin, mesâni grubuna giren Enfâl suresini miûn grubuna giren Berâet suresine yaklaştırdınız ve aralarına da besmeleyi yazmadınız?' Hz. Osman (radıyallahu anh) şu cevabı verdi:
'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a vahiy sırasında birçok sûre birlikte gelirdi. Bu durumda herhangi bir vahiy geldi mi, vahiy kâtiplerini çağırır, onlara: "Şu ayetleri, şu şu meselelerin zikredildiği sureye koyun" diye irşad ederdi. Bir ayet geldiği zaman da "Bu ayeti, içinde şu şu şeylerin zikredildiği sureye koyun" derdi. Enfal suresi, Medine'de ilk nazil olanlardandı. Berâet suresi ise, iniş itibariyle Kur'ân'ın sonuncusu idi. Bunun kıssası da Enfal'in kıssasına benzemekte idi. Bu sebeple Berâet'i öbüründen zannettim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu surenin öncekinden olduğunu belirtmeden vefat etti. Bu sebeple ben bunların arasını yakın tuttum ve ikisinin arasına bismillahirrahmanirrahim satırını koymadım. Böylece onu yedi uzunların (Seb'ut-Tıvâl) arasına koydum.'"
Kütüb-i Sitte 629, Ebu Davud, Salat 125, (786); Tirmizi, Tefsir, Tevbe, (3086), Ebu Davud'un rivayetinde "Berâet'i öbüründen zannettim" cümlesi yoktur.
قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قُلْتُ لِابْنِ عَبَّاسٍ: سُورَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: آلتَّوْبَةُ؟ بَلْ هِيَ الْفَاضِحَةُ، مَا زَالَتْ تَنْزِلُ: وَمِنْهُمْ، وَمِنْهُمْ، حَتَّى ظَنُّوا أَنْ لَا يَبْقَى مِنَّا أَحَدٌ إِلَّا ذُكِرَ فِيهَا. قَالَ: قُلْتُ: سُورَةُ الْأَنْفَالِ؟ قَالَ: تِلْكَ سُورَةُ بَدْرٍ. قَالَ: قُلْتُ: فَالْحَشْرُ؟ قَالَ: نَزَلَتْ فِي بَنِي النَّضِيرِ.
İbnu Cübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor: "İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'a sordum:
-Tevbe sûresi nedir? Şu cevabı verdi:
-Tevbe mi? Bilakis o fazihadır (İslâm düşmanlarını rezil etmektedir).
'Onlardan bir kısmı şöyledir...' 'Onlardan bir kısmı şöyledir...' diyerek o kadar çok saymıştır ki, halk 'Bizden kimseyi bırakmayacak, herkesi zikredecek' zannına kapıldılar.
Ben tekrar sordum:
-Ya Enfâl suresi?
-Bu, dedi, Bedir Savaşı hakkında nazil oldu.
Ben tekrar sordum:
-Pekâlâ Haşr sûresi?
-O da, dedi, Benî Nadîr Yahudileri hakkında nazil oldu."
Kütüb-i Sitte 630, Buharî, Tefsir, Haşr 1, Enfal 1, Meğazi 14; Müslim, Tefsir 31, (3031).
Bir diğer rivayette Said İbnu Cübeyr'in: "Ya Sûretu'l-Haşr (niçin inmiştir?)" sorusuna
İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'ın: "(Haşr suresi mi? Hayır! O), Benû'n-Nadir suresidir" cevabını verdiği kaydedilmiştir.
Kütüb-i Sitte 631, Buhârî, Tefsir, Haşr 1, Enfal 1, Meğazi 14; Müslim, Tefsir 31, (3031).
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh),
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından Veda haccından önceki haccın emiri olarak tayin
edildiği hacda, 'Bu yıldan sonra müşriklere haccetmek yasaktır', 'Çıplak olarak Beytullah
tavaf edilemez' diye ilan etmek üzere vazifelendirdiği bir grupla beni de gönderdi. Ancak,
bilâhare Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)'in
arkasından Hz. Ali'yi gönderdi ve Berâet suresini halka ilan etmeyi ona emretti. Hz. Ali
(radıyallahu anh) bizimle birlikte Mina'da halka Berâet'i ilan etti: 'Bu yıldan sonra hiçbir
müşrik hacc yapamayacak ve çıplak olarak Beytullah tavaf edilmeyecek.'"
Kütüb-i Sitte 632, Buhâri, Salat 10, Hacc 67, Cizye 16, Meğazi 66, Tefsir, Tevbe 2, 3, 4; Müslim, Hacc 435, (1347); Ebu Davud, Hacc 67, (1946); Nesâi, Hacc 161, (5, 234).
Bir başka rivayette, aynı hâdise şöyle gelmiştir:
"Haccu'l-ekber günü, kurban bayramı günüdür. el-Haccu'l-ekber de haccdır. Hacca 'el-Haccu'l-Ekber' denilmesi, halkın umreye 'el-Haccu'l-Asgar' demesinden ileri gelmiştir.
Ebu Hüreyre devamla diyor ki: 'O yıl, Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) bu tebliği halka
duyurdu. Bunun üzerine ertesi yıl, yani Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bizzat
katılarak Veda haccını yaptığı zaman, tek müşrik hacca katılmadı.'
Hz. Ebu Bekir'in müşriklere ilanda bulunduğu sene Cenab-ı Hakk şu ayeti indirdi: 'Ey iman
edenler! Doğrusu puta tapanlar pistirler, bu sebeple, bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a
yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, bilin ki, Allah dilerse sizi bol nimetiyle
zenginleştirecektir. Allah şüphesiz bilendir, hakîmdir' (Tevbe 28).
Müşrikler ticaret yapıyorlar, Müslümanlar da bundan faydalanıyorlardı. Allahu Teâlâ
müşriklerin Mescid-i Haram'a yaklaşmalarını yasaklayınca, Müslümanlar müşriklerin
yaptıkları ticaretin kesilmesiyle ondan elde ettikleri menfaatin kesileceği endişesine düştüler.
