حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، دَبَّرَ جَارِيَتَيْنِ لَهُ فَكَانَ يَطَؤُهُمَا وَهُمَا مُدَبَّرَتَانِ .
Nâfi'den rivayet edildiğine göre Abdullah b. Ömer, kendisine ait iki câriyeyi müdebber kıldı ve onlar müdebber oldukları hâlde kendileriyle ilişkide bulunurdu.
Muwatta Malik 1497
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، كَانَ يَقُولُ إِذَا دَبَّرَ الرَّجُلُ جَارِيَتَهُ فَإِنَّ لَهُ أَنْ يَطَأَهَا وَلَيْسَ لَهُ أَنْ يَبِيعَهَا وَلاَ يَهَبَهَا وَوَلَدُهَا بِمَنْزِلَتِهَا .
Yahyâ b. Saîd'den rivayet edildiğine göre Saîd b. Müseyyeb şöyle derdi: Bir kimse câriyesini müdebber kılarsa onunla ilişkide bulunabilir; fakat onu satamaz ve bağışlayamaz. Çocuğu da onun hükmündedir.
Muwatta Malik 1498
حَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، قَضَى فِي الْمُدَبَّرِ إِذَا جَرَحَ أَنَّ لِسَيِّدِهِ أَنْ يُسَلِّمَ مَا يَمْلِكُ مِنْهُ إِلَى الْمَجْرُوحِ فَيَخْتَدِمُهُ الْمَجْرُوحُ وَيُقَاصُّهُ بِجِرَاحِهِ مِنْ دِيَةِ جَرْحِهِ فَإِنْ أَدَّى قَبْلَ أَنْ يَهْلِكَ سَيِّدُهُ رَجَعَ إِلَى سَيِّدِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَالأَمْرُ عِنْدَنَا فِي الْمُدَبَّرِ إِذَا جَرَحَ ثُمَّ هَلَكَ سَيِّدُهُ وَلَيْسَ لَهُ مَالٌ غَيْرُهُ أَنَّهُ يُعْتَقُ ثُلُثُهُ ثُمَّ يُقْسَمُ عَقْلُ الْجَرْحِ أَثْلاَثًا فَيَكُونُ ثُلُثُ الْعَقْلِ عَلَى الثُّلُثِ الَّذِي عَتَقَ مِنْهُ وَيَكُونُ ثُلُثَاهُ عَلَى الثُّلُثَيْنِ اللَّذَيْنِ بِأَيْدِي الْوَرَثَةِ إِنْ شَاءُوا أَسْلَمُوا الَّذِي لَهُمْ مِنْهُ إِلَى صَاحِبِ الْجَرْحِ وَإِنْ شَاءُوا أَعْطَوْهُ ثُلُثَىِ الْعَقْلِ وَأَمْسَكُوا نَصِيبَهُمْ مِنَ الْعَبْدِ وَذَلِكَ أَنَّ عَقْلَ ذَلِكَ الْجَرْحِ إِنَّمَا كَانَتْ جِنَايَتُهُ مِنَ الْعَبْدِ وَلَمْ تَكُنْ دَيْنًا عَلَى السَّيِّدِ فَلَمْ يَكُنْ ذَلِكَ الَّذِي أَحْدَثَ الْعَبْدُ بِالَّذِي يُبْطِلُ مَا صَنَعَ السَّيِّدُ مِنْ عِتْقِهِ وَتَدْبِيرِهِ فَإِنْ كَانَ عَلَى سَيِّدِ الْعَبْدِ دَيْنٌ لِلنَّاسِ مَعَ جِنَايَةِ الْعَبْدِ بِيعَ مِنَ الْمُدَبَّرِ بِقَدْرِ عَقْلِ الْجَرْحِ وَقَدْرِ الدَّيْنِ ثُمَّ يُبَدَّأُ بِالْعَقْلِ الَّذِي كَانَ فِي جِنَايَةِ الْعَبْدِ فَيُقْضَى مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ ثُمَّ يُقْضَى دَيْنُ سَيِّدِهِ ثُمَّ يُنْظَرُ إِلَى مَا بَقِيَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنَ الْعَبْدِ فَيَعْتِقُ ثُلُثُهُ وَيَبْقَى ثُلُثَاهُ لِلْوَرَثَةِ وَذَلِكَ أَنَّ جِنَايَةَ الْعَبْدِ هِيَ أَوْلَى مِنْ دَيْنِ سَيِّدِهِ وَذَلِكَ أَنَّ الرَّجُلَ إِذَا هَلَكَ وَتَرَكَ عَبْدًا مُدَبَّرًا قِيمَتُهُ خَمْسُونَ وَمِائَةُ دِينَارٍ وَكَانَ الْعَبْدُ قَدْ شَجَّ رَجُلاً حُرًّا مُوضِحَةً عَقْلُهَا خَمْسُونَ دِينَارًا وَكَانَ عَلَى سَيِّدِ الْعَبْدِ مِنَ الدَّيْنِ خَمْسُونَ دِينَارًا . قَالَ مَالِكٌ فَإِنَّهُ يُبْدَأُ بِالْخَمْسِينَ دِينَارًا الَّتِي فِي عَقْلِ الشَّجَّةِ فَتُقْضَى مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ ثُمَّ يُقْضَى دَيْنُ سَيِّدِهِ ثُمَّ يُنْظَرُ إِلَى مَا بَقِيَ مِنَ الْعَبْدِ فَيَعْتِقُ ثُلُثُهُ وَيَبْقَى ثُلُثَاهُ لِلْوَرَثَةِ فَالْعَقْلُ أَوْجَبُ فِي رَقَبَتِهِ مِنْ دَيْنِ سَيِّدِهِ وَدَيْنُ سَيِّدِهِ أَوْجَبُ مِنَ التَّدْبِيرِ الَّذِي إِنَّمَا هُوَ وَصِيَّةٌ فِي ثُلُثِ مَالِ الْمَيِّتِ فَلاَ يَنْبَغِي أَنْ يَجُوزَ شَىْءٌ مِنَ التَّدْبِيرِ وَعَلَى سَيِّدِ الْمُدَبَّرِ دَيْنٌ لَمْ يُقْضَ وَإِنَّمَا هُوَ وَصِيَّةٌ وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ {مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْنٍ} . قَالَ مَالِكٌ فَإِنْ كَانَ فِي ثُلُثِ الْمَيِّتِ مَا يَعْتِقُ فِيهِ الْمُدَبَّرُ كُلُّهُ عَتَقَ وَكَانَ عَقْلُ جِنَايَتِهِ دَيْنًا عَلَيْهِ يُتَّبَعُ بِهِ بَعْدَ عِتْقِهِ وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ الْعَقْلُ الدِّيَةَ كَامِلَةً وَذَلِكَ إِذَا لَمْ يَكُنْ عَلَى سَيِّدِهِ دَيْنٌ . وَقَالَ مَالِكٌ فِي الْمُدَبَّرِ إِذَا جَرَحَ رَجُلاً فَأَسْلَمَهُ سَيِّدُهُ إِلَى الْمَجْرُوحِ ثُمَّ هَلَكَ سَيِّدُهُ وَعَلَيْهِ دَيْنٌ وَلَمْ يَتْرُكْ مَالاً غَيْرَهُ فَقَالَ الْوَرَثَةُ نَحْنُ نُسَلِّمُهُ إِلَى صَاحِبِ الْجُرْحِ . وَقَالَ صَاحِبُ الدَّيْنِ أَنَا أَزِيدُ عَلَى ذَلِكَ إِنَّهُ إِذَا زَادَ الْغَرِيمُ شَيْئًا فَهُوَ أَوْلَى بِهِ وَيُحَطُّ عَنِ الَّذِي عَلَيْهِ الدَّيْنُ قَدْرُ مَا زَادَ الْغَرِيمُ عَلَى دِيَةِ الْجَرْحِ فَإِنْ لَمْ يَزِدْ شَيْئًا لَمْ يَأْخُذِ الْعَبْدَ . وَقَالَ مَالِكٌ فِي الْمُدَبَّرِ إِذَا جَرَحَ وَلَهُ مَالٌ فَأَبَى سَيِّدُهُ أَنْ يَفْتَدِيَهُ فَإِنَّ الْمَجْرُوحَ يَأْخُذُ مَالَ الْمُدَبَّرِ فِي دِيَةِ جُرْحِهِ فَإِنْ كَانَ فِيهِ وَفَاءٌ اسْتَوْفَى الْمَجْرُوحُ دِيَةَ جُرْحِهِ وَرَدَّ الْمُدَبَّرَ إِلَى سَيِّدِهِ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ وَفَاءٌ اقْتَضَاهُ مِنْ دِيَةِ جُرْحِهِ وَاسْتَعْمَلَ الْمُدَبَّرَ بِمَا بَقِيَ لَهُ مِنْ دِيَةِ جُرْحِهِ .
