حَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَمْرِو بْنِ يَحْيَى الْمَازِنِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ أَبَا سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : " لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ ذَوْدٍ صَدَقَةٌ، وَلَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ أَوَاقٍ صَدَقَةٌ، وَلَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ صَدَقَةٌ " .
Ebu Said el-Hudri'den: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «Beşten az deveye zekat düşmez, iki yüz dirhem tutmayan gümüşe zekat düşmez, üç yüz sa'dan daha az olan tahıla öşür düşmez.»
Muwatta Malik 578
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي صَعْصَعَةَ الأَنْصَارِيِّ، ثُمَّ الْمَازِنِيِّ عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ : " لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ مِنَ التَّمْرِ صَدَقَةٌ، وَلَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ أَوَاقِيَّ مِنَ الْوَرِقِ صَدَقَةٌ، وَلَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ ذَوْدٍ مِنَ الإِبِلِ صَدَقَةٌ " .
Ebu Said el-Hudri naklediyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «Üç yüz sa'dan az hurmanın öşrü yoktur, iki yüz dirheme ulaşmayan gümüşe zekat düşmez, beşten az sayıdaki deveye zekat düşmez.»
Muwatta Malik 579
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ : أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، كَتَبَ إِلَى عَامِلِهِ عَلَى دِمَشْقَ فِي الصَّدَقَةِ : إِنَّمَا الصَّدَقَةُ فِي الْحَرْثِ وَالْعَيْنِ وَالْمَاشِيَةِ . قَالَ مَالِكٌ : وَلاَ تَكُونُ الصَّدَقَةُ إِلاَّ فِي ثَلاَثَةِ أَشْيَاءَ : فِي الْحَرْثِ وَالْعَيْنِ وَالْمَاشِيَةِ .
İmam Malik'den: Duyduğuma göre Ömer b. Abdülaziz Dimaşk'taki valisine zekatla ilgili olarak şu fermanı göndermiştir: «Zekat, ziraat ürününden, paradan ve hayvandan alınır.» Bu konuda İmam Malik şöyle der: Zekat üç türlü şeyden alınır: Ziraat ürünü, para ve hayvanlardan.
Muwatta Malik 580
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُقْبَةَ، مَوْلَى الزُّبَيْرِ : أَنَّهُ سَأَلَ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمَّدٍ عَنْ مُكَاتَبٍ، لَهُ قَاطَعَهُ بِمَالٍ عَظِيمٍ هَلْ عَلَيْهِ فِيهِ زَكَاةٌ فَقَالَ الْقَاسِمُ : إِنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ لَمْ يَكُنْ يَأْخُذُ مِنْ مَالٍ زَكَاةً حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ . قَالَ الْقَاسِمُ بْنُ مُحَمَّدٍ : وَكَانَ أَبُو بَكْرٍ إِذَا أَعْطَى النَّاسَ أَعْطِيَاتِهِمْ يَسْأَلُ الرَّجُلَ هَلْ عِنْدَكَ مِنْ مَالٍ وَجَبَتْ عَلَيْكَ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِذَا قَالَ : نَعَمْ، أَخَذَ مِنْ عَطَائِهِ زَكَاةَ ذَلِكَ الْمَالِ، وَإِنْ قَالَ : لاَ، أَسْلَمَ إِلَيْهِ عَطَاءَهُ وَلَمْ يَأْخُذْ مِنْهُ شَيْئًا .
Zübeyr'in azatlısı Muhammed b. Ukbe'den: Kasım b. Muhammed'e, büyük bir mal karşılığında serbest bırakılma akdi yaptığım kölemin karşılığı olarak aldığım maldan bana zekat düşüp düşmeyeceğini sordum. Kasım şu cevabı verdi: Hz. Ebu Bekr, üzerinden bir sene geçmeden bir maldan zekat almazdı. Kasım b. Muhammed anlatıyor: Ebu Bekr aylığını alan herkese: «Zekat düşen malın var mı?» diye sorar, eğer «evet» cevabını alırsa aylığından zekatı keser, «hayır» cevabını alırsa hiçbir şey almadan aylığının tamamını kendisine öderdi.
Muwatta Malik 581
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عُمَرَ بْنِ حُسَيْنٍ، عَنْ عَائِشَةَ بِنْتِ قُدَامَةَ، عَنْ أَبِيهَا، أَنَّهُ قَالَ : كُنْتُ إِذَا جِئْتُ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ أَقْبِضُ عَطَائِي سَأَلَنِي : هَلْ عِنْدَكَ مِنْ مَالٍ وَجَبَتْ عَلَيْكَ فِيهِ الزَّكَاةُ قَالَ فَإِنْ قُلْتُ : نَعَمْ أَخَذَ مِنْ عَطَائِي زَكَاةَ ذَلِكَ الْمَالِ، وَإِنْ قُلْتُ : لاَ، دَفَعَ إِلَىَّ عَطَائِي .