Bunun üzerine Cenab-ı Hakk şu vahyi indirdi: 'Eğer fakirlikten korkarsanız, bilin ki, Allah
dilerse sizi bol nimetiyle zenginleştirecektir.'
Sonra bunu takip eden ayette Cenab-ı Hakk cizyeyi helâl kıldı. Bu daha önce alınmıyordu.
Bunu, müşriklerin ticaretiyle elde edilen menfaate bir karşılık (ivaz) yaptı. Cenab-ı Hakk
şöyle buyurdu: 'Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve
Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını
büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın' (Tevbe 29).
Allah Müslümanlara bunu helâl kılınca, anladılar ki, Allah kendilerine, müşriklerle olan
ticaretin kesilmesi sebebiyle kaybından korkup üzüldükleri menfaatten daha fazlasını
vermektedir."
Kütüb-i Sitte 633, Buhârî, Salat 10, Hacc 67, Cizye 16, Meğazi 66, Tefsir, Tevbe 2, 3, 4; Müslim, Hacc 435, (1347); Ebu Davud, Hacc 67, (1946); Nesâî, Hacc 161, (5, 234).
قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: جِئْتُ مَعَ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ حِينَ بَعَثَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ بِبَرَاءَةَ. قِيلَ: مَا كُنْتُمْ تُنَادُونَ؟ قَالَ: كُنَّا نُنَادِي: إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْكَعْبَةَ إِلَّا نَفْسٌ مُؤْمِنَةٌ، وَلَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ، وَمَنْ كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَهْدٌ فَأَجَلُهُ أَوْ أَمَدُهُ إِلَى أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، فَإِذَا مَضَتِ الْأَرْبَعَةُ الْأَشْهُرُ فَإِنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ، وَلَا يَحُجُّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ. فَكُنْتُ أُنَادِي حَتَّى صَحِلَ صَوْتِي، أَيْ بُحَّ.
Nesâî'den gelen bir rivayet şöyledir:
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) dedi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)'ı Berâet suresiyle birlikte Mekke ahalisine gönderdiği zaman onunla beraber ben de geldim. Kendisine, 'Ne ilan ediyordunuz?' diye soruldu. Şu cevabı verdi: 'Biz şunları ilan ediyorduk:
1. Kâbe'ye ancak mü'minler girer.
2. Beytullah çıplak tavaf edilemez.
3. Kimin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la bir anlaşması varsa bunun müddeti dört ayın hitamıdır. Dört ay geçtikten sonra Allah ve Resulü müşriklerden beridir.
4. Bu seneden sonra hiçbir müşrik haccetmeyecek.'
Ben bunları böyle yüksek sesle ve tekrarla bağırarak söylüyordum ki o gün sesim kısıldı."
Kütüb-i Sitte 634, Nesâî, Hacc 161, (5y, 234).
عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ يَوْمِ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ، فَقَالَ: يَوْمُ النَّحْرِ.
Hz. Ali İbni Ebi Talib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, 'Hacc-ı Ekber günü hangi gündür?' diye sordum. Bana, 'Kurban günü' diye cevap verdi."
Kütüb-i Sitte 635, Tirmizi, Tefsir, Berâet (3088), Hacc 110 (958).
عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَفَ يَوْمَ النَّحْرِ بَيْنَ الْجَمَرَاتِ فِي الْحَجَّةِ الَّتِي حَجَّ فِيهَا، فَقَالَ: أَيُّ يَوْمٍ هَذَا؟ فَقَالُوا: يَوْمُ النَّحْرِ. فَقَالَ: هَذَا يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ.
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), haccettiği hac sırasında cemreler arasında kurban günü durarak sordu: "Bugün hangi gündür?" Halk:
"Kurban günüdür" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Bugün Hacc-ı Ekber günüdür" buyurdu.
Kütüb-i Sitte 636, Ebu Davud, Hacc 67, (1945); İbnu Mace, Menasık 76, (2058).
İbnu Ebi Evfâ (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle diyordu: "Kurban günü büyük hacc (el-Haccu'l-Ekber) günüdür. O gün kanlar akıtılır, başlar traş edilir, kirler, paslar giderilir, haramlar helal olur."
Kütüb-i Sitte 637
Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ci'râne umresinden dönünce Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)'i haccın başında emir olarak yolladı. Onunla birlikte biz de vardık, el-Arc mevkiinde iken (es-salatu hayrun minen nevm) diye çağrıda bulundu. Bir müddet sonra da tekbir getirmek üzere doğrulduğu sırada arka tarafından kulağına bir deve sesi geldi. Bunun üzerine tekbiri bıraktı ve "Bu ses, dedi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın devesi Ced'â'nın sesi, muhakkak ki hacc konusunda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yeni bir karara varmıştır, belki de bu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisidir, bu durumda namazı birlikte kılarız." dedi.
Devenin sırtındaki Ali (radıyallahu anh) idi. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) ona: "Hacc emiri olarak mı geldin, elçi olarak mı?" diye sordu. Hz. Ali (radıyallahu anh): "Elçi olarak geldim, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni Berâe suresiyle gönderdi. Onu hacc mahallerinde halka okuyup tebliğ edeceğim" dedi.
Sonra terviye günü geldi. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) kalktı, halka hitabetti. Onlara Arafat'a hareket etme âdâbından, kesimlerinden ve sair menâsiklerinden söz etti. Sözü bitince, yine Hz. Ali (kerremallah vechehu) ayağa kalktı, halka Berâe suresini sonuna kadar okudu.
Nefru'l-evvel günü (Mina'dan Mekke'ye hareket günü) Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) kalktı ve halka bir hitabede daha bulundu. Mina'yı nasıl terk edeceklerini, nasıl taşlama yapacaklarını tarif etti, haccın menâsikini öğretti. Konuşmasını bitirince tekrar Hz. Ali (radıyallahu anh) kalktı. Halka Berâe suresini sonuna kadar (bir kere daha) okudu."
