حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، وَعَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى بِالشُّفْعَةِ فِيمَا لَمْ يُقْسَمْ بَيْنَ الشُّرَكَاءِ فَإِذَا وَقَعَتِ الْحُدُودُ بَيْنَهُمْ فَلاَ شُفْعَةَ فِيهِ .
Said b. el-Müseyyeb ve Abdurrahman b. Avf'ın oğlu Ebu Seleme'den: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ortaklar arasında henüz taksim edilmemiş mallarda şuf'a olduğuna hükmetti. Ortaklar arasında sınırlar belirlendiğinde artık şuf'a hakkı yoktur.
Muwatta Malik 1395
قَالَ مَالِكٌ إِنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ سُئِلَ عَنِ الشُّفْعَةِ هَلْ فِيهَا مِنْ سُنَّةٍ فَقَالَ نَعَمْ الشُّفْعَةُ فِي الدُّورِ وَالأَرَضِينَ وَلاَ تَكُونُ إِلاَّ بَيْنَ الشُّرَكَاءِ .
Said b. el-Müseyyeb'e soruldu: «— Şuf'ada bir prensip var mı?» Said: «— Evet, şuf'a evlerde, arazide ve yalnız ortaklar arasında olur» dedi.
Muwatta Malik 1396
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، مِثْلُ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى شِقْصًا مَعَ قَوْمٍ فِي أَرْضٍ بِحَيَوَانٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الْعُرُوضِ فَجَاءَ الشَّرِيكُ يَأْخُذُ بِشُفْعَتِهِ بَعْدَ ذَلِكَ فَوَجَدَ الْعَبْدَ أَوِ الْوَلِيدَةَ قَدْ هَلَكَا وَلَمْ يَعْلَمْ أَحَدٌ قَدْرَ قِيمَتِهِمَا فَيَقُولُ الْمُشْتَرِي قِيمَةُ الْعَبْدِ أَوِ الْوَلِيدَةِ مِائَةُ دِينَارٍ وَيَقُولُ صَاحِبُ الشُّفْعَةِ الشَّرِيكُ بَلْ قِيمَتُهُمَا خَمْسُونَ دِينَارًا . قَالَ مَالِكٌ يَحْلِفُ الْمُشْتَرِي أَنَّ قِيمَةَ مَا اشْتَرَى بِهِ مِائَةُ دِينَارٍ ثُمَّ إِنْ شَاءَ أَنْ يَأْخُذَ صَاحِبُ الشُّفْعَةِ أَخَذَ أَوْ يَتْرُكَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِيَ الشَّفِيعُ بِبَيِّنَةٍ أَنَّ قِيمَةَ الْعَبْدِ أَوِ الْوَلِيدَةِ دُونَ مَا قَالَ الْمُشْتَرِي . قَالَ مَالِكٌ مَنْ وَهَبَ شِقْصًا فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَأَثَابَهُ الْمَوْهُوبُ لَهُ بِهَا نَقْدًا أَوْ عَرْضًا فَإِنَّ الشُّرَكَاءَ يَأْخُذُونَهَا بِالشُّفْعَةِ إِنْ شَاءُوا وَيَدْفَعُونَ إِلَى الْمَوْهُوبِ لَهُ قِيمَةَ مَثُوبَتِهِ دَنَانِيرَ أَوْ دَرَاهِمَ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ وَهَبَ هِبَةً فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَلَمْ يُثَبْ مِنْهَا وَلَمْ يَطْلُبْهَا فَأَرَادَ شَرِيكُهُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِقِيمَتِهَا فَلَيْسَ ذَلِكَ لَهُ مَا لَمْ يُثَبْ عَلَيْهَا فَإِنْ أُثِيبَ فَهُوَ لِلشَّفِيعِ بِقِيمَةِ الثَّوَابِ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى شِقْصًا فِي أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ بِثَمَنٍ إِلَى أَجَلٍ فَأَرَادَ الشَّرِيكُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِالشُّفْعَةِ . قَالَ مَالِكٌ إِنْ كَانَ مَلِيًّا فَلَهُ الشُّفْعَةُ بِذَلِكَ الثَّمَنِ إِلَى ذَلِكَ الأَجَلِ وَإِنْ كَانَ مَخُوفًا أَنْ لاَ يُؤَدِّيَ الثَّمَنَ إِلَى ذَلِكَ الأَجَلِ فَإِذَا جَاءَهُمْ بِحَمِيلٍ مَلِيٍّ ثِقَةٍ مِثْلِ الَّذِي اشْتَرَى مِنْهُ الشِّقْصَ فِي الأَرْضِ الْمُشْتَرَكَةِ فَذَلِكَ لَهُ . قَالَ مَالِكٌ لاَ تَقْطَعُ شُفْعَةَ الْغَائِبِ غَيْبَتُهُ وَإِنْ طَالَتْ غَيْبَتُهُ وَلَيْسَ لِذَلِكَ عِنْدَنَا حَدٌّ تُقْطَعُ إِلَيْهِ الشُّفْعَةُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يُوَرِّثُ الأَرْضَ نَفَرًا مِنْ وَلَدِهِ ثُمَّ يُولَدُ لأَحَدِ النَّفَرِ ثُمَّ يَهْلِكُ الأَبُ فَيَبِيعُ أَحَدُ وَلَدِ الْمَيِّتِ حَقَّهُ فِي تِلْكَ الأَرْضِ فَإِنَّ أَخَا الْبَائِعِ أَحَقُّ بِشُفْعَتِهِ مِنْ عُمُومَتِهِ شُرَكَاءِ أَبِيهِ . قَالَ مَالِكٌ وَهَذَا الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ الشُّفْعَةُ بَيْنَ الشُّرَكَاءِ عَلَى قَدْرِ حِصَصِهِمْ يَأْخُذُ كُلُّ إِنْسَانٍ مِنْهُمْ بِقَدْرِ نَصِيبِهِ إِنْ كَانَ قَلِيلاً فَقَلِيلاً وَإِنْ كَانَ كَثِيرًا فَبِقَدْرِهِ وَذَلِكَ إِنْ تَشَاحُّوا فِيهَا . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا أَنْ يَشْتَرِيَ رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ مِنْ شُرَكَائِهِ حَقَّهُ فَيَقُولُ أَحَدُ الشُّرَكَاءِ أَنَا آخُذُ مِنَ الشُّفْعَةِ بِقَدْرِ حِصَّتِي . وَيَقُولُ الْمُشْتَرِي إِنْ شِئْتَ أَنْ تَأْخُذَ الشُّفْعَةَ كُلَّهَا أَسْلَمْتُهَا إِلَيْكَ وَإِنْ شِئْتَ أَنْ تَدَعَ فَدَعْ فَإِنَّ الْمُشْتَرِيَ إِذَا خَيَّرَهُ فِي هَذَا وَأَسْلَمَهُ إِلَيْهِ فَلَيْسَ لِلشَّفِيعِ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ الشُّفْعَةَ كُلَّهَا أَوْ يُسْلِمَهَا إِلَيْهِ فَإِنْ أَخَذَهَا فَهُوَ أَحَقُّ بِهَا وَإِلاَّ فَلاَ شَىْءَ لَهُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي الأَرْضَ فَيَعْمُرُهَا بِالأَصْلِ يَضَعُهُ فِيهَا أَوِ الْبِئْرِ يَحْفِرُهَا ثُمَّ يَأْتِي رَجُلٌ فَيُدْرِكُ فِيهَا حَقًّا فَيُرِيدُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِالشُّفْعَةِ إِنَّهُ لاَ شُفْعَةَ لَهُ فِيهَا إِلاَّ أَنْ يُعْطِيَهُ قِيمَةَ مَا عَمَرَ فَإِنْ أَعْطَاهُ قِيمَةَ مَا عَمَرَ كَانَ أَحَقَّ بِالشُّفْعَةِ وَإِلاَّ فَلاَ حَقَّ لَهُ فِيهَا . قَالَ مَالِكٌ مَنْ بَاعَ حِصَّتَهُ مِنْ أَرْضٍ أَوْ دَارٍ مُشْتَرَكَةٍ فَلَمَّا عَلِمَ أَنَّ صَاحِبَ الشُّفْعَةِ يَأْخُذُ بِالشُّفْعَةِ اسْتَقَالَ الْمُشْتَرِي فَأَقَالَهُ . قَالَ لَيْسَ ذَلِكَ لَهُ وَالشَّفِيعُ أَحَقُّ بِهَا بِالثَّمَنِ الَّذِي كَانَ بَاعَهَا بِهِ . قَالَ مَالِكٌ مَنِ اشْتَرَى شِقْصًا فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ وَحَيَوَانًا وَعُرُوضًا فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍ فَطَلَبَ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ فِي الدَّارِ أَوِ الأَرْضِ فَقَالَ الْمُشْتَرِي خُذْ مَا اشْتَرَيْتُ جَمِيعًا فَإِنِّي إِنَّمَا اشْتَرَيْتُهُ جَمِيعًا . قَالَ مَالِكٌ بَلْ يَأْخُذُ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ فِي الدَّارِ أَوِ الأَرْضِ بِحِصَّتِهَا مِنْ ذَلِكَ الثَّمَنِ يُقَامُ كُلُّ شَىْءٍ اشْتَرَاهُ مِنْ ذَلِكَ عَلَى حِدَتِهِ عَلَى الثَّمَنِ الَّذِي اشْتَرَاهُ بِهِ ثُمَّ يَأْخُذُ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ بِالَّذِي يُصِيبُهَا مِنَ الْقِيمَةِ مِنْ رَأْسِ الثَّمَنِ وَلاَ يَأْخُذُ مِنَ الْحَيَوَانِ وَالْعُرُوضِ شَيْئًا إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ شِقْصًا مِنْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَسَلَّمَ بَعْضُ مَنْ لَهُ فِيهَا الشُّفْعَةُ لِلْبَائِعِ وَأَبَى بَعْضُهُمْ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ بِشُفْعَتِهِ إِنَّ مَنْ أَبَى أَنْ يُسَلِّمَ يَأْخُذُ بِالشُّفْعَةِ كُلِّهَا وَلَيْسَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ بِقَدْرِ حَقِّهِ وَيَتْرُكَ مَا بَقِيَ . قَالَ مَالِكٌ فِي نَفَرٍ شُرَكَاءَ فِي دَارٍ وَاحِدَةٍ فَبَاعَ أَحَدُهُمْ حِصَّتَهُ وَشُرَكَاؤُهُ غُيَّبٌ كُلُّهُمْ إِلاَّ رَجُلاً فَعُرِضَ عَلَى الْحَاضِرِ أَنْ يَأْخُذَ بِالشُّفْعَةِ أَوْ يَتْرُكَ . فَقَالَ أَنَا آخُذُ بِحِصَّتِي وَأَتْرُكُ حِصَصَ شُرَكَائِي حَتَّى يَقْدَمُوا فَإِنْ أَخَذُوا فَذَلِكَ وَإِنْ تَرَكُوا أَخَذْتُ جَمِيعَ الشُّفْعَةِ . قَالَ مَالِكٌ لَيْسَ لَهُ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ ذَلِكَ كُلَّهُ أَوْ يَتْرُكَ فَإِنْ جَاءَ شُرَكَاؤُهُ أَخَذُوا مِنْهُ أَوْ تَرَكُوا إِنْ شَاءُوا فَإِذَا عُرِضَ هَذَا عَلَيْهِ فَلَمْ يَقْبَلْهُ فَلاَ أَرَى لَهُ شُفْعَةً .
Mâlik'e, Süleyman b. Yesâr'dan bunun benzeri ulaştı. Mâlik şöyle dedi: Bir kimse ortak bir arazideki payı, köle, câriye veya benzeri bir mal karşılığında satın alsa, sonra ortak şüf'a hakkını kullanmak istese; fakat karşılık olarak verilen köle veya câriye ölmüş ve değerini kimse bilmiyor olsa, alıcı değerinin yüz dinar, şüf'a sahibi ortak ise elli dinar olduğunu söylese, alıcı satın alma karşılığının değerinin yüz dinar olduğuna yemin eder. Ardından şüf'a sahibi dilerse bu bedelle payı alır, dilerse bırakır; ancak köle veya câriyenin alıcının söylediğinden düşük değerde olduğunu ispat ederse hüküm delile göre verilir. Ortak bir ev veya arazideki payını hibe eden kişiye, hibeyi alan kimse bunun karşılığında nakit ya da bir mal verirse, ortaklar dilerlerse şüf'a ile payı alır ve hibeyi alana verdiği karşılığın dinar veya dirhem olarak değerini öderler. Ortak ev veya arazideki pay karşılıksız hibe edilmiş ve karşılık da istenmemişse, ortak bunun değerini vererek şüf'a ile alamaz; karşılık verilirse, şüf'a sahibi o karşılığın değeriyle alabilir. Ortak arazideki pay vadeli bir bedelle satın alınmışsa, şüf'a sahibi ödeme gücüne sahip olduğu takdirde aynı bedel