Kudame'nin kızı Aişe babasından naklediyor: Osman b. Affan'a aylığımı almaya gittiğim zaman, «Zekat farz olmuş malın var mı?» diye sorardı. Şayet «evet» dersem zekatın tutarını aylığımdan keser, «hayır» dersem aylığımı kesintisiz verirdi.
Muwatta Malik 582
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، كَانَ يَقُولُ : لاَ تَجِبُ فِي مَالٍ زَكَاةٌ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ .
Abdullah b. Ömer'den: Üzerinden bir sene geçmedikçe bir mala zekat düşmez.
Muwatta Malik 583
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّهُ قَالَ : أَوَّلُ مَنْ أَخَذَ مِنَ الأَعْطِيَةِ الزَّكَاةَ مُعَاوِيَةُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ . قَالَ مَالِكٌ : السُّنَّةُ الَّتِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهَا عِنْدَنَا أَنَّ الزَّكَاةَ تَجِبُ فِي عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا كَمَا تَجِبُ فِي مِائَتَىْ دِرْهَمٍ . قَالَ مَالِكٌ : لَيْسَ فِي عِشْرِينَ دِينَارًا نَاقِصَةً بَيِّنَةَ النُّقْصَانِ زَكَاةٌ، فَإِنْ زَادَتْ حَتَّى تَبْلُغَ بِزِيَادَتِهَا عِشْرِينَ دِينَارًا وَازِنَةً فَفِيهَا الزَّكَاةُ، وَلَيْسَ فِيمَا دُونَ عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا الزَّكَاةُ، وَلَيْسَ فِي مِائَتَىْ دِرْهَمٍ نَاقِصَةً بَيِّنَةَ النُّقْصَانِ زَكَاةٌ، فَإِنْ زَادَتْ حَتَّى تَبْلُغَ بِزِيَادَتِهَا مِائَتَىْ دِرْهَمٍ وَافِيةً فَفِيهَا الزَّكَاةُ، فَإِنْ كَانَتْ تَجُوزُ بِجَوَازِ الْوَازِنَةِ رَأَيْتُ فِيهَا الزَّكَاةَ دَنَانِيرَ كَانَتْ أَوْ دَرَاهِمَ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ كَانَتْ عِنْدَهُ سِتُّونَ وَمِائَةُ دِرْهَمٍ وَازِنَةً وَصَرْفُ الدَّرَاهِمِ بِبَلَدِهِ ثَمَانِيَةُ دَرَاهِمَ بِدِينَارٍ : أَنَّهَا لاَ تَجِبُ فِيهَا الزَّكَاةُ، وَإِنَّمَا تَجِبُ الزَّكَاةُ فِي عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا أَوْ مِائَتَىْ دِرْهَمٍ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ كَانَتْ لَهُ خَمْسَةُ دَنَانِيرَ مِنْ فَائِدَةٍ أَوْ غَيْرِهَا، فَتَجَرَ فِيهَا فَلَمْ يَأْتِ الْحَوْلُ حَتَّى بَلَغَتْ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ : أَنَّهُ يُزَكِّيهَا وَإِنْ لَمْ تَتِمَّ إِلاَّ قَبْلَ أَنْ يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ بِيَوْمٍ وَاحِدٍ، أَوْ بَعْدَ مَا يَحُولُ عَلَيْهَا الْحَوْلُ بِيَوْمٍ وَاحِدٍ، ثُمَّ لاَ زَكَاةَ فِيهَا حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ زُكِّيَتْ . وَقَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ كَانَتْ لَهُ عَشَرَةُ دَنَانِيرَ فَتَجَرَ فِيهَا فَحَالَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ وَقَدْ بَلَغَتْ عِشْرِينَ دِينَارًا : أَنَّهُ يُزَكِّيهَا مَكَانَهَا وَلاَ يَنْتَظِرُ بِهَا أَنْ يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ بَلَغَتْ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ لِأَنَّ الْحَوْلَ قَدْ حَالَ عَلَيْهَا وَهِيَ عِنْدَهُ عِشْرُونَ ثُمَّ لَا زَكَاةَ فِيهَا حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ زُكِّيَتْ قَالَ مَالِك الْأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِي إِجَارَةِ الْعَبِيدِ وَخَرَاجِهِمْ وَكِرَاءِ الْمَسَاكِينِ وَكِتَابَةِ الْمُكَاتَبِ أَنَّهُ لَا تَجِبُ فِي شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ الزَّكَاةُ قَلَّ ذَلِكَ أَوْ كَثُرَ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ مِنْ يَوْمِ يَقْبِضُهُ صَاحِبُهُ. وَقَالَ مَالِك فِي الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ يَكُونُ بَيْنَ الشُّرَكَاءِ إِنَّ مَنْ بَلَغَتْ حِصَّتُهُ مِنْهُمْ عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا أَوْ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ فَعَلَيْهِ فِيهَا الزَّكَاةُ وَمَنْ نَقَصَتْ حِصَّتُهُ عَمَّا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَلَا زَكَاةَ عَلَيْهِ وَإِنْ بَلَغَتْ حِصَصُهُمْ جَمِيعًا مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَكَانَ بَعْضُهُمْ فِي ذَلِكَ أَفْضَلَ نَصِيبًا مِنْ بَعْضٍ أُخِذَ مِنْ كُلِّ إِنْسَانٍ مِنْهُمْ بِقَدْرِ حِصَّتِهِ إِذَا كَانَ فِي حِصَّةِ كُلِّ إِنْسَانٍ مِنْهُمْ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ أَوَاقٍ مِنْ الْوَرِقِ صَدَقَةٌ قَالَ مَالِك وَهَذَا أَحَبُّ مَا سَمِعْتُ إِلَيَّ فِي ذَلِكَ قَالَ مَالِك وَإِذَا كَانَتْ لِرَجُلٍ ذَهَبٌ أَوْ وَرِقٌ مُتَفَرِّقَةٌ بِأَيْدِي أُنَاسٍ شَتَّى فَإِنَّهُ يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يُحْصِيَهَا جَمِيعًا ثُمَّ يُخْرِجَ مَا وَجَبَ عَلَيْهِ مِنْ زَكَاتِهَا كُلِّهَا قَالَ مَالِك وَمَنْ أَفَادَ ذَهَبًا أَوْ وَرِقًا إِنَّهُ لَا زَكَاةَ عَلَيْهِ فِيهَا حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ أَفَادَهَا
İbn Şihâb şöyle dedi: Verilen atıyyelerden ilk defa zekât alan Muâviye b. Ebî Süfyân'dır. Mâlik der ki: Bizce üzerinde ihtilâf bulunmayan sünnet şudur: İki yüz dirheme zekât düştüğü gibi, ayn olarak yirmi dinara da zekât düşer. Mâlik der ki: Eksikliği açıkça belli olan yirmi dinara zekât düşmez. Eğer fazlalığıyla tam tartılı yirmi dinara ulaşırsa zekâtı verilir. Ayn olarak yirmi dinardan az olana zekât düşmez. Eksikliği açıkça belli olan iki yüz dirheme de zekât düşmez. Eğer fazlalığıyla tam iki yüz dirheme ulaşırsa zekâtı verilir. Eksik para, tam tartılı para gibi tedavül ediyorsa ister dinar ister dirhem olsun, onda zekât verilmesi gerektiği görüşündeyim. Mâlik, yanında tam tartılı yüz altmış dirhem bulunan ve memleketinde sekiz dirhem bir dinara karşılık gelen kimse hakkında şöyle dedi: Buna zekât düşmez. Zekât ancak ayn olarak yirmi dinara veya iki yüz dirheme düşer. Mâlik, kazanç veya başka bir yolla beş dinar elde edip onunla ticaret yapan ve üzerinden bir yıl geçmeden malı zekât gerektirecek miktara ulaşan kimse hakkında şöyle dedi: Zekâtını verir. Bu miktara, üzerinden bir yıl geçmesine yalnızca bir gün kala veya bir yıl geçtikten bir gün sonra ulaşmış olsa da böyledir. Sonra zekâtını verdiği günden itibaren üzerinden bir yıl geçmedikçe tekrar zekât düşmez. Mâlik, on dinarı bulunan, onunla ticaret yapan ve üzerinden bir yıl geçtiğinde para yirmi dinara ulaşmış olan kimse hakkında şöyle dedi: Zekâtını hemen verir; zekât gerektiren miktara ulaştığı günden itibaren bir yıl geçmesini beklemez. Çünkü mal, yanında yirmi dinar olarak bulunduğu hâlde üzerinden bir yıl geçmiştir. Sonra zekâtını verdiği günden itibaren üzerinden bir yıl geçmedikçe tekrar zekât düşmez. Mâlik der ki: Kölelerin kiraya verilmesinden ve kazançlarından, meskenlerin kiralarından ve mükâteb kölenin kitâbet bedelinden elde edilen şeylerin azına da çoğuna da, sahibinin onu teslim aldığı günden itibaren üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât düşmeyeceği hususunda bizde ittifak vardır. Mâlik, ortaklar arasında bulunan altın ve gümüş hakkında şöyle dedi: Ortaklardan hangisinin hissesi ayn olarak yirmi dinara veya iki yüz dirheme ulaşırsa ona zekât düşer. Hissesi zekât gerektiren miktardan az olan kimseye ise, hisselerin toplamı zekât gerektiren miktara ulaşsa bile zekât düşmez. Hisseler farklı miktarlarda olsa da her birinin hissesi zekât gerektiren miktara ulaşıyorsa herkesten hissesi oranında zekât alınır. Çünkü Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, «Beş ukiyyeden az gümüşte sadaka yoktur» buyurmuştur. Mâlik der ki: Bu konuda duyduklarım içinde en çok hoşuma giden görüş budur. Mâlik der ki: Bir kimsenin altın veya gümüşü ayrı ayrı çeşitli kişilerin elinde bulunuyorsa hepsini hesaplamalı, sonra tamamı için üzerine düşen zekâtı vermelidir. Mâlik der ki: Altın veya gümüş elde eden kimseye, onu elde ettiği günden itibaren üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât düşmez.