Mâlik'e ulaştığına göre Ömer b. Abdülaziz, bir kimseyi yaralayan müdebber hakkında şu hükmü verdi: Efendisi, onda sahip olduğu hakkı yaralanana teslim edebilir. Yaralanan da onu hizmetinde çalıştırır ve hizmetini, yarasının diyetinden mahsup eder. Müdebber, efendisi ölmeden önce borcu öderse efendisine geri döner. Mâlik dedi ki: Bizce bir kimseyi yaralayan müdebberin efendisi ölür ve efendisinin ondan başka malı bulunmazsa, müdebberin üçte biri azat edilir. Sonra yaranın diyeti üçe bölünür. Diyetin üçte biri, kölenin azat edilen üçte birlik kısmına; üçte ikisi ise mirasçıların elinde bulunan üçte ikilik kısmına yüklenir. Mirasçılar dilerlerse köledeki paylarını yaralanana teslim ederler; dilerlerse diyetin üçte ikisini ona verip köledeki paylarını ellerinde tutarlar. Çünkü bu yaranın diyeti, kölenin işlediği cinayetten doğmuştur ve efendinin üzerinde bir borç değildir. Dolayısıyla kölenin yaptığı iş, efendinin onu azat etme ve müdebber kılma işlemini geçersiz kılmaz. Kölenin cinayeti yanında efendisinin insanlara borcu da varsa, müdebber kölenin yaranın diyeti ile borç miktarını karşılayacak kadarı satılır. Önce kölenin cinayetinden doğan diyet, kölenin bedelinden ödenir; sonra efendisinin borcu ödenir. Bundan sonra köleden kalan kısma bakılır; onun üçte biri azat edilir, üçte ikisi ise mirasçılara kalır. Çünkü kölenin cinayetinden doğan hak, efendisinin borcundan önceliklidir. Şöyle ki: Bir kimse ölüp değeri yüz elli dinar olan müdebber bir köle bıraksa, bu köle de hür bir adamın başında kemiği açığa çıkaran ve diyeti elli dinar olan bir yara açmış olsa, ayrıca kölenin efendisinin elli dinar borcu bulunsa, önce baştaki yaranın diyeti olan elli dinar kölenin bedelinden ödenir. Sonra efendisinin borcu ödenir. Ardından köleden kalan kısma bakılır; üçte biri azat edilir, üçte ikisi mirasçılara kalır. Yaranın diyeti, kölenin şahsı üzerinde efendisinin borcundan daha önceliklidir. Efendisinin borcu da yalnızca ölünün malının üçte biri hakkında bir vasiyet olan tedbirden daha önceliklidir. Müdebberin efendisinin ödenmemiş borcu varken tedbirin hiçbir kısmının geçerli olmaması gerekir. Çünkü tedbir bir vasiyettir ve yüce Allah, 'Yapılan vasiyetin veya borcun ardından' buyurmuştur. Mâlik dedi ki: Ölünün malının üçte biri müdebberin tamamının azat edilmesine yeterse müdebber bütünüyle azat edilir. İşlediği cinayetin diyeti, tam diyet dahi olsa, azat edildikten sonra kendisinden tahsil edilecek bir borç olur. Bu hüküm, efendisinin borcu bulunmadığı zaman geçerlidir. Mâlik, bir adamı yaralayan ve efendisi tarafından yaralanana teslim edilen müdebber hakkında da şöyle dedi: Sonra efendisi borçlu olarak ölür ve bu müdebberden başka mal bırakmazsa, mirasçılar, 'Biz onu yara sahibine teslim ederiz' der; alacaklı da, 'Ben bundan daha fazlasını veririm' derse, alacaklı yaralanma diyetinin üzerine bir miktar artırdığı takdirde köleyi almaya daha layıktır. Borçlunun borcundan da alacaklının yara diyetinin üzerine artırdığı miktar düşürülür. Alacaklı hiçbir şey artırmazsa köleyi alamaz. Mâlik, bir kimseyi yaralayan ve kendisine ait malı bulunan müdebber hakkında da şöyle dedi: Efendisi onun bedelini ödeyerek kurtarmayı reddederse, yaralanan kişi müdebberin malını yarasının diyeti karşılığında alır. Bu mal diyeti karşılamaya yeterse yaralanan, yarasının diyetini bütünüyle alır ve müdebberi efendisine geri verir. Mal diyeti karşılamaya yetmezse, onu yarasının diyetine mahsup eder ve diyetinden kalan miktar karşılığında müdebberi çalıştırır.
Muwatta Malik 1499