HADİS KÜTÜPHANESİ

Kütüb-i Sitte

1672 bölümTürkçe tercüme ve Arapça metin
BÖLÜM

HUDEYBİYE GAZVESİ

4 hadis

Urve İbnu Zübeyr, Misver İbnu Mahreme ve Mervan'dan almış. Misver ve Mervan her ikisi de birbirlerinin sözünü tasdik etmişlerdir. Derler ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Hudeybiye senesinde Medine'den çıktı. Yolda bir yerlere ulaşınca Aleyhissalâtu vesselâm: "Halid İbnu'l-Velid, Kureyş'e ait gözcülük yapan bir grup atlının başında olarak el-Gamim'dedir, siz sağ tarafı takip edin!" dedi. Vallahi, Halid Müslümanların varlığını sezemedi. Ne zaman ki Müslüman askerlerin kaldırdığı toz bulutunu görünce, Müslümanların geldiğini Kureyş'e haber vermek üzere hayvanını koşturarak gitti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yoluna devam etti. Seniyye nam mevkiye gelindi. Oradan devam edildiği takdirde Kureyşlilerin bulunduğu yere inmek mümkündü. Ama devesi orada çöküverdi. Halk: "Kalk, kalk; yürü, yürü!" dediyse de deve kalkmamakta ısrar etti. Halk bu sefer: "Kasvâ çöküp kaldı. Kasvâ çöküp kaldı!" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır! Kasvâ çöküp kalmadı. Onun böyle bir huyu da yok. Ancak onu Fili Mekke'ye girmekten alıkoyan Zât durdurmuştur!" buyurdu. Sonra ilave etti: "Nefsimi kudret eliyle tutan o Zât'a yemin olsun. Kureyş, Mekke'de Allah'ın haram kıldığı şeyleri tazim sadedinde her ne taviz isterse onlara vereceğim!" Sonra deveyi zorladı, deve sıçrayıp kalktı. Ravi dedi ki: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Kureyş tarafından saptı, suyu az olan Semed Kuyusu'nun yanına indi. Burası Hudeybiye mevkiinin en uç noktasında idi. Mezkûr kuyunun suyu azdı. Öyle ki insanlar ondan suyu avuç avuç toplarlardı. Çok geçmeden suyu kurudu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a susuzluktan şikâyette bulundular. Aleyhissalâtu vesselâm sadağından bir ok çıkardı, onu kuyuya koymalarını söyledi. Allah'a yemin olsun, çok geçmeden su coşmaya başladı ve ashab oradan ayrılıncaya kadar onlara yetecek kadar akmaya devam etti. Onlar bu halde iken Büdeyl İbnu Verka el-Huzâî, Huzâa kabilesinden bir grupla çıkageldi. Huzâalılar, Mekke civarında tavattun etmiş bulunan Tihâme kabileleri arasında Resûlullah'ın sırdaşı ve dostu olagelmişlerdi. Dedi ki: "Ben Ka'b İbnu Lüeyy ve Amir İbnu Lüeyy kabilelerini, Hudeybiye sularının başına, beraberlerinde sütlü ve yavrulu develeri olduğu halde konaklamış gördüm. Onlar seninle savaşacak, Beytullah'ı ziyaretine mâni olacaklar!" Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm dedi ki: "Biz kimseyle savaşmaya gelmedik. Biz sadece umre yapmaya geldik! Mamafih harp Kureyş'in iliğine işlemiş. Hâlbuki çok da zarar gördüler. Eğer onlar dilerse ben onlarla sulh yapar, kendilerine müddet tanırım; onlar da benimle diğer insanların arasından çekilirler. Eğer ben öbürlerine galebe çalarsam, Kureyşliler de dilerlerse onların girdiği şeye kendi rızalarıyla girerler. Şayet ben galebe çalamazsam rahata ererler. Şurası da var ki, eğer Kureyşliler bu teklifime itiraz ederlerse, ruhumu elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, bu davam için ölünceye kadar onlarla savaşacağım. O zaman Allah emrini mutlaka yerine getirecektir." Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bu sözü üzerine Büdeyl: "Senin bu sözlerini Kureyş'e mutlaka duyuracağım!" dedi ve gitti. Kureyşlilere gelince: "Ben size şu adamın yanından geliyorum. Onun bazı sözlerini işittim. Eğer dilerseniz size söyleyeyim" dedi. Onların serseri takımı: "Ondan herhangi bir haber söylemene ihtiyacımız yok!" dediyse de aklı başında olanlar: "Hele şu işittiğini söyle!" dediler. Büdeyl: "Ben Muhammed'in şöyle şöyle söylediğini işittim!" diyerek Aleyhissalâtu vesselâm'ın söylediklerini bir bir nakletti. Bunun üzerine Urve İbnu Mes'ud kalkıp: "Ey kavm! Siz benim babam değil misiniz?" dedi. Hepsi: "Evet!" dediler. "Benim hakkımda bir ithamınız var mı?" dedi. "Hayır!" dediler. "Biliyorsunuz ki ben Ukaz halkını toptan sizin yardımınıza çağırmış, onlar yanaşmayınca ailem, çocuklarım ve bana itaat edenlerle kendim gelmiştim, değil mi?" diye sordu. Kureyşliler hep bir ağızdan buna da "Evet!" deyince Urve: "Bu adam size uygun bir şey teklif ediyor. Onu kabul edin ve benim ona gitmeme izin verin!" dedi. Kureyşliler: "Pekâlâ, git!" dediler. Urve, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldi, onunla konuştu. Aleyhissalâtu vesselâm Büdeyl'e söylediklerine yakın şeyler söyledi. Urve bu esnada: "Ey Muhammed! Kavminin kökünü kazıdığını farz edelim, eline ne geçecek? Senden önce Araplardan kavmini toptan helak eden birini işittin mi? Durum aksi olursa başınıza geleceği tahmin edebilirsin. Zira ben aranızda ileri gelenlerden bazı kimseler görüyorum; halktan toplanmış, seni terk edip kaçmaya mütemayil kimseler de görüyorum" dedi. Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh onun bu sözüne dayanamayıp: "Lât putunun fercini yala! Demek biz Resûlullah'ı terk edip yalnız bırakacakmışız ha!" diye şiddetle çıkıştı. Urve: "Bu da kim?" dedi. Kendisine onun Ebu Bekr olduğu söylendi. Urve: "Nefsimi elinde tutan Zât'a yemin olsun! Eğer senin bende, henüz ödeyemediğim bir iyiliğin bulunmamış olsaydı ben sana layık olduğun cevabı verirdim" dedi. Ravi der ki: Urve, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la konuşmaya devam etti. Her konuşmasında cahiliye âdeti üzere Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın sakalından tutuyordu. Bu sırada Muğire İbnu Şu'be, üzerinde miğfer, elinde kılıç, Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında ayakta bekliyordu. Urve, elini Resûlullah'ın sakalına her uzatışında kılıcın demiriyle eline vuruyor: "Elini Resûlullah'ın sakalından çek!" diyordu. Urve bir ara başını kaldırıp ona baktı. "Bu da kim?" dedi. Kendisine: "Bu Muğire İbnu Şu'be'dir!" dendi. Bunun üzerine Urve: "Ey hain! Ben hâlâ senin geçmişteki gadrini ödemekle meşgul değil miyim?" dedi. Cahiliyede Muğire İbnu Şu'be bir grup kimse ile yolculuk yapmış, yolda arkadaşlarını öldürüp mallarını almıştı. Sonra gelip Müslüman olmuştu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm da: "Müslüman olmanı kabul ediyorum, ancak malları kabul etmiyorum" demişti. Urve bu esnada göz ucuyla Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabını tetkikten geçiriyordu. Bilahare gördüklerini şöyle anlatacaktır: "Vallahi, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yere bir kerecik tükürmeye görsün, mutlaka onlardan bir adamın eline düşüyordu. Onu alıp yüzlerine, derilerine sürüyorlardı. Bir şey söyleyecek olsa emrine hepsi birden koşuşuyordu. Abdest alacak olsa abdest suyundan kapabilmek için neredeyse kavga ediyorlardı. Konuşsalar onun yanında seslerini kısıyorlardı. Saygıları sebebiyle ona dikkatle bakamıyorlardı bile." Urve arkadaşlarının yanına dönünce dedi ki: "Ey kavm, dinleyin! Vallahi ben muhtelif kralların huzuruna çıktım. Kisra'nın, Kayser'in, Necaşi'nin yanlarına girdim. Vallahi, Muhammed'in ashabının Muhammed'e gösterdiği saygıya hiçbir kralın ashabında rastlamadım. Vallahi tükürecek olsa mutlaka onlardan birinin eline düşüyor, bunu alıp yüzlerine, bedenlerine sürüyorlar. Bir şey emretse hepsi birden koşuşuyorlar. Abdest alsa abdest suyundan kapmak için neredeyse kavga ediyorlar. Konuşsalar onun yanında seslerini kısıyorlar. Ona hürmeten dikkatle yüzüne bakmıyorlar. Bu adam size makul bir teklifte bulunuyor, onu kabul edin!" Urve'nin bu açıklaması üzerine Benî Kinâne'den bir adam: "Beni bırakın, ona bir de ben gideyim!" dedi. Ona da müsaade ettiler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ashabına yaklaşınca Aleyhissalâtu vesselâm: "İşte falan! Bu, hac ve umre için ayrılan kurbanlık develere saygı gösteren bir kavimdendir. Kurbanlıklarınızı önüne salıverin, görsün!" buyurdu. Ashab o zatı telbiyelerle karşıladı. Adam bu manzarayı görünce: "Sübhanallah! Bu kimselere Beytullah'ın yolunu kapamak münasip düşmez!" dedi. Arkadaşlarının yanına dönünce: "Ben kurbanlık develer gördüm; takıları boyunlarına takılmış, gerekli işaretler vurulmuş. Onlara Beytullah'ı yasaklamayı uygun görmüyorum!" dedi. Onun kavminden Mikrez İbnu Hafs denen bir zat kalkıp: "Bırakın, bir de ben gideyim!" dedi. Ona da müsaade edip "Git!" dediler. Müslümanlara yaklaşınca Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu gelen Mikrez'dir, fâcir birisidir" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la konuşmaya başladı. Onlar konuşurken Süheyl İbnu Amr çıkageldi. Aleyhissalâtu vesselâm: "İşiniz artık size kolaylaştırıldı; size Süheyl İbnu Amr geldi" buyurdu. Süheyl, Resûlullah'a: "Gel, seninle aramızda bir antlaşma metni yazalım!" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kâtibini çağırdı ve emretti: "Yaz: Bismillahirrahmanirrahim." Süheyl itiraz etti: "Rahmân ne demek? Vallahi onun ne olduğunu bilmiyorum. Fakat vaktiyle senin de yazdığın gibi 'Bismikallahümme' yaz" dedi. Müslümanlar da ona itiraz ettiler: "Biz onu değil, Bismillahirrahmanirrahim'i yazarız!" dediler. Ama Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm emretti: "Bismikallahümme yaz! Devam et: Bu, Muhammed Resûlullah ile Süheyl İbnu Amr'ın üzerinde mutabık kaldıkları hususlardır." Süheyl yine itiraz etti: "Vallahi, eğer bilsek ki sen Allah'ın Resûlüsün, sana Beytullah'ı kapamaz, seninle savaşmazdık. Şöyle yaz: Muhammed İbnu Abdillah." Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Vallahi siz beni tekzip etseniz de ben kesinlikle Allah'ın Resûlüyüm. Bununla beraber Muhammed İbnu Abdillah yaz!" buyurdu ve devam etti: "Bizimle Beytullah arasından çekilmeniz ve onu tavaf etmemiz şartıyla." Süheyl itiraz etti: "Vallahi hayır! Biz size bu yıl tavafa izin versek Araplar, bizim baskı altında kaldığımızı söylerler. Ancak ziyareti gelecek yıl yapacaksınız" dedi. Böyle yazıldı. Süheyl ilave etti: "Senin dinine girmiş olsa bile, bizden sana gelen her erkeği bize iade etmen şartıyla." Müslümanlar bu şarta itiraz ederek: "Sübhanallah! Bize iltica eden bir Müslüman, müşriklere nasıl iade edilir?" dediler. Bu halde iken Ebu Cendel İbnu Süheyl İbnu Amr, zincirleri arasında seke seke geldi. Mekke'nin aşağısındaki hapsedildiği yerden kaçmış, kendini Müslümanların arasına atmıştı. Süheyl: "Ey Muhammed, bu, seninle üzerine anlaştığımız maddelerin ilk uygulaması olacak; bunu bana iade edeceksin!" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Biz henüz anlaşmayı yazıp bitirmedik" buyurdu. Süheyl: "Öyleyse vallahi ben seninle hiçbir madde üzerine sulh yapamam!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse şu Ebu Cendel'i bana bağışla!" buyurdu. Fakat Süheyl: "Asla, ben bunu sana bağışlamam" diye direndi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır, hatırım için yap!" ricasında bulundu. Süheyl: "Asla yapmam!" dedi. Mikrez İbnu Hafs atılıp: "Biz onu sana bıraktık!" dedi. Ancak imza yetkisine sahip olmadığı için Süheyl onu dinlemedi. Ebu Cendel teslim edilecekti. Ebu Cendel radıyallahu anh: "Ey Müslümanlar! Ben size Müslüman olarak sığınmışım. Beni müşriklere teslim mi ediyorsunuz? Bana yaptıklarını görmüyor musunuz?" dedi. Ebu Cendel'e Allah yolunda çok işkenceler yapılmıştı. Ömer İbnu'l-Hattab der ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelip: "Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?" dedim. "Evet!" dedi. "Biz hak üzere, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi?" dedim. "Evet" dedi. "Öyleyse biz niye dinimiz uğrunda alçaklığı kabul ediyoruz?" dedim. "Ben Allah'ın Resûlüyüm. Allah'a asi olmuş da değilim. O benim yardımcımdır!" dedi. "Sen bize Beytullah'a gideceğiz, onu tavaf edeceğiz demedin mi?" dedim. "Pek tabii, ama sana bu yıl gideceksin dedim mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen mutlaka ona gidecek ve onu tavaf edeceksin!" buyurdu. Ben Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh'a geldim: "Ey Ebu Bekr! Bu zat Allah'ın hak peygamberi değil mi?" dedim. "Elbette hak peygamberi!" dedi. "Biz hak, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi?" dedim. "Elbette!" dedi. "Öyleyse niye dinimiz için alçaklığı kabul ediyoruz?" dedim. "Be adam! O Allah'ın Resûlüdür. Rabbine isyan etmiş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Şu halde sen onun emrine sarıl. Allah'a yemin ederim, o hak üzeredir!" dedi. "O bize Kâbe'ye gideceğiz, onu tavaf edeceğiz demiyor muydu?" dedim. "Evet, ama sana bu yıl gideceksin dedi mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen ona gidecek, onu tavaf edeceksin!" dedi. Hadisi rivayet eden Zührî der ki: Hz. Ömer radıyallahu anh dedi ki: "O günkü nezaketsiz çıkışımın günahını affettirmek için nice amellerde bulundum." Anlaşmayı yazma işinden çıkınca Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ashabına: "Kalkın, kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!" buyurdu. Ancak kimse kalkmadı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme radıyallahu anha'nın çadırına girdi. Ona halktan maruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunu istiyor musun? Öyleyse çık, ashabından hiçbiriyle konuşma; deveni kes, berberini çağır, seni tıraş etsin!