Muwatta Malik 584
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ غَيْرِ، وَاحِدٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَطَعَ لِبِلاَلِ بْنِ الْحَارِثِ الْمُزَنِيِّ مَعَادِنَ الْقَبَلِيَّةِ - وَهِيَ مِنْ نَاحِيَةِ الْفُرْعِ - فَتِلْكَ الْمَعَادِنُ لاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا إِلَى الْيَوْمِ إِلاَّ الزَّكَاةُ .
Rabia b. Ebî Abdurrahman bazılarından şöyle duyduğunu naklediyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Nahle ile Medine arasındaki Far' civarında bulunan ve Medine'ye beş günlük bir mesafede olan Kabeliyye madenlerinin işletme hakkını Bilal b. Haris el-Müzeni'ye vermişti. O gün bugün hâlâ bu madenlerden zekâttan başka bir şey alınmaz.
Muwatta Malik 585
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، وَعَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " فِي الرِّكَازِ الْخُمُسُ " .
Ebu Hureyre'den: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «Definelerin zekâtı beşte birdir.»
Muwatta Malik 586
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ عَائِشَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم كَانَتْ تَلِي بَنَاتِ أَخِيهَا يَتَامَى فِي حَجْرِهَا لَهُنَّ الْحَلْىُ فَلاَ تُخْرِجُ مِنْ حُلِيِّهِنَّ الزَّكَاةَ .
Abdurrahman b. Kasım babasından naklediyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hanımı Aişe r.anha, kardeşinin yetim kızlarına evinde bakardı. Kızların süs için mücevherleri vardı, Aişe r.anha bunların zekatını vermezdi.
Muwatta Malik 587
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، كَانَ يُحَلِّي بَنَاتِهُ وَجَوَارِيَهُ الذَّهَبَ ثُمَّ لاَ يُخْرِجُ مِنْ حُلِيِّهِنَّ الزَّكَاةَ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ كَانَ عِنْدَهُ تِبْرٌ أَوْ حَلْىٌ مِنْ ذَهَبٍ أَوْ فِضَّةٍ لاَ يُنْتَفَعُ بِهِ لِلُبْسٍ فَإِنَّ عَلَيْهِ فِيهِ الزَّكَاةَ فِي كُلِّ عَامٍ يُوزَنُ فَيُؤْخَذُ رُبُعُ عُشْرِهِ إِلاَّ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ وَزْنِ عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا أَوْ مِائَتَىْ دِرْهَمٍ فَإِنْ نَقَصَ مِنْ ذَلِكَ فَلَيْسَ فِيهِ زَكَاةٌ وَإِنَّمَا تَكُونُ فِيهِ الزَّكَاةُ إِذَا كَانَ إِنَّمَا يُمْسِكُهُ لِغَيْرِ اللُّبْسِ فَأَمَّا التِّبْرُ وَالْحُلِيُّ الْمَكْسُورُ الَّذِي يُرِيدُ أَهْلُهُ إِصْلاَحَهُ وَلُبْسَهُ فَإِنَّمَا هُوَ بِمَنْزِلَةِ الْمَتَاعِ الَّذِي يَكُونُ عِنْدَ أَهْلِهِ فَلَيْسَ عَلَى أَهْلِهِ فِيهِ زَكَاةٌ . قَالَ مَالِكٌ لَيْسَ فِي اللُّؤْلُؤِ وَلاَ فِي الْمِسْكِ وَلاَ الْعَنْبَرِ زَكَاةٌ .
Nâfi'den nakledildiğine göre Abdullah b. Ömer, kızlarına ve cariyelerine altın ziynet eşyası taktırır, sonra onların ziynetlerinden zekât vermezdi. Mâlik şöyle dedi: Elinde külçe hâlinde altın veya gümüş yahut takınmak için kullanılmayan altın veya gümüş ziynet eşyası bulunan kimseye, bunlar için her yıl zekât gerekir. Bunlar tartılır ve kırkta biri alınır. Ancak ağırlığı yirmi dinar altından veya iki yüz dirhem gümüşten az olursa zekât gerekmez. Zekât, ancak ziynet eşyası takınmak dışında bir amaçla elde tutuluyorsa gerekir. Sahibinin tamir ettirip takınmak istediği külçe ve kırılmış ziynet eşyası ise kişinin yanında bulunan kullanım eşyası hükmündedir; sahibine bunlar için zekât gerekmez. Mâlik şöyle dedi: İnci, misk ve amberde zekât yoktur.