ve vadeyle şüf'a hakkını kullanır. Vadede ödememesinden korkuluyorsa, payı satın alan kadar güvenilir ve ödeme gücü olan bir kefil getirirse yine hakkını kullanabilir. Gaip olan kimsenin şüf'a hakkı, yokluğu ne kadar uzarsa uzasın düşmez; bizce bunu düşüren belirli bir süre yoktur. Bir adam arazisini çocuklarına miras bırakır, çocuklardan birinin çocuğu olur, sonra o çocuk ölür ve onun çocuklarından biri arazideki hakkını satarsa, satıcının kardeşi şüf'a hakkına, babasının ortakları olan amcalarından daha önceliklidir; bizce uygulama böyledir. Şüf'a, ortaklar arasında payları oranındadır; anlaşmazlığa düşerlerse her biri, payı azsa az, çoksa çok, kendi hissesi kadar alır. Ancak bir kimse ortaklarından birinin hakkını satın aldığında, ortaklardan biri, "Şüf'adan yalnız hissem kadarını alırım" der, alıcı da, "Dilersen şüf'anın tamamını sana bırakırım, dilersen hiç alma" derse; alıcı bunu tamamen kendisine bıraktığında şüf'a sahibi ya tamamını alır ya da bırakır. Tamamını alırsa buna en hak sahibi odur, almazsa bir hakkı kalmaz. Bir kimse arazi satın alıp içine ağaç diker veya kuyu kazarak imar eder, sonra şüf'a hakkı bulunan biri ortaya çıkıp araziyi almak isterse, yapılan imarın değerini ödemedikçe şüf'a hakkını kullanamaz; öderse hak sahibi olur, ödemezse hakkı yoktur. Ortak arazi veya evdeki hissesini satan kişi, şüf'a sahibinin hakkını kullanacağını öğrenince alıcıyla satışı bozmak ister ve alıcı da kabul ederse bu geçerli olmaz; şüf'a sahibi, satıldığı bedelle payı almaya daha hak sahibidir. Bir kimse bir işlemde ev veya arazideki payla birlikte hayvan ve başka mallar satın alır, şüf'a sahibi yalnız ev veya arazideki hakkını ister, alıcı da, "Ben hepsini birlikte satın aldım, sen de hepsini al" derse; şüf'a sahibi yalnız ev veya arazideki payını, toplam bedelden ona düşen değerle alır. Alınan her mal ayrı ayrı değerlenir; hayvan ve diğer mallardan, kendisi istemedikçe, hiçbirini almak zorunda değildir. Ortak arazideki hisse satıldığında şüf'a hakkı sahiplerinden bazıları vazgeçer, bazıları haklarını kullanmak isterse, vazgeçmeyen kişi şüf'anın tamamını alır; kendi payı kadarını alıp geri kalanını bırakamaz. Bir evde ortak olanlardan biri hissesini satar ve ortakların biri dışında hepsi uzakta bulunursa, hazır olan ortağa tamamını alma veya bırakma seçeneği sunulur. O, "Kendi hissem kadarını alayım, ortaklarımın paylarını dönüşlerine bırakayım; onlar almazsa tamamını alırım" derse, bunu yapamaz; ya tamamını alır ya bırakır. Ortakları geldiğinde dilerlerse ondan kendi paylarını alırlar, dilerlerse bırakırlar. Kendisine sunulan bu yolu kabul etmezse artık onun için şüf'a hakkı görmem.