Kütüb-i Sitte 638, Nesâî Hacc 186, 187, (5, 247-248).
Tabiin'den Zeyd İbnu Vehb anlatıyor: "Biz Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin yanında idik. Bize dedi ki: Şu ayetin kastettiklerinden hayatta sadece üç kişi kaldı: "Eğer andlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, dinimize dil uzatırlarsa, inkârda önde gidenlerle savaşın -çünkü onların yeminleri sayılmaz- belki vazgeçerler" (Tevbe 12), münafıklardan da sadece dört kişi kaldı."
Bu söz üzerine bir bedevi kalkarak: "Siz Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in arkadaşlarısınız, bize bir kısım haberlerde bulunuyorsunuz, ama bunların mâhiyeti nedir, ne değildir biz anlamıyoruz. Söz gelimi sadece dört tane münafık kaldığını söylediniz. Pekâla şu evlerimizi yarıp işe yarayan şeylerimizi çalanlara ne demeli?" dedi.
Huzeyfe (radıyallahu anh): "Onlar fasıklardır. Ben tekrar ediyorum, münafıklardan sadece dört tanesi kalmıştır. Bunlardan biri yaşlı bir ihtiyardır, öyle ki soğuk suyu içse soğukluğunu hissedecek halde değildir."
Kütüb-i Sitte 639, Buhari, Tefsir, Berâe 5.
عَنِ النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ قَالَ: كُنْتُ عِنْدَ مِنْبَرِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَ رَجُلٌ: مَا أُبَالِي أَنْ لَا أَعْمَلَ عَمَلًا بَعْدَ الْإِسْلَامِ إِلَّا أَنْ أُسْقِيَ الْحَاجَّ. وَقَالَ آخَرُ: مَا أُبَالِي أَنْ لَا أَعْمَلَ عَمَلًا بَعْدَ الْإِسْلَامِ إِلَّا أَنْ أَعْمُرَ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ. وَقَالَ آخَرُ: الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَفْضَلُ مِمَّا قُلْتُمْ. فَزَجَرَهُمْ عُمَرُ، وَقَالَ: لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ عِنْدَ مِنْبَرِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَهُوَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ، وَلَكِنْ إِذَا صَلَّيْتُ الْجُمُعَةَ دَخَلْتُ فَاسْتَفْتَيْتُهُ فِيمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: {أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} الْآيَةَ إِلَى آخِرِهَا.
en-Nu'mân İbnu Beşir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın minberinin yanında idim. Bir adam:
- "Ben Müslüman olduktan sonra başka bir amelde bulunmamış olmama kıymet vermem, ancak hacılara su dağıtmam hariç" dedi. Bir diğeri:
- "Ben de Müslüman olduktan sonra başka bir iş yapmamış olmama ehemmiyet vermem, ancak Mescid-i Haram'ı imâr edip bakımını yapmam hâriç" dedi. Bir üçüncüsü de:
- "Allah yolunda cihad, söylediklerinizden daha üstün bir ameldir" dedi.
Hz. Ömer (radıyallahu anh) onlara müdahale ederek konuşmalarını menetti ve: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın minberinin yanında sesinizi yükseltmeyin, bugün cumadır. Namazı kılınca ben huzura girer, ihtilâf ettiğiniz hususu sorarım" dedi. Arkadan Cenâb-ı Hak şu ayeti indirdi:
"Hacca gelenlere su vermeyi, Mescid-i Haram'ı onarmayı Allah'a ve ahiret gününe inananla, Allah yolunda cihâd edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bir olmazlar, Allah zulmeden milleti doğru yola eriştirmez. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır" (Tevbe, 19-20).
Kütüb-i Sitte 640, Müslim, İmare 111, (1879).
عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: أَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفِي عُنُقِي صَلِيبٌ مِنْ ذَهَبٍ، فَقَالَ: «يَا عَدِيُّ، اطْرَحْ عَنْكَ هَذَا الْوَثَنَ». وَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ فِي سُورَةِ بَرَاءَةَ: {اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ}. قَالَ: «أَمَا إِنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَعْبُدُونَهُمْ، وَلَكِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا أَحَلُّوا لَهُمْ شَيْئًا اسْتَحَلُّوهُ، وَإِذَا حَرَّمُوا عَلَيْهِمْ شَيْئًا حَرَّمُوهُ».
Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: "Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim. Bana: "Ey Adiy, boynundan şu putu çıkar, at!" dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunu işittim:
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir." (Tevbe, 31).
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla: "Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah'ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, (Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler.""
Kütüb-i Sitte 641, Tirmizi, Tefsir, Berâe, (3094).
عَنْ زَيْدِ بْنِ وَهْبٍ قَالَ: مَرَرْتُ بِالرَّبَذَةِ، فَإِذَا أَنَا بِأَبِي ذَرٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَقُلْتُ لَهُ: مَا أَنْزَلَكَ مَنْزِلَكَ هَذَا؟ قَالَ: كُنْتُ بِالشَّأْمِ، فَاخْتَلَفْتُ أَنَا وَمُعَاوِيَةُ فِي: {الَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ}. قَالَ مُعَاوِيَةُ: نَزَلَتْ فِي أَهْلِ الْكِتَابِ. فَقُلْتُ: نَزَلَتْ فِينَا وَفِيهِمْ. فَكَانَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ فِي ذَاكَ، وَكَتَبَ إِلَى عُثْمَانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ يَشْكُونِي، فَكَتَبَ إِلَيَّ عُثْمَانُ: أَنِ اقْدَمِ الْمَدِينَةَ. فَقَدِمْتُهَا، فَكَثُرَ عَلَيَّ النَّاسُ حَتَّى كَأَنَّهُمْ لَمْ يَرَوْنِي قَبْلَ ذَلِكَ، فَذَكَرْتُ ذَاكَ لِعُثْمَانَ، فَقَالَ لِي: إِنْ شِئْتَ تَنَحَّيْتَ فَكُنْتَ قَرِيبًا. فَذَاكَ الَّذِي أَنْزَلَنِي هَذَا الْمَنْزِلَ، وَلَوْ أَمَّرُوا عَلَيَّ حَبَشِيًّا لَسَمِعْتُ وَأَطَعْتُ.