Muwatta Malik 588
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ اتَّجِرُوا فِي أَمْوَالِ الْيَتَامَى لاَ تَأْكُلُهَا الزَّكَاةُ .
Ömer b. Hattab'dan: Yetimlerin mallarıyla ticaret yapın ki zekât onları yiyip bitirmesin.
Muwatta Malik 589
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ قَالَ كَانَتْ عَائِشَةُ تَلِينِي وَأَخًا لِي يَتِيمَيْنِ فِي حَجْرِهَا فَكَانَتْ تُخْرِجُ مِنْ أَمْوَالِنَا الزَّكَاةَ .
Abdurrahman b. Kasım babasından naklediyor: Aişe r.anha, ben ve kardeşimi iki yetim olarak odasında barındırıyor ve mallarımızın da zekatlarını veriyordu
Muwatta Malik 590
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عَائِشَةَ، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم كَانَتْ تُعْطِي أَمْوَالَ الْيَتَامَى الَّذِينَ فِي حَجْرِهَا مَنْ يَتَّجِرُ لَهُمْ فِيهَا .
İmam Malik'den: Duyduğuma göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hanımı Aişe r.anha evinde baktığı yetimlerin mallarını onlar adına işleteceklere verirmiş
Muwatta Malik 591
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ اشْتَرَى لِبَنِي أَخِيهِ - يَتَامَى فِي حَجْرِهِ - مَالاً فَبِيعَ ذَلِكَ الْمَالُ بَعْدُ بِمَالٍ كَثِيرٍ . قَالَ مَالِكٌ لاَ بَأْسَ بِالتِّجَارَةِ فِي أَمْوَالِ الْيَتَامَى لَهُمْ إِذَا كَانَ الْوَلِيُّ مَأْذُونًا فَلاَ أَرَى عَلَيْهِ ضَمَانًا .
Yahya b. Said, himayesinde bulunan yetim kardeş çocukları için bir mal satın aldı. Bu mal daha sonra çok miktarda mala satıldı. Malik şöyle dedi: "Velinin izinli olması hâlinde, yetimlerin mallarıyla onlar adına ticaret yapılmasında bir sakınca yoktur. Bu durumda onun tazmin yükümlülüğü olduğunu düşünmüyorum."
Muwatta Malik 592
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنِ السَّائِبِ بْنِ يَزِيدَ، أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، كَانَ يَقُولُ هَذَا شَهْرُ زَكَاتِكُمْ فَمَنْ كَانَ عَلَيْهِ دَيْنٌ فَلْيُؤَدِّ دَيْنَهُ حَتَّى تَحْصُلَ أَمْوَالُكُمْ فَتُؤَدُّونَ مِنْهُ الزَّكَاةَ .
Saib b. Yezid'den: Osman b. Affan şöyle derdi: «İşte bu, zekâtınızı verme ayıdır. Kimin borcu varsa borcunu ödesin. Böylece mallarınız belirlenir ve onların zekâtını verirsiniz.»
Muwatta Malik 593
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَيُّوبَ بْنِ أَبِي تَمِيمَةَ السَّخْتِيَانِيِّ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، كَتَبَ فِي مَالٍ قَبَضَهُ بَعْضُ الْوُلاَةِ ظُلْمًا يَأْمُرُ بِرَدِّهِ إِلَى أَهْلِهِ وَيُؤْخَذُ زَكَاتُهُ لِمَا مَضَى مِنَ السِّنِينَ ثُمَّ عَقَّبَ بَعْدَ ذَلِكَ بِكِتَابٍ أَنْ لاَ يُؤْخَذُ مِنْهُ إِلاَّ زَكَاةٌ وَاحِدَةٌ فَإِنَّهُ كَانَ ضِمَارًا .
Eyyub b. Ebi Temime es-Sahtiyanî'den: Ömer b. Abdülaziz, valilerden birinin haksız yere el koyduğu bir mal hakkında, malın sahiplerine geri verilmesini ve geçmiş senelerin zekâtının alınmasını emreden bir yazı yazmıştı. Daha sonra ikinci bir yazıyla ondan sadece bir senelik zekât alınmasını emretti. Çünkü o mal, sahiplerinin elinde bulunmayan bir maldı.