Muwatta Malik 1397
قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُمَارَةَ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ حَزْمٍ، أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، قَالَ إِذَا وَقَعَتِ الْحُدُودُ فِي الأَرْضِ فَلاَ شُفْعَةَ فِيهَا وَلاَ شُفْعَةَ فِي بِئْرٍ وَلاَ فِي فَحْلِ النَّخْلِ . قَالَ مَالِكٌ وَعَلَى هَذَا الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ شُفْعَةَ فِي طَرِيقٍ صَلُحَ الْقَسْمُ فِيهَا أَوْ لَمْ يَصْلُحْ . قَالَ مَالِكٌ وَالأَمْرُ عِنْدَنَا أَنَّهُ لاَ شُفْعَةَ فِي عَرْصَةِ دَارٍ صَلُحَ الْقَسْمُ فِيهَا أَوْ لَمْ يَصْلُحْ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى شِقْصًا مِنْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ عَلَى أَنَّهُ فِيهَا بِالْخِيَارِ فَأَرَادَ شُرَكَاءُ الْبَائِعِ أَنْ يَأْخُذُوا مَا بَاعَ شَرِيكُهُمْ بِالشُّفْعَةِ قَبْلَ أَنْ يَخْتَارَ الْمُشْتَرِي إِنَّ ذَلِكَ لاَ يَكُونُ لَهُمْ حَتَّى يَأْخُذَ الْمُشْتَرِي وَيَثْبُتَ لَهُ الْبَيْعُ فَإِذَا وَجَبَ لَهُ الْبَيْعُ فَلَهُمُ الشُّفْعَةُ . وَقَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي أَرْضًا فَتَمْكُثُ فِي يَدَيْهِ حِينًا ثُمَّ يَأْتِي رَجُلٌ فَيُدْرِكُ فِيهَا حَقًّا بِمِيرَاثٍ إِنَّ لَهُ الشُّفْعَةَ إِنْ ثَبَتَ حَقُّهُ وَإِنَّ مَا أَغَلَّتِ الأَرْضُ مِنْ غَلَّةٍ فَهِيَ لِلْمُشْتَرِي الأَوَّلِ إِلَى يَوْمِ يَثْبُتُ حَقُّ الآخَرِ لأَنَّهُ قَدْ كَانَ ضَمِنَهَا لَوْ هَلَكَ مَا كَانَ فِيهَا مِنْ غِرَاسٍ أَوْ ذَهَبَ بِهِ سَيْلٌ . قَالَ فَإِنْ طَالَ الزَّمَانُ أَوْ هَلَكَ الشُّهُودُ أَوْ مَاتَ الْبَائِعُ أَوِ الْمُشْتَرِي أَوْ هُمَا حَيَّانِ فَنُسِيَ أَصْلُ الْبَيْعِ وَالاِشْتِرَاءِ لِطُولِ الزَّمَانِ فَإِنَّ الشُّفْعَةَ تَنْقَطِعُ وَيَأْخُذُ حَقَّهُ الَّذِي ثَبَتَ لَهُ وَإِنْ كَانَ أَمْرُهُ عَلَى غَيْرِ هَذَا الْوَجْهِ فِي حَدَاثَةِ الْعَهْدِ وَقُرْبِهِ وَأَنَّهُ يَرَى أَنَّ الْبَائِعَ غَيَّبَ الثَّمَنَ وَأَخْفَاهُ لِيَقْطَعَ بِذَلِكَ حَقَّ صَاحِبِ الشُّفْعَةِ قُوِّمَتِ الأَرْضُ عَلَى قَدْرِ مَا يُرَى أَنَّهُ ثَمَنُهَا فَيَصِيرُ ثَمَنُهَا إِلَى ذَلِكَ ثُمَّ يُنْظَرُ إِلَى مَا زَادَ فِي الأَرْضِ مِنْ بِنَاءٍ أَوْ غِرَاسٍ أَوْ عِمَارَةٍ فَيَكُونُ عَلَى مَا يَكُونُ عَلَيْهِ مَنِ ابْتَاعَ الأَرْضَ بِثَمَنٍ مَعْلُومٍ ثُمَّ بَنَى فِيهَا وَغَرَسَ ثُمَّ أَخَذَهَا صَاحِبُ الشُّفْعَةِ بَعْدَ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَالشُّفْعَةُ ثَابِتَةٌ فِي مَالِ الْمَيِّتِ كَمَا هِيَ فِي مَالِ الْحَىِّ فَإِنْ خَشِيَ أَهْلُ الْمَيِّتِ أَنْ يَنْكَسِرَ مَالُ الْمَيِّتِ قَسَمُوهُ ثُمَّ بَاعُوهُ فَلَيْسَ عَلَيْهِمْ فِيهِ شُفْعَةٌ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ شُفْعَةَ عِنْدَنَا فِي عَبْدٍ وَلاَ وَلِيدَةٍ وَلاَ بَعِيرٍ وَلاَ بَقَرَةٍ وَلاَ شَاةٍ وَلاَ فِي شَىْءٍ مِنَ الْحَيَوَانِ وَلاَ فِي ثَوْبٍ وَلاَ فِي بِئْرٍ لَيْسَ لَهَا بَيَاضٌ إِنَّمَا الشُّفْعَةُ فِيمَا يَصْلُحُ أَنَّهُ يَنْقَسِمُ وَتَقَعُ فِيهِ الْحُدُودُ مِنَ الأَرْضِ فَأَمَّا مَا لاَ يَصْلُحُ فِيهِ الْقَسْمُ فَلاَ شُفْعَةَ فِيهِ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنِ اشْتَرَى أَرْضًا فِيهَا شُفْعَةٌ لِنَاسٍ حُضُورٍ فَلْيَرْفَعْهُمْ إِلَى السُّلْطَانِ فَإِمَّا أَنْ يَسْتَحِقُّوا وَإِمَّا أَنْ يُسَلِّمَ لَهُ السُّلْطَانُ فَإِنْ تَرَكَهُمْ فَلَمْ يَرْفَعْ أَمْرَهُمْ إِلَى السُّلْطَانِ وَقَدْ عَلِمُوا بِاشْتِرَائِهِ فَتَرَكُوا ذَلِكَ حَتَّى طَالَ زَمَانُهُ ثُمَّ جَاءُوا يَطْلُبُونَ شُفْعَتَهُمْ فَلاَ أَرَى ذَلِكَ لَهُمْ .