Tabiinden Zeyd İbnu Vehb anlatıyor: "Rebeze'ye uğramıştım. Orada Ebu Zerr (radıyallahu anh)'i gördüm. Kendisine: "Seni buraya getiren sebep nedir?" diye sordum. Şöyle açıkladı: "Şam'daydım. Bir ayet hakkında Muâviye (radıyallahu anh) ile ihtilâfa düştük. Ayet şu: "Ey iman edenler! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. ‘Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın’ denecek" (Tevbe, 34-35). Muâviye (radıyallahu anh): "Bu ayet ehli kitap hakkında inmiştir" dedi. Ben ise: "Hem bizim hem de onlar hakkında indi" dedim. Bu mesele üzerinde aramızda ihtilaf çıktı. Halife Hz. Osman (radıyallahu anh)'a yazarak beni şikâyet etti. Hz. Osman bana yazarak Medine'ye gelmemi emretti. Bunun üzerine Medine'ye geldim. Halk, sanki daha önce beni hiç görmemiş gibi, çoklukla etrafımı sardı. Durumu Osman (radıyallahu anh)'a açtım. Bana: "İstersen buraya yakın bir yere git" dedi. İşte beni buraya getiren gerçek sebep budur. Benim üzerime Habeşli siyahi bir köleyi âmir tayin etseler mutlaka dinler, itaat ederim."
Kütüb-i Sitte 642, Buhari, Zekat 4, Tefsir, Berae 6.
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bir bedevi kendisine: 'Bana şu ayet hakkında açıklamada bulun' dedi ve ayeti okudu: 'Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele' (Tevbe 34). İbnu Ömer şu cevabı verdi: 'Kim onu biriktirir ve zekâtını vermezse vay haline! Bu ayet zekât emri gelmezden önceye aittir. Zekât emri gelince, Allah zekâtı mallar için bir temizlik kıldı.'"
Kütüb-i Sitte 643, Buhari, Zekât 4, Tefsir, Berâe 6; Muvatta, Zekât 1, (1, 256).
Muvatta'da şöyle denmiştir: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e '(Azaba sebep olacak) hazine nedir?' diye sorulunca: 'Zekâtı verilmeyen maldır' diye cevap verdi."
Kütüb-i Sitte 644, Muvatta, Zekat 1, (1, 256).
Sevbân (radıyallahu anh) anlatıyor: "'Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele' ayeti nazil olduğu zaman biz, Hz. Peygamber'le bir seferde bulunuyorduk. Ashabından bazısı: 'Ayet altın ve gümüş hakkında indi, hangi malın daha hayırlı olduğunu keşke bilseydik?' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi: 'Sahip olunan şeylerin en efdali: Zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.'"
Kütüb-i Sitte 645, Tirmizi, Tefsir, Berâe (3093).
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: {وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ} قَالَ: كَبُرَ ذَلِكَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ، فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: أَنَا أُفَرِّجُ عَنْكُمْ. فَانْطَلَقَ فَقَالَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، إِنَّهُ كَبُرَ عَلَى أَصْحَابِكَ هَذِهِ الْآيَةُ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَفْرِضِ الزَّكَاةَ إِلَّا لِيُطَيِّبَ مَا بَقِيَ مِنْ أَمْوَالِكُمْ، وَإِنَّمَا فَرَضَ الْمَوَارِيثَ لِتَكُونَ لِمَنْ بَعْدَكُمْ. فَكَبَّرَ عُمَرُ، ثُمَّ قَالَ لَهُ: أَلَا أُخْبِرُكَ بِخَيْرِ مَا يَكْنِزُ الْمَرْءُ؟ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ، إِذَا نَظَرَ إِلَيْهَا سَرَّتْهُ، وَإِذَا أَمَرَهَا أَطَاعَتْهُ، وَإِذَا غَابَ عَنْهَا حَفِظَتْهُ.
İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele" ayeti nazil olduğu zaman, Müslümanlar bundan fazlaca kaygılandılar. Hz. Ömer (radıyallahu anh): "Ben sizin üzüntünüzü gidereceğim, haydi gelin" dedi ve gidip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e müracaat ederek: "Ey Allah'ın Resûlü, bu ayet ashabını çok kaygılandırdı" dedi. Hz. Peygamber: "Allah zekâtı, malınızda bâki kalanı temizlemek için farz kıldı. Nitekim sizden sonrakilere kalması için de mirası farz kıldı" buyurdu.
İbnu Abbas devam etti: (Resûlullah'ın bu açıklaması üzerine) Hz. Ömer (radıyallahu anh) sevincinden "Allahu ekber" dedi. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) açıklamasına devamla Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e: "Kişinin biriktirdiği en hayırlı şeyin ne olduğunu sana haber vereyim mi? Bu, sâliha bir kadındır. Yani nazar ettiği zaman kendisini hoşnut kılacak, emrettiği zaman itaat edecek, evinden uzaklaştığı zaman onu koruyacak olan kadın" buyurdu.
Kütüb-i Sitte 646, Ebu Dâvud, Zekat 32, (1664).
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: {لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} الْآيَةَ، نَسَخَتْهَا الَّتِي فِي النُّورِ: {إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} إِلَى قَوْلِهِ: {غَفُورٌ رَحِيمٌ}.
Yine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler" (Tevbe, 44) ayeti, Nur suresindeki şu ayetle neshedilmiştir: "Doğrusu Allah'a ve Peygamberine inanan mü'minler, Peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplandıklarında ondan izin almaksızın gitmezler. Ey Muhammed! Senden izin isteyenler, işte onlar Allah'a ve Peygamberine inananlardır. Bazı işleri için senden izin isterlerse içlerinden dilediğine izin ver, Allah'tan onların bağışlanmalarını dile. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder" (Nur, 62).