Muwatta Malik 594
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ خُصَيْفَةَ، أَنَّهُ سَأَلَ سُلَيْمَانَ بْنَ يَسَارٍ عَنْ رَجُلٍ، لَهُ مَالٌ وَعَلَيْهِ دَيْنٌ مِثْلُهُ أَعَلَيْهِ زَكَاةٌ فَقَالَ لاَ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الَّذِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ عِنْدَنَا فِي الدَّيْنِ أَنَّ صَاحِبَهُ لاَ يُزَكِّيهِ حَتَّى يَقْبِضَهُ وَإِنْ أَقَامَ عِنْدَ الَّذِي هُوَ عَلَيْهِ سِنِينَ ذَوَاتِ عَدَدٍ ثُمَّ قَبَضَهُ صَاحِبُهُ لَمْ تَجِبْ عَلَيْهِ إِلاَّ زَكَاةٌ وَاحِدَةٌ فَإِنْ قَبَضَ مِنْهُ شَيْئًا لاَ تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ إِنْ كَانَ لَهُ مَالٌ سِوَى الَّذِي قُبِضَ تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ يُزَكَّى مَعَ مَا قَبَضَ مِنْ دَيْنِهِ ذَلِكَ . قَالَ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ نَاضٌّ غَيْرُ الَّذِي اقْتَضَى مِنْ دَيْنِهِ وَكَانَ الَّذِي اقْتَضَى مِنْ دَيْنِهِ لاَ تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَلاَ زَكَاةَ عَلَيْهِ فِيهِ وَلَكِنْ لِيَحْفَظْ عَدَدَ مَا اقْتَضَى فَإِنِ اقْتَضَى بَعْدَ ذَلِكَ عَدَدَ مَا تَتِمُّ بِهِ الزَّكَاةُ مَعَ مَا قَبَضَ قَبْلَ ذَلِكَ فَعَلَيْهِ فِيهِ الزَّكَاةُ . قَالَ فَإِنْ كَانَ قَدِ اسْتَهْلَكَ مَا اقْتَضَى أَوَّلاً أَوْ لَمْ يَسْتَهْلِكْهُ فَالزَّكَاةُ وَاجِبَةٌ عَلَيْهِ مَعَ مَا اقْتَضَى مِنْ دَيْنِهِ فَإِذَا بَلَغَ مَا اقْتَضَى عِشْرِينَ دِينَارًا عَيْنًا أَوْ مِائَتَىْ دِرْهَمٍ فَعَلَيْهِ فِيهِ الزَّكَاةُ ثُمَّ مَا اقْتَضَى بَعْدَ ذَلِكَ مِنْ قَلِيلٍ أَوْ كَثِيرٍ فَعَلَيْهِ الزَّكَاةُ بِحَسَبِ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَالدَّلِيلُ عَلَى الدَّيْنِ يَغِيبُ أَعْوَامًا ثُمَّ يُقْتَضَى فَلاَ يَكُونُ فِيهِ إِلاَّ زَكَاةٌ وَاحِدَةٌ أَنَّ الْعُرُوضَ تَكُونُ عِنْدَ الرَّجُلِ لِلتِّجَارَةِ أَعْوَامًا ثُمَّ يَبِيعُهَا فَلَيْسَ عَلَيْهِ فِي أَثْمَانِهَا إِلاَّ زَكَاةٌ وَاحِدَةٌ وَذَلِكَ أَنَّهُ لَيْسَ عَلَى صَاحِبِ الدَّيْنِ أَوِ الْعُرُوضِ أَنْ يُخْرِجَ زَكَاةَ ذَلِكَ الدَّيْنِ أَوِ الْعُرُوضِ مِنْ مَالٍ سِوَاهُ وَإِنَّمَا يُخْرِجُ زَكَاةَ كُلِّ شَىْءٍ مِنْهُ وَلاَ يُخْرِجُ الزَّكَاةَ مِنْ شَىْءٍ عَنْ شَىْءٍ غَيْرِهِ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي الرَّجُلِ يَكُونُ عَلَيْهِ دَيْنٌ وَعِنْدَهُ مِنَ الْعُرُوضِ مَا فِيهِ وَفَاءٌ لِمَا عَلَيْهِ مِنَ الدَّيْنِ وَيَكُونُ عِنْدَهُ مِنَ النَّاضِّ سِوَى ذَلِكَ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ يُزَكِّي مَا بِيَدِهِ مِنْ نَاضٍّ تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ عِنْدَهُ مِنَ الْعُرُوضِ وَالنَّقْدِ إِلاَّ وَفَاءُ دَيْنِهِ فَلاَ زَكَاةَ عَلَيْهِ حَتَّى يَكُونَ عِنْدَهُ مِنَ النَّاضِّ فَضْلٌ عَنْ دَيْنِهِ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَعَلَيْهِ أَنْ يُزَكِّيَهُ .