Yahyâ, Mâlik'in Muhammed b. Umâre'den, onun Ebû Bekir b. Hazm'dan naklettiğine göre Osman b. Affân'ın şöyle dediğini bildirdi: Arazide sınırlar belirlendiğinde artık onda şüf'a yoktur. Kuyuda da hurmanın erkek ağacında da şüf'a yoktur. Mâlik dedi ki: Bizdeki uygulama da bunun üzerinedir. Mâlik dedi ki: Taksimi mümkün olsun veya olmasın, yolda şüf'a yoktur. Mâlik dedi ki: Bizdeki uygulamaya göre, taksimi mümkün olsun veya olmasın, ev arsasında şüf'a yoktur. Mâlik, ortak bir arazideki payı muhayyerlik şartıyla satın alan kimse hakkında şöyle dedi: Satıcının ortakları, alıcı tercihini yapmadan önce ortaklarının sattığı payı şüf'a ile almak isterlerse bu hakka sahip olmazlar. Alıcı satın almayı tercih edip satış onun için kesinleşince şüf'a hakları doğar. Mâlik, bir arazi satın alıp bir süre elinde bulunduran, ardından miras yoluyla o arazide hakkı bulunduğunu ortaya koyan bir kimsenin gelmesi hakkında şöyle dedi: Hakkı sabit olursa onun şüf'a hakkı vardır. Arazinin, diğerinin hakkının sabit olduğu güne kadar getirdiği ürün ilk alıcıya aittir. Çünkü arazideki dikili şeyler helak olsaydı veya sel onları götürseydi bunların sorumluluğu ona ait olacaktı. Aradan uzun zaman geçer, şahitler ölür, satıcı veya alıcı ölür yahut ikisi de sağ olmakla birlikte uzun zaman geçtiğinden satış ve satın almanın aslı unutulursa şüf'a hakkı düşer; mirasçılıkla sabit olan hakkını alır. Fakat olay yakın zamanda gerçekleşmiş ve satıcının şüf'a sahibinin hakkını düşürmek için bedeli gizlediği kanaatine varılmışsa, arazi muhtemel bedeline göre değerlenir ve bedeli bu şekilde belirlenir. Daha sonra arazide bina, dikim veya başka bir imar yoluyla meydana gelen artışa bakılır. Bunun hükmü, araziyi belirli bir bedelle satın aldıktan sonra orada bina yapan ve ağaç diken kişinin arazisinin şüf'a sahibi tarafından sonradan alınmasının hükmü gibidir. Mâlik dedi ki: Şüf'a, dirinin malında olduğu gibi ölünün malında da sabittir. Ölünün yakınları terekenin zarara uğramasından korkarak onu taksim edip sonra satarlarsa, sattıkları şeyde aleyhlerine şüf'a yoktur. Mâlik dedi ki: Bizde kölede, câriyede, devede, sığırda, koyunda, herhangi bir hayvanda, elbisede ve çevresinde boş arazisi bulunmayan kuyuda şüf'a yoktur. Şüf'a ancak araziden taksime elverişli ve sınırların belirlenebileceği şeylerde olur. Taksime elverişli olmayan şeyde şüf'a yoktur. Mâlik dedi ki: Hazır bulunan kimselerin şüf'a hakkı olan bir araziyi satın alan kişi, onları hükümdarın huzuruna çıkarsın. Onlar ya haklarını elde ederler ya da hükümdar araziyi onun için kesinleştirir. Onların satın almayı bildikleri hâlde meseleyi hükümdara götürmez ve uzun zaman geçinceye kadar bekler, sonra da şüf'a haklarını istemek üzere gelirlerse, bu hakkın onlar için devam ettiği kanaatinde değilim.
Muwatta Malik 1398