Kütüb-i Sitte 647, Ebu Davud, Cihad 171, (2771).
عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الْبَدْرِيِّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّهُ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ آيَةُ الصَّدَقَةِ كُنَّا نُحَامِلُ عَلَى ظُهُورِنَا، فَجَاءَ رَجُلٌ فَتَصَدَّقَ بِشَيْءٍ كَثِيرٍ، فَقَالُوا: مُرَاءٍ. وَجَاءَ رَجُلٌ فَتَصَدَّقَ بِصَاعٍ، فَقَالُوا: إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنْ صَاعِ هَذَا. فَنَزَلَتْ: {الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ} الْآيَةَ.
Ebu Mes'ud el-Bedrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sadaka vermeyi emreden ayet (Tevbe, 103) nazil olduğu zaman biz (ücret mukabilinde) sırtlarımızda yük taşıyor, bu yolla bir şeyler kazanıp ondan sadaka veriyorduk. Bir adam (Abdurrahman İbnu Avf) gelerek çok miktarda bağışta bulundu. Münafıklar, dedikodu yaparak onun hakkında: 'Gösteriş yapıyor, mürai' dediler. Bir adam da bir sâ' sadaka getirdi. Onun hakkında da: 'Allah bunun bir sâ'ına muhtaç değildir' dediler. Hemen şu ayet nazil oldu:
"Sadaka vermekte gönülden davranan mü'minlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere bu davranışlarının cezasını Allah verir. Onlara can yakıcı azap vardır" (Tevbe, 79).
Kütüb-i Sitte 648, Buhari, Zekât 10, İcare 13, Tefsir, Berâe 11; Müslim, Zekat 72, (1018); Nesâî, Zekat 48, (5, 59).
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Abdullah İbnu Übey İbni Selül öldüğü
zaman oğlu (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzur-ı âlîlerine çıkıp,
mübarek gömleklerini babasına kefen olarak vermesini talep etti. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) talebi kabul edip verdi. Bunun üzerine, babasının cenâze namazını kıldırıvermesini
talep etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu talebi de kabul etti ve namaz kıldırmak üzere
kalktı. Ancak, Hz. Ömer (radıyallahu anh) kalkarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
elbisesinden tuttu ve: "Ey Allah'ın Resulü, Rabbin seni, ona namaz kılmaktan men etmişken,
sen nasıl ona namaz kılarsın?" diye müdahale etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah
beni muhayyer bırakmıştır, zira: 'Onların ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir. Onlara
yetmiş defa bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır' (Tevbe, 80)
buyurmaktadır. Ben yetmişten de fazla bağışlama talebinde bulunacağım" dedi. Hz. Ömer
(radıyallahu anh): "Ama, o münafıktır!" dedi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buna rağmen onun ardından namaz kıldı. Bunun üzerine
Cenab-ı Hakk şu ayeti inzal buyurdu: "Onlardan ölen hiç kimse için ebediyyen namaz
kılmayacaksın, mezarı başında da durmayacaksın. Çünkü onlar Allah ve Resûlüne
inanmadılar, fâsık olarak öldüler" (Tevbe, 84).
Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: "Sonra o gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a karşı
izhar ettiğim cür'ete hayret ettim. Allah ve Resûlü daha iyi bilirler." (Bu son cümlenin İbnu
Abbas'ın sözü olma ihtimali de mevcuttur.)
Tirmizi'nin rivayetinde şu ziyade var: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu ayetten sonra
münafıkların cenaze namazını kılmadı."
Kütüb-i Sitte 649, Buhari, Cenaiz 85, Tefsir, Berâe 12; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 25, (2400), Sıfatu'l-Münâfıkin 3, (2744); Tirmizi, Tefsir 3096 H.; Nesai, Cenaiz 69, (4, 68).
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Şu ayet Kuba halkı hakkında nâzil
olmuştur: (Meâlen): 'Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah arınmak isteyenleri sever'
(Tevbe, 108)."
Kütüb-i Sitte 650, Tirmizi, Tefsir, Berâe (3099); Ebu Davud, Tahâret 23 (44); İbnu Mace, Tahâret, (357).
Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben, müşrik olan anne babası için,
Allah'tan af ve mağfiret dileyen birini gördüm. Kendisine: 'Sen müşrik olan anne baban için
istiğfarda mı bulunuyorsun, (olur mu bu?)' dedim. Adam bana: '(Niye olmasın, Kur'ân-ı
Kerim'de) Hz. İbrahim (aleyhisselam) müşrik olan babası için istiğfar etmektedir' diye cevap
verdi.
Ben durumu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a anlattım. Bunun üzerine şu mealdeki ayet
indi: 'Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için
mağfiret dilemek Peygambere ve müminlere yaraşmaz. İbrahim'in, babası için mağfiret
dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan
uzaklaştı...' (Tevbe, 113-114)."
Kütüb-i Sitte 651, Tirmizi, Tefsir, Berâe (3100); Nesâî, Cenâiz 102, (4, 91).
Muhammed İbnu Şihab ez-Zührî anlatıyor: "Bana Abdurrahman İbnu Abdullah İbni Ka'b İbni Mâlik nakletti: Abdullah İbnu Ka'b, ki babası Ka'b gözlerini kaybettiği zaman kardeşleri değil, kendisi babasına rehberlik etmişti, kavmi içinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabının hadislerini en iyi bilen ve en iyi öğrenmiş olanıydı. Abdullah dedi ki: "Babam Ka'b İbnu Mâlik'in, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük seferine çıktığı zaman, sefere katılmayışı ile ilgili hikâyeyi kendisinden dinledim. Şöyle anlatmıştı: Ben Tebük gazvesi hariç Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çıkardığı gazvelerden hiçbirine katılmamazlık etmemiştim. Gerçi Bedir gazvesine iştirak etmedim. Ancak buna katılmayanlardan kimseyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kınamadı. O seferde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar savaşı değil, Kureyş'in kervanını ele geçirmeyi düşünüyorlardı. Ne var ki Cenâb-ı Hak bunlarla düşmanı beklenmedik anda karşı karşıya getirdi.
Ben Akabe gecesinde İslâm'la müşerref olup ilk anlaşmayı yaptığımız esnada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdim. Ben Akabe'de hazır bulunmayı Bedir'de hazır bulunmaya değişmem, halk Bedir gazasını Akabe biatından daha çok ansa da.
Benim Tebük seferinden geri kalışımla ilgili habere gelince, gerçekten ben hiçbir zaman, o sıradaki kadar güçlü ve zengin olmamıştım. Allah'a kasemle söylüyorum, daha önce hiçbir zaman iki devem olmamıştı. Ama o gazve sırasında iki tane binmeye mahsus devem vardı.
Bir de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazaya niyet etti mi müphem ifadeler kullanarak asıl hedefi belli etmezdi. Fakat bu gazvede öyle yapmadı. Çünkü Tebük seferi çok sıcak bir mevsimde oluyordu. Uzak bir seferi ve tehlikeleri göze almış, büyük bir düşmanı hedef edinmişti. Müslümanlar gazve hazırlıklarını tam yapsınlar diye durumu bütün ciddiyetle açıklamış, gidecekleri istikameti gizlemeksizin bildirmişti.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la sefere katılacak Müslümanlar pek çoktu. Askerlerin künyelerini kayıt defteri almıyordu. Kayıt defterinden maksat künyelerin yazıldığı divandı."
Ka'b rivayetine devamla der ki: "Pek az kimse gözden kaybolmayı, katılmamayı arzu ediyordu. Bunlar da vahiy gelmedikçe, gizlendiklerinin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından bilinemeyeceğini zanneden kimselerdi.
Bu gazve, tam meyvelerin erdiği, gölgelerin iyice tatlılaştığı bir zamana rastlamıştı. Ben de meyve ve gölgeye düşkün bir kimseydim.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar yol hazırlığı yaptılar. Ben de onlarla yol hazırlığı yapmak üzere sabahleyin evden çıkar, kararsızlık içinde hiçbir şey yapmadan geri dönerdim. Kendi kendime: 'Bu da bir şey mi, dilersem hazırlığı çabucak yapabilirim' diye teselli olur, avunurdum. Bu hâl böylece devam etti. Öyle ki başkaları ciddi ciddi hazırlığını tamamlamıştı.
Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlar yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Yine hazırlık için gittim geldim ama bir şey yapmaya bir türlü elim varmıyordu. Bu hâl de sürdü gitti. Askerler süratle yol aldılar. Gazve elimden kaçtı. Yine de yola çıkıp onlara kavuşmayı düşündüm. Keşke bunu yapsaydım. Bana bu da nasip olmadı.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'den ayrıldıktan sonra halkın arasına çıkınca gördüğüm bir husus beni üzmeye başladı: Çarşı pazarda benim gibi kalanlar meyanında gördüklerim ya münafıklık damgasını yemiş olanlardı veya zayıflıkları sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın mazur addettiği kimselerdi.
Öte yandan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da beni Tebük'e varıncaya kadar hiç anmamış. Orada kalabalığın arasında otururken: 'Ka'b İbnu Mâlik ne yaptı, ondan ne haber var?' diye sormuş. Benû Seleme'den birisi: 'Ey Allah'ın Resûlü, onu, yakışıklı iki elbisesi ve çalımla iki tarafına bakması Medine'de hapsetti' demiş. Muaz da ona şu cevabı vermiş: 'Ne kötü konuşuyorsun! Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a kasem olsun Mâlik hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz' demiş.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sükût buyurmuş. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumda iken, uzaktan beyazlara bürünmüş bir adamın silüetini görür ve: 'Bu gelen Ebû Heyseme olmasın!' der. Gerçekten de o Ebû Heyseme el-Ensârî'dir. Yani, sefer hazırlığı sırasında bir sâ'lık hurma verdi diye münafıkların birbirlerine kaş göz ederek istihza ettikleri zât."
Ka'b sözlerine devamla der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Tebük'ten ayrılıp yola çıktığı haberi bana ulaşınca keder ve üzüntüm tekrar arttı. Bir yalan hazırlamaya başladım. 'Yarın, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın öfkesinden ne söyleyerek kurtulabilirim?' diyordum. Bu hususta ailemde aklı başında herkesin fikrine müracaat ediyordum.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gelmesi yaklaştı dendiği zaman benden yanlış düşünceler zâil oldu. İyice anladım ki hiçbir yalan asla beni kurtaramaz. Doğruyu söylemeye karar verdim. Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sabah Medine'ye geldiler. O, bir seferden dönünce ilk iş olarak mescide uğrar, iki rekât namaz kılar, ondan sonra halka görünürdü. Bu gelişinde de namazını kılıp halkı kabul etmeye başlayınca sefere katılmayıp geride kalanlar gelip özür dilemeye, özürleri hususunda inandırıcı olmak için yeminler etmeye başladılar. Bunlar seksen kadar erkekti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onların özürlerini kabul ediyor, onlardan biat alıyor, onlara istiğfarda bulunuyor, işlerini Allah'a havale ediyordu.
Ben de geldim. Selâm verdim. Selâmımı işitince öfkeli öfkeli tebessüm etti ve 'Gel' dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum.
'Niye geride kaldın, sen Akabe'de biat edip itaatı sırtına almış değil miydin?' dedi. Ben şu cevabı verdim:
'Evet, ey Allah'ın Resûlü! Ben senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı bir özür söyleyip mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü Allah bana yeterli bir ifade gücü vermiş bulunmaktadır. Ancak Allah'a kasem olsun, kesinlikle inanıyorum ki bugün sizi benden razı kılacak bir yalan söylesem çok geçmeden Allah sizi bana öfkelendirecektir. Size doğruyu söylesem bana kızacaksınız. Ama ben de o hususta Allah'tan af dilerim. Gerçeği söylüyorum, kasem olsun hiçbir özrüm yoktu. Vallahi başka hiçbir vakit, sizden geri kaldığım zamanki kadar güçlü ve zengin değildim.'
Benim bu itirafım üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'İşte bu doğru konuştu' dedi ve bana da: 'Kalk, Allah senin hakkında hükmedinceye kadar bekle!' buyurdu. Ben de kalktım. Benû Seleme'den bir kısım insanlar da koşarak beni takip ettiler ve bana:
'Allah'a kasem olsun, bundan önce herhangi bir günah işlediğini bilmiyoruz. Savaştan geri kalan diğerlerinin yaptığı gibi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın senin için yapacağı istiğfar bu günahını affettirmeye yeterdi' dediler."
Mâlik devamla şunları anlattı: "Sonra: 'Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?' diye sordum. 'Evet, iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi' dediler.
'Mürâre İbnu'r-Rebî el-Amirî ile Hilâl İbnu Ümeyye el-Vâkıfî radıyallahu anhümâ' dediler.
Bana çok sâlih iki kişi zikretmiş oldular. Bunlar Bedir gazvesinde bulunmuş, numune-i imtisâl kişilerdi. Bunların ismini duyunca, geri gidip özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.
Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Müslümanlara gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşmayı yasakladı. Bunun üzerine halk bizden çekindi ve yüz çevirdi. Öyle ki yeryüzü bana yabancılaştı. Dünya, önceden bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı.
Bu minval üzere elli gece geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp evlerinde oturup ağlayarak vakit geçirdiler. Onlardan daha genç, daha güçlü olan ben dışarı çıkıyor, namazlara katılıyor, çarşı pazar dolaşıyordum. Ama kimse benimle konuşmuyordu. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uğrayıp selâm veriyordum. İçimden, 'Acaba benim selâmımı alarak dudaklarını kıpırdatır mı?' diye kendi kendime sorardım. Sonra yakınına durup namaz kılar, göz ucuyla da ona bakardım. Namaza durunca bana baktığını da görürdüm. Ama ben ona yönelecek olsam derhâl benden yüzünü çevirirdi.
Müslümanların cefasından çektiğim bu ızdıraplı hâl uzayınca bir gün dayanamayıp gittim. Ebû Katâde'nin bahçe duvarını aştım. O amcamın oğlu idi ve herkesten çok severdim. Yanına varınca selâm verdim. Hayret! Vallahi selâmımı almadı. Kendisine: 'Ey Ebû Katâde, Allah aşkına söyle. Allah ve Resûlü'nü sevdiğimi bilmiyor musun?' dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah aşkına diye yemin verdim, yine konuşmadı. Üçüncü sefer Allah adına yemin verdim. Bu defa:
'Allah ve Resûlü daha iyi bilir!' dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Geri döndüm, duvarı aştım."
Ka'b hikâyesine devamla der ki: "Bir gün Medine çarşısında yürürken Medine'ye buğday satmaya gelmiş, Şam ahalisinden Nabatî bir fellah: 'Ka'b İbnu Mâlik'i bana kim gösterecek?' diyordu. Halk beni ona gösterdi. Adam bana yaklaştı. Gassan Kralı'ndan bir mektup getirdi. Ben okuma yazma bilirdim, hemen okudum. Mektupta şöyle diyordu: 'Bana gelen habere göre arkadaşın sana sıkıntı veriyormuş. Allah seni hakaret görmek, sıkıntı çekmek için yaratmadı. Bize gel, sana iyi davranalım.' Mektubu okur okumaz: 'Bu da bir başka belâ' dedim. Tandıra götürüp attım ve yaktım.
Nihayet bu boğucu elli günden kırkı geçmiş, hakkımızda vahiy de gecikmişti. Aniden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın elçisi geldi. Bana: 'Resûlullah, hanımını terk etmeni emrediyor' dedi. Ben: 'Boşayacak mıyım, yoksa başka şekilde bir terk mi?' diye sordum. 'Hayır, boşamayacaksın, ondan ayrıl, sakın yaklaşma!' dedi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı haberi diğer iki arkadaşıma da göndermişti. Hanımıma: 'Ailene dön, onların yanında kal, Allah bu meselede bir hüküm bildirinceye kadar da orada bekle' dedim.
Hilâl İbnu Ümeyye'nin hanımı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a müracaat ederek: 'Ey Allah'ın Resûlü, Hilâl İbnu Ümeyye kendini kaybetmiş bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur. Ona hizmetini yapıversem bir mahzuru var mı?' diye izin istemiş ve: 'Hayır, hizmet edebilirsin, ancak sakın yakınlaşmada bulunma' cevabını almış. Kadın da: 'Hayır, ya Resûlullah! Vallahi zaten onda kımıldayacak mecal kalmadı. Vallahi cezalandığı günden şu ana kadar hiç ara vermeden habire ağlıyor' dedi.
Ailemden bazısı bana: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gidip hanımının hizmetlerini yapıvermesi için izin istesen iyi olur. Nitekim o, Hilâl'in hanımına hizmet etmesi için müsaade etti' diye tavsiyede bulundu. 'Hayır' dedim, 'böyle bir talepte bulunmayacağım. Bana ne diyeceğini nasıl bilebilirim, ben genç bir kimseyim.'
Böylece sıkıntısı daha da artan on gece daha geçirdim. Konuşmaktan yasaklandığımızın üzerinden tam elli gece geçti. Ellinci gecenin sabah namazını evlerimizden birinin damında kılmıştım. Ben Allahu Teâlâ'nın hakkımızda belirttiği o dehşetli hâl içinde oturmuş duruyordum. Ruhum sıkılmış, bütün genişliğine rağmen dünya daralmıştı. Sanki bir cendere içerisindeydim. Bir ses işittim. Bu, Sel' dağı üzerine çıkmış, yüksek sesle bağıran birinin sesiydi. Dikkat kesildim, bana sesleniyor ve:
'Ey Ka'b İbnu Mâlik, müjde!' diyordu. Hemen secdeye kapandım. Hakkımızda bir kurtuluşun geldiğini anlamıştım.
Meğer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Cenâb-ı Hakk'ın bizi affettiğine dair müjdeli haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjdelemek üzere koşuşmuş, bazıları da diğer iki arkadaşıma gitmişmiş. Bir zat bana at koşturmuştu, Eslemli biri de yaya olarak seğirtip dağa çıkmış... Tabii ki ses, attan daha hızlı yol aldı.
Müjdeci sesini duyduğum kimse bir müddet sonra bizzat yanıma gelince, derhâl iki parça elbisemi çıkarıp müjde bedeli olarak kendisine giydirdim. Yemin olsun, o gün için başka bir şeyim yoktu. Emanet iki giyecek temin ettim, onları giyip Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı görmek arzusuyla dışarı fırladım. Yolda halk grup grup beni karşılıyor, Cenâb-ı Hakk'ın affı sebebiyle tebrik ediyordu.
Bu minval üzere mescide geldim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) etrafını saran ashabının ortasında oturuyordu.
Beni görünce Talha İbnu Ubeydillah radıyallahu anh kalktı, bana doğru koşup musafaha yaptı ve beni tebrik etti. Yemin olsun, onun dışında muhacirlerden başka kalkan olmadı."
Ka'b onun bu samimi davranışını ömrü boyu unutmayacaktır.
Ka'b sözlerine devam ederek şunları söyledi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a selâm verince, memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle: 'Müjdeler olsun! Annenden doğduğundan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim' dedi. Ben hemen sordum:
'Ey Allah'ın Resûlü, bu sizin bağışladığınız bir lütuf mu, Cenâb-ı Hak'tan gelen bir lütuf mu?'
'Hayır, Allah'tan gelen bir lütuf!' dedi.
Ka'b ilaveten dedi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vech-i mübarekleri, sürurlu anlarında, bir ay parçası gibi nurlanır ve parlardı. Biz bunu derhâl anlardık.
Ben önüne oturunca: 'Ey Allah'ın Resûlü! Mazhar olduğum bu af sebebiyle ne var ne yok bütün malımı Allah ve Resûlü'ne bağışlıyorum' dedim.
'Hayır' dedi. 'Hepsi olmaz, bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlı.'
'Ey Allah'ın Resûlü, biliyorum ki Allah beni sıdkımdan, doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Benim tevbemden biri de artık yaşadığım müddetçe hep doğru söylemek olacaktır.'
Allah'a yemin olsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bunu söylediğim günden beri, doğru söz hususunda Allah'ın bana lütfettiği ihsandan daha güzeline mazhar olan birisini bilmiyorum. Yine Allah'a kasem ederek söylüyorum, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söz verdiğim günden beri bir kerecik olsun yalan söylemeyi düşünmedim. Geri kalan ömrümde de Allah'ın beni yalandan korumasını diliyorum."
Ka'b şunu da söyledi: "Bizimle ilgili olarak Allahu Teâlâ şu âyeti indirmişti:
'Andolsun ki Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken Peygamber'e uyan Muhacirlerle Ensar'ın ve Peygamber'in tevbelerini kabul etti. Tevbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen dünya onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri kabul eden, merhametli olandır. Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun!' (Tevbe, 117-119).
Ka'b şunu da dermiş: "Allah'a yeminle söylüyorum, Allah beni İslâm'la şereflendirdikten sonra, bana göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söylediğim doğru sözden daha büyük bir nimet vermemiştir. Allah'ın bana lütfettiği birinci büyük nimeti İslâm'la müşerref olmam, ikinci büyük nimeti de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a doğru söz söylememi nasip etmiş olmasıdır. Aksi takdirde, diğer yalan söyleyenler gibi ben de helâk olacaktım. Nitekim Cenâb-ı Hak, vahiy indirdiği zaman, yalan söyleyenler hakkında, bir kimse için söylenebilecek en kötü şeyi söylemiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Döndüğünüzde, kendilerine çıkışmamanız için Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olasınız diye size yemin verirler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah yoldan çıkmış fasık kimselerden razı olmaz' (Tevbe, 95-96).
Ka'b şunu söyledi: "Resûlullah Tebük seferinden döndüğü zaman, sefere katılmayanlar gidip özür diledikleri, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da yemin etmeleri üzerine özürlerini kabul buyurup kendileriyle biatlaşıp haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerden biz üç kişi ayrı tutulmuş, onların mazhar olduğu aftan istifade edememiştik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizim işimizi, Allah hakkımızda hükmedinceye kadar tehir etmişti. Hakkımızda gelen âyette Cenâb-ı Hakk'ın: '...geri kalmış üç kişi...' sözünden kasıt, savaştan geri kalmamız değildir; bu geri kalış, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hakkımızdaki hükmü geri bırakması, yemin ederek özür dileyenlerin özrünü kabul ettiği kimselerden ayrı tutmasıdır."
Kütüb-i Sitte 652, Nesai, Talak 18, (6, 152), Nüzur 37, (7, 22).).
İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), "Allah yolunda savaşa çıkmazsanız Allah size can yakıcı azapla azap eder..." (Tevbe, 39) âyeti ile, "Medinelilere ve çevrelerinde bulunan bedevilere, savaşta Allah'ın Peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz" (Tevbe, 120) âyetini şu âyet neshetmiştir: "Müminler toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin, dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı?..." (Tevbe, 122).
Kütüb-i Sitte 653, Ebu Davud, Cihad 19. (2503).)
Necdet İbnu Nâfi' diyor ki: "İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'ya şu âyet hakkında sordum: 'Allah yolunda cihada çıkmazsanız Allah size can yakıcı azapla azap eder...' (Tevbe, 39). Şu açıklamayı yaptı: 'Allah onlardan yağmuru kesti. Böylece kuraklık, Allah'ın onlara takdir ettiği azapları oldu.'"
Kütüb-i Sitte 654, Ebu Davud, Cihad 19. (2506)H.