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm kalktı, hiç kimseyle konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashab bunları görünce kalktılar, kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler. Ancak bu sırada gam ve kederden birbirlerini öldüreyazdılar. Sonra bazı mümine kadınlar geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri şu ayeti indirdi: "Ey iman edenler! Mümin kadınlar muhacir olarak size geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilendir. Eğer siz de onların mümin kadınlar olduklarını anlarsanız onları kâfirlere geri göndermeyin. Ne bunlar onlara helaldir ne de onlar bunlara helal olurlar. Onların sarf ettiklerini kendilerine verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde size bir günah yoktur..." (Mümtehine 10). Hz. Ömer, ayet üzerine o gün cahiliye devrinde evlendiği iki hanımını boşadı. Birini Hz. Muaviye İbnu Ebu Süfyan nikâhladı, diğerini de Safvan İbnu Ümeyye. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye döndü. Kureyş'ten Ebu Basîr Müslüman olarak Medine'ye iltica etti. Mekkeliler onu almak üzere arkasından iki adam gönderdiler. "Antlaşmada bize verdiğin söz var, onu teslim et!" dediler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm derhal onu onlara teslim etti. Bunlar Ebu Basîr'i alıp gittiler. Yolda Zülhuleyfe nam mevkiye gelince, azıkları olan hurmadan yemek üzere konakladılar. Ebu Basîr onlardan birine: "Vallahi şu kılıcını çok güzel görüyorum!" dedi. O, hemen kınından sıyırıp: "Doğru! Vallahi pek harika! Onu çok denedim" dedi. Ebu Basîr: "Hele bir göster, daha yakından bakayım!" deyip kılıcı kaptığı gibi adama vurup öldürdü. Öbürü kaçıp Medine'ye geldi, koşarak mescide girdi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onu görünce: "Bu adam herhalde bir korku geçirmiş" dedi. Adam Aleyhissalâtu vesselâm'a gelince: "Vallahi arkadaşım öldürüldü! Beni de öldürecek!" dedi. Ebu Basîr radıyallahu anh da geldi. "Ey Allah'ın Resûlü! Allah senin zimmetini yerine getirdi; beni onlara iade ettin. Allah beni onlardan tekrar kurtardı" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Harbi kızıştıranın anası ağlar! Keşke yanında bir kişi daha olsaydı!" cevabını verdi. Ebu Basîr bu sözü işitince Aleyhissalâtu vesselâm'ın onu yine iade edeceğini anladı. Hemen oradan çıkıp deniz kenarına geldi. Mekkelilerin elinden Ebu Cendel İbnu Süheyl de kurtulup Ebu Basîr'e iltihak etti. Derken Kureyş'ten Müslüman olan herkes Ebu Basîr'e katılmaya başladı. Kısa zamanda orada bir grup teşekkül etti. Allah'a yemin olsun, Kureyş'ten Şam'a gitmek üzere bir kervanın haberini aldılar mı ona saldırıp adamları öldürüyor, mallarına el koyuyorlardı. Kureyş, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a elçi gönderip Allah'ın adını ve aralarındaki akrabalık bağlarını hatırlatarak, Mekke'den geleceklerin emniyette olacağını bildirdi ve onları Medine'ye çağırmasını rica etti. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "O, sizi Mekke'nin karnında onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. Onlar inkâr eden, sizi Mescid-i Haram'dan ve bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır. Eğer kendilerini tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz ve bu yüzden size bir vebal gelmesi ihtimali olmasaydı Allah savaşa izin verirdi. Allah bunu dilediğini rahmetine koymak için yaptı. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı, içlerinden inkâr edenleri elem verici bir azaba uğratırdık. İnkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirdikleri sırada Allah, Resûlünün ve müminlerin üzerine sekînetini indirdi ve onları takva sözüne bağlı kıldı. Onlar buna daha layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (Fetih 24-26).

Kütüb-i Sitte 4236, Buhari, Şurüt 15, 1, Hacc 106, Muhsar 3, Megazi 35, Tefsir, Mümtahine 2; Ebu Davud, Cihad 168, (2765, 2766), Sünnet 9, (4655).

Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Hudeybiye günü bir grup köle, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sulhtan önce gelmişti. Efendileri Aleyhissalâtu vesselâm'a: 'Ey Muhammed! Onlar senin yanına dinine iştiyak göstererek gelmiş değiller; kölelikten kaçtılar' diye mektup yazdılar. Ashabdan bazı kimseler de: 'Doğru söylüyorlar, onları sahiplerine geri ver!' dediler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öfkelenip: 'Ey Kureyşliler! Öyle zannediyorum ki siz, Allah'ın boyunlarınızı vuracak birini göndermesine kadar bundan vazgeçmeyeceksiniz!' dedi ve köleleri iade etmekten imtina etti. Sonra: 'Onlar aziz ve celil olan Allah'ın azatlılarıdır!' buyurdu."

Kütüb-i Sitte 4237, Ebu Davud, Cihad 136, (2700); Tirmizi, Menakıb, Hz. Ali'nin menakıbı, (3716).

Seleme İbnu'l-Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte Hudeybiye'ye geldik. Biz bin dört yüz kişi idik. Kuyunun başında elli koyun vardı. Suyu bunlara bile yetmiyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kuyunun kenarına oturdu. Ya dua buyurdu ya da kuyuya tükürdü. Derken kuyunun suyu coştu. Biz de hem kendimiz içtik hem de hayvanlarımızı suladık. Sonra Aleyhissalâtu vesselâm bizi bir ağacın altında biat etmeye çağırdı. Önce ben biat ettim, sonra herkes gelip sırayla biat etti. Nihayet halkın ortasında kalınca: 'Ey Seleme, biat et!' buyurdu. 'Ey Allah'ın Resûlü, en başta ben biat ettim!' dedim. 'Yine de!' buyurdu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni çıplak, yani silahsız bulmuştu. Bana deriden yapılmış bir kalkan verdi. Sonra biat almaya devam etti. Son kişiden de biat alınca: 'Ey Seleme, sen bana biat etmiyor musun?' dedi. 'Ey Allah'ın Resûlü, ben sana başta da ortada da biat ettim' dedim. 'Olsun, yine de!' buyurdu. Ben de üçüncü sefer biat ettim. Sonra bana: 'Ey Seleme! Benim sana verdiğim kalkan nerede?' dedi. 'Ey Allah'ın Resûlü! Amcam Amir çıplak olarak bana rastladı, ben de kalkanı ona verdim' dedim. Bu sözüm üzerine Aleyhissalâtu vesselâm güldü ve: 'Sen, vaktiyle bir adamın dediği gibisin: Allah'ım, bana öyle bir dost ver ki o bana kendi nefsimden daha sevgili olsun!' dedi. Sonra müşrikler bizimle sulh hususunda haberleşmeye başladılar. Öyle ki birbirimize gidip gelmeler oldu. Sonunda sulh yaptık. Ben Talha İbnu Ubeydillah radıyallahu anh'ın hizmetçisi idim. Atını sular, kaşağılar, kendisine hizmet eder ve yemeğinden yerdim. Çünkü Allah ve Resûlü yolunda hicret etmek için malımı ve ailemi terk etmiştim. Biz ve Mekkeliler aramızda sulh yapınca birbirimizle karıştık. Ben bir ağacın yanına gelip dikenlerini süpürerek dibine yattım. Mekke halkından dört müşrik yanıma geldi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a hakaret etmeye başladılar. Ben onlara kızdım ve başka bir ağacın dibine geçtim. Silahlarını ağaca asıp yattılar. Onlar bu vaziyette iken vadinin aşağısından bir münadi şöyle seslendi: 'Muhacirlerin imdadına yetişin! İbnu Züneym öldürüldü!' Hemen kılıcımı çekip uyuyan bu dört kişiye hızla yürüdüm, silahlarını aldım ve elimde deste yaptım. Sonra: 'Muhammed'in yüzünü mükerrem kılan Zât'a yemin olsun, sakın sizden kimse başını kaldırmasın! Başını kaldıranın kellesini uçururum!' dedim. Sonra onları sürerek Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a getirdim. O sırada amcam Amir radıyallahu anh da Abelât'tan Mikrez denilen bir adamı, beraberinde yetmiş müşrik olduğu halde, üzeri çullanmış bir at üzerinde Resûlullah'a getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm onlara bir nazar edip: 'Bırakın onları; fücurun başı da sonu da onların olsun!' dedi ve hepsini affetti. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şu ayeti indirdi: 'O, sizi Mekke'nin karnında onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir...' (Fetih 24). Sonra Medine'ye doğru oradan ayrıldık. Benî Lihyan ile aramızda bir dağın yer aldığı bir yerde konakladık. Benî Lihyan'ın hepsi müşrik idi. Aleyhissalâtu vesselâm geceleyin dağa tırmanacak kimseye istiğfarda bulundu. O kimse Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la ashabının gözcülüğünü yapacaktı. O gece iki veya üç kere dağa çıktım. Sonra Medine'ye geldik. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yük develerini, ben de beraberinde olduğum halde, hizmetçisi Rabâh ile gönderdi. Ben onun maiyetine Talha İbnu Ubeydillah radıyallahu anh'ın atı ile çıktım. Atı develerle birlikte otlatmaya götürüp getiriyordum. Sabahleyin bir de ne göreyim! Abdurrahman el-Fezârî, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın develerini yağmalamış, hepsini götürmüş ve çobanı da öldürmüş. 'Ey Rabâh! Şu atı al, durumu Talha İbnu Ubeydillah'a bildir; Resûlullah'a da haber ver ve de ki: Müşrikler meradaki sürüyü yağmaladılar!' dedim. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak Medine'ye yönelip üç defa nida ettim: 'Yâ sabâhâh!' Sonra adamların arkasından ok atmak üzere çıktım ve şunları terennüm ediyordum: 'Ben İbnu'l-Ekva'ım; bugün alçakların vay haline!' Onlardan birine yetiştim ve semerine bir ok attım. Hatta okun kanadı omzuna değdi. 'Al bunu! Ben İbnu'l-Ekva'ım; bugün alçakların vay haline!' dedim. Vallahi onlara ok atıyor ve onları yaralıyordum. Bir atlı bana dönecek olsa bir ağaca gelip dibine oturuyor, sonra tekrar atıyordum. Derken dağın vadisi daraldı. Dar yere girdiler. Ben dağa tırmandım ve onlara taş atmaya başladım. Böylece onları takip etmeye devam ettim. Öyle ki Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hayvanlarından Allah'ın yarattığı hiçbir deve yoktu ki arkama almamış olayım. Böylece müşrikler benimle hayvanların arasından çekildiler. Sonra onlara ok atarak arkalarından takip ettim. Nihayet otuzdan fazla bürde ve otuz mızrak bıraktılar. Hafiflemek istiyorlardı. Bir şey atacak olsalar, üzerine taşlardan nişan koyuyordum ki Resûlullah ve ashabı onları tanısın. Böyle gide gide dar bir dağ yoluna geldiler. Bir de ne görsünler, yanlarına Bedr el-Fezârî'nin falan oğlu gelmiş. Hemen kuşluk yemeği yemek üzere oturdular. Ben de bir tümseğin üzerine oturdum. Fezârî: 'Şu gördüğüm de ne?' diye sordu. 'Bununla başımız belada! Vallahi sabahın köründen beri peşimizde. Bize durmadan ok atıyor, elimizde ne varsa çekip aldı' dediler. 'Öyleyse sizden dört kişi ona gitsin!' dedi. Böylece bana doğru dört kişi ayrıldı ve dağa tırmandı. Bana konuşma imkânı verdikleri vakit onlara: 'Beni tanıyor musunuz?' dedim. 'Hayır, sen kimsin?' dediler. 'Ben Seleme İbnu'l-Ekva'ım. Muhammed'in yüzünü şereflendiren Zât'a yemin olsun, sizden kimi istesem mutlaka yakalarım. Ama sizden kimse beni yakalayamaz!' dedim. Onlardan bir adam: 'Ben de öyle biliyorum!' dedi ve geri döndüler. Ben yerimden ayrılmadım. Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın atlılarını ağaçların arasına girerken gördüm. En önde el-Ahram el-Esedî, arkasında Ebu Katâde el-Ensârî, onun arkasında el-Mikdad İbnu'l-Esved radıyallahu anhüm vardı. Ahram'ın atının gemini tuttum. Bu sırada kâfirler dönüp gittiler. Ahram'a: 'Ey Ahram! Bunlardan sakın. Resûlullah ve ashabı gelinceye kadar önünü kesmesinler!' dedim. Bana: 'Ey Seleme! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyor, cennetin de cehennemin de hak olduğunu biliyorsan benimle şehadet arasına engel olma!' dedi. Ben de onu bıraktım. Abdurrahman'la karşılaştılar. Ahram, Abdurrahman'ın atını öldürdü. Abdurrahman da onu yaralayıp öldürdü ve onun atına atladı. Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın süvarisi Ebu Katâde radıyallahu anh Abdurrahman'a yetişip onu öldürdü. Muhammed'in yüzünü şerefli kılan Zât'a yemin olsun, ben onları yaya koşarak takip ettim. Öyle ki arkamda Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabından ve onların kaldırdığı tozdan hiçbir şey görmüyordum. Gün batımı öncesine kadar böyle devam ettik. Bu sırada bir dağ yoluna saptılar. Orada Zû-Karad denen bir su vardı. Susadıkları için sudan içmeye sapmışlardı. Peşlerinden koşarak gelen bana baktılar. Ben onları sudan uzaklaştırdım, bir damla bile tadamadılar. Oradan çıkıp zorluk veren bir dağ yoluna saptılar. Ben koşup onlardan bir adama yetiştim, omuz kemiğine bir ok sapladım. 'Al bunu! Ben İbnu'l-Ekva'ım; bugün alçakların vay haline!' dedim. 'Anasız kalasıca! Bu sabahki Ekva' mı?' dedi. 'Evet, ey kendinin düşmanı! Sabahki Ekva'ım!' dedim. Dağ yolunda iki at bıraktılar. Onları Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a getirdim. Amir İbnu'l-Ekva' da, birinde sulandırılmış süt, diğerinde su bulunan iki kapla bana yetişti. Hem içtim hem abdest aldım. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldim. Az önce kâfirleri başından kovaladığım suyun başında idi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı bütün develeri ve müşriklerden kurtardığım bütün eşyaları, bürdeleri ve mızrakları almış buldum. Bilâl radıyallahu anh da kurtardığım develerden birini kesmiş, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a ciğerini ve hörgücünü kızartıyordu. 'Ey Allah'ın Resûlü! Beni bırak, ashabdan yüz kişi seçip müşrikleri takip edeyim ve geride kalanlarının hepsini öldüreyim!' dedim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ön dişleri görününceye kadar güldü. 'Ey Seleme! Kendini bunu yapabilecek güçte görüyor musun?' buyurdu. 'Evet, seni şerefli kılan Zât'a yemin olsun, evet!' dedim. 'Şimdi onlara Gatafan yurdunda ziyafet verilmektedir' dedi. Derken Gatafanlı bir adam geldi ve: 'Onlara falan kişi bir deve kesmişti. Derisini soyar soymaz bir toz gördüler ve: Düşman size de gelmiş, deyip kaçtılar' dedi. Geceyi orada geçirdik. Sabah olunca Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: 'Bugün en hayırlı süvarimiz Ebu Katâde, en hayırlı piyademiz de Seleme idi' buyurdu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana iki hisse verdi: Biri süvari hissesi, biri de piyade hissesi idi. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devesi Adbâ'nın terkisine beni alarak Medine'ye doğru hareket etti. Biz yolda giderken, yaya yürüyüşünde hiç kimsenin kendisini geçemediği Ensar'dan bir adam: 'Medine'ye kadar yarış yapacak var mı? Koşucu yok mu?' demeye başladı. Bu sözünü sürekli tekrar ediyordu. Sesini işitince: 'Sen hiçbir iyiye ikram etmez, hiçbir şerefliyi saymaz mısın?' dedim. 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hariç, hayır!' dedi. Ben Aleyhissalâtu vesselâm'a yönelip: 'Ey Allah'ın Resûlü! Annem babam sana kurban olsun, bana müsaade buyur da şu adamla yarışayım!' dedim. 'Sen bilirsin!' buyurdu. Adama: 'Geliyorum, hazır ol!' dedim. Ayaklarımı ayarlayıp sıçradım, koştum. Nefesimi canlı tutmak için bir veya iki tepede kendimi tuttum. Sonra yetişmek ve omuzları arasına dokunmak için hızlandım. Dokundum ve: 'Geçildin! Vallahi seni geçtim!' dedim. 'Biliyorum!' dedi. Medine'ye varıncaya kadar onu geçtim. Vallahi Medine'de üç gece kalıp Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte Hayber'e gittik. Yolda amcam Amir İbnu'l-Ekva' halka şu beyitleri terennüm etti: 'Vallahi Allah olmasaydı hidayeti bulamazdık. Ne sadaka verir ne de namaz kılardık. Biz senin fazlından müstağni değiliz. Düşmanla karşılaşınca ayaklarımıza sebat ver. Üzerimize sekîne indir.' Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: 'Bu da kim?' dedi. Amcam: 'Ben Amir İbnu'l-Ekva'ım' cevabını verdi. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Mağfiret göresin ey Amir!' diye dua buyurdu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir kimseye mağfiret dileğinde bulundu mu mutlaka şehit olurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh kendi devesinin üstünde seslendi: 'Ey Allah'ın Resûlü! Keşke bizi Amir'den faydalandırsaydın!' Hayber'e vardığımız zaman kralları Merhab, kılıcı elinde karşımıza çıktı. Şöyle söylüyordu: 'Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam, tecrübeli bir kahramanım, Savaş olunca alevlenen bir yiğidim!' Amcam Amir radıyallahu anh da ilerleyip şunları söyledi: 'Hayber benim de Amir olduğumu bilir, Silahı tam, yiğit bir kahramanım.' Hemen iki darbe birbirine girdi. Merhab'ın kılıcı amcam Amir'in kalkanına rastladı. Amir onu alttan vurmaya yeltendi. Ama kılıcı kendisine döndü ve kolunun ana damarını kesti. Ölümü de bundan oldu. Bir ara dışarı çıktım. Bir de ne göreyim! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabından birkaç kişi: 'Amir'in ameli batıl oldu, o kendi kendini öldürdü' demiyorlar mı! Hemen ağlayarak Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldim. 'Ey Allah'ın Resûlü! Amir'in ameli batıl mı oldu?' dedim. 'Bunu kim söyledi?' buyurdu. 'Ashabınızdan bazıları!' dedim. 'Bunu kim söylemişse yanılmış. Bilakis onun ecri iki kattır!' buyurdu. Sonra beni Ali İbnu Ebi Talib radıyallahu anh'a gönderdi. O gözünden hasta idi. Bu arada Aleyhissalâtu vesselâm: 'Sancağı yarın öyle bir zata vereceğim ki Allah ve Resûlü'nü sever; Allah ve Resûlü de onu sever' dedi. Ali'ye geldim, gerçekten gözünden rahatsızdı. Onu yederek getirdim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm gözlerine tükürdü. Anında iyileşti. Sancağı ona verdi. Sonra Merhab çıktı. Şöyle demeye başladı: 'Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam, tecrübeli bir kahramanım, Savaş olunca alevlenen bir yiğidim!' Ali radıyallahu anh da şöyle dedi: 'Ben, annemin Haydar adını verdiği kimseyim, Ormanların heybetli aslanı gibiyim, Düşmanlara ölçüyü sav ile öderim.' Sonra Ali, Merhab'ın başına bir darbe indirip onu öldürdü. Hayber onun eliyle fethedildi."

Kütüb-i Sitte 4238, Müslim, Cihad 132, (1807).

قَالَ عَمْرٌو: سَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: قَالَ لَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ: «أَنْتُمْ خَيْرُ أَهْلِ الْأَرْضِ». وَكُنَّا أَلْفًا وَأَرْبَعَ مِائَةٍ، وَلَوْ كُنْتُ أُبْصِرُ الْيَوْمَ لَأَرَيْتُكُمْ مَكَانَ الشَّجَرَةِ.

Amr İbnu Dinar rahimehullah anlatıyor: "Hz. Cabir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma'yı dinledim, diyordu ki: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Hudeybiye günü bize şöyle söyledi: Bugün siz arz ehlinin en hayırlı olanlarısınız.' O gün biz bin dört yüz kişi idik. Bugün görebilseydim, size (altında biat yapılan) ağacın yerini gösterirdim."

Kütüb-i Sitte 4239, Buhari, Megazi 35, Menakıb 25, Tefsir, Feth 5, Eşribe 31; Müslim, İmaret 71, (1856).