Yezid b. Husayfe'den: Süleyman b. Yesar'a, malı olduğu hâlde aynı miktarda da borcu bulunan bir kimseye zekât düşüp düşmediğini sordu. Süleyman: «Hayır» dedi. Alacağın zekâtı konusunda İmam Malik şöyle der: Biz Medineliler arasında ittifakla kabul edildiğine göre alacaklı, malı eline geçinceye kadar onun zekâtını vermez. Eğer borçlu, senelerce bunu vermez de bilahare verirse alacaklı, malını alınca yalnız bir senelik zekât verir. Şayet aldığı, nisaba ulaşmayacak kadar az bir şeyse zekât düşmez. Alacaklının aldığından başka, zekât düşen kendi malı da varsa borçlusundan aldığı malı da ona katarak zekâtını verir. İmam Malik der ki: Borçludan aldığından başka nakit malı yoksa ve aldığı da nisaba ulaşmamışsa zekât vermez. Ancak borçlusundan peyderpey aldıklarının miktarını tespit eder; daha sonra aldığı miktar, önceden aldıklarıyla birlikte nisabı bulunca zekâtını verir. İmam Malik der ki: Alacaklı, borçludan ilk aldığını harcamış olsun veya olmasın, aldıklarının toplamı yirmi dinar altına veya iki yüz dirheme ulaşırsa zekâtını vermesi icap eder. Bundan sonra aldıkları az olsun çok olsun, miktarına göre zekâtını vermesi gerekir. İmam Malik der ki: Başkasında alacak olarak duran bir malın seneler sonra alınmasıyla sadece bir senelik zekâtının verilmesine şöyle bir delil getirebiliriz: Bir adamın yanındaki ticaret malları senelerce beklese ve sonunda satılsa, satış bedeli üzerinden sadece bir yıllık zekât verilir. Alacak veya ticaret malı sahibi, bu alacağın yahut ticaret mallarının zekâtını başka bir malından ödemek zorunda değildir. Her şeyin zekâtı kendisinden çıkarılır; bir şeyin zekâtı, başka bir şeyden çıkarılmaz. İmam Malik der ki: Bizce, borcu bulunan bir kimsenin elinde borcunu karşılayacak miktarda ticaret malı ve bunun dışında zekât düşecek miktarda nakit varsa elindeki bu nakdin zekâtını verir. Elindeki ticaret mallarıyla nakit, ancak borcunu karşılayacak miktardaysa ona zekât düşmez. Borcundan fazla ve zekât düşecek miktarda nakdi bulununca onun zekâtını verir.
Muwatta Malik 595
حَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ زُرَيْقِ بْنِ حَيَّانَ، - وَكَانَ زُرَيْقٌ عَلَى جَوَازِ مِصْرَ فِي زَمَانِ الْوَلِيدِ وَسُلَيْمَانَ وَعُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ - فَذَكَرَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ كَتَبَ إِلَيْهِ أَنِ انْظُرْ مَنْ مَرَّ بِكَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فَخُذْ مِمَّا ظَهَرَ مِنْ أَمْوَالِهِمْ مِمَّا يُدِيرُونَ مِنَ التِّجَارَاتِ مِنْ كُلِّ أَرْبَعِينَ دِينَارًا دِينَارًا فَمَا نَقَصَ فَبِحِسَابِ ذَلِكَ حَتَّى يَبْلُغَ عِشْرِينَ دِينَارًا فَإِنْ نَقَصَتْ ثُلُثَ دِينَارٍ فَدَعْهَا وَلاَ تَأْخُذْ مِنْهَا شَيْئًا وَمَنْ مَرَّ بِكَ مِنْ أَهْلِ الذِّمَّةِ فَخُذْ مِمَّا يُدِيرُونَ مِنَ التِّجَارَاتِ مِنْ كُلِّ عِشْرِينَ دِينَارًا دِينَارًا فَمَا نَقَصَ فَبِحِسَابِ ذَلِكَ حَتَّى يَبْلُغَ عَشَرَةَ دَنَانِيرَ فَإِنْ نَقَصَتْ ثُلُثَ دِينَارٍ فَدَعْهَا وَلاَ تَأْخُذْ مِنْهَا شَيْئًا وَاكْتُبْ لَهُمْ بِمَا تَأْخُذُ مِنْهُمْ كِتَابًا إِلَى مِثْلِهِ مِنَ الْحَوْلِ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِيمَا يُدَارُ مِنَ الْعُرُوضِ لِلتِّجَارَاتِ أَنَّ الرَّجُلَ إِذَا صَدَّقَ مَالَهُ ثُمَّ اشْتَرَى بِهِ عَرْضًا بَزًّا أَوْ رَقِيقًا أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ ثُمَّ بَاعَهُ قَبْلَ أَنْ يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ فَإِنَّهُ لاَ يُؤَدِّي مِنْ ذَلِكَ الْمَالِ زَكَاةً حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ صَدَّقَهُ وَأَنَّهُ إِنْ لَمْ يَبِعْ ذَلِكَ الْعَرْضَ سِنِينَ لَمْ يَجِبْ عَلَيْهِ فِي شَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ الْعَرْضِ زَكَاةٌ وَإِنْ طَالَ زَمَانُهُ فَإِذَا بَاعَهُ فَلَيْسَ فِيهِ إِلاَّ زَكَاةٌ وَاحِدَةٌ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي بِالذَّهَبِ أَوِ الْوَرِقِ حِنْطَةً أَوْ تَمْرًا أَوْ غَيْرَهُمَا لِلتِّجَارَةِ ثُمَّ يُمْسِكُهَا حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ ثُمَّ يَبِيعُهَا أَنَّ عَلَيْهِ فِيهَا الزَّكَاةَ حِينَ يَبِيعُهَا إِذَا بَلَغَ ثَمَنُهَا مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَلَيْسَ ذَلِكَ مِثْلَ الْحَصَادِ يَحْصُدُهُ الرَّجُلُ مِنْ أَرْضِهِ وَلاَ مِثْلَ الْجِدَادِ . قَالَ مَالِكٌ وَمَا كَانَ مِنْ مَالٍ عِنْدَ رَجُلٍ يُدِيرُهُ لِلتِّجَارَةِ وَلاَ يَنِضُّ لِصَاحِبِهِ مِنْهُ شَىْءٌ تَجِبُ عَلَيْهِ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ يَجْعَلُ لَهُ شَهْرًا مِنَ السَّنَةِ يُقَوِّمُ فِيهِ مَا كَانَ عِنْدَهُ مِنْ عَرْضٍ لِلتِّجَارَةِ وَيُحْصِي فِيهِ مَا كَانَ عِنْدَهُ مِنْ نَقْدٍ أَوْ عَيْنٍ فَإِذَا بَلَغَ ذَلِكَ كُلُّهُ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ يُزَكِّيهِ . وَقَالَ مَالِكٌ وَمَنْ تَجَرَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَمَنْ لَمْ يَتْجُرْ سَوَاءٌ لَيْسَ عَلَيْهِمْ إِلاَّ صَدَقَةٌ وَاحِدَةٌ فِي كُلِّ عَامٍ تَجَرُوا فِيهِ أَوْ لَمْ يَتْجُرُوا .
Yahya b. Said, Züreyk b. Hayyan'dan rivayet etti. Züreyk, Velid, Süleyman ve Ömer b. Abdülaziz zamanlarında Mısır gümrüklerinde görevliydi. Züreyk'in anlattığına göre Ömer b. Abdülaziz kendisine şöyle yazdı: Yanından geçen Müslümanlara bak; ticaret için işlettikleri ve görünürde bulunan mallarından her kırk dinarda bir dinar al. Kırk dinardan az olanlardan da bu orana göre, yirmi dinara ulaşıncaya kadar al. Yirmi dinardan üçte bir dinar eksik olursa onu bırak ve ondan hiçbir şey alma. Yanından geçen zimmîlerin ticaret için işlettikleri mallarından ise her yirmi dinarda bir dinar al. Bundan az olanlardan da bu orana göre, on dinara ulaşıncaya kadar al. On dinardan üçte bir dinar eksik olursa onu bırak ve ondan hiçbir şey alma. Onlardan aldığın miktarı gösteren ve gelecek yılın aynı zamanına kadar geçerli olan bir belge yaz. Mâlik der ki: Ticaret için işletilen mallar hakkında bizdeki hüküm şöyledir: Bir kimse malının zekâtını verdikten sonra onunla kumaş, köle veya benzeri bir ticaret malı satın alır ve üzerinden bir yıl geçmeden onu satarsa, zekâtını verdiği günden itibaren bir yıl geçinceye kadar bu maldan zekât vermez. Bu ticaret malını yıllarca satmazsa, aradan uzun zaman geçse bile o malın hiçbirinden zekât vermesi gerekmez. Onu sattığında ise yalnız bir zekât vermesi gerekir. Mâlik der ki: Bizdeki hükme göre bir kimse altın veya gümüşle ticaret amacıyla buğday, hurma ya da başka bir şey satın alır, üzerinden bir yıl geçinceye kadar elinde tutar ve sonra satarsa, satış bedeli zekât gerektiren miktara ulaştığı takdirde onu sattığı zaman zekâtını vermesi gerekir. Bu, kişinin kendi toprağından kaldırdığı ekin veya topladığı hurma gibi değildir. Mâlik der ki: Bir kimsenin ticaret için işlettiği bir malı bulunur ve bundan eline zekât gerektirecek miktarda nakit geçmezse, yılın bir ayını belirler; o ayda elindeki ticaret mallarına değer biçer, elinde bulunan nakit para ile altın ve gümüşü hesaplar. Bunların tümü zekât gerektiren miktara ulaşırsa zekâtını verir. Mâlik ayrıca şöyle der: Müslümanlardan ticaret yapanlarla yapmayanlar aynıdır. Ticaret yapsalar da yapmasalar da her yıl yalnız bir defa zekât vermeleri gerekir.
Muwatta Malik 596
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، وَهُوَ يُسْأَلُ عَنِ الْكَنْزِ، مَا هُوَ فَقَالَ هُوَ الْمَالُ الَّذِي لاَ تُؤَدَّى مِنْهُ الزَّكَاةُ .
Abdullah b. Dinar anlatıyor: Abdullah b. Ömer'e, "Kenz nedir?" diye sorulduğunu işittim. Şöyle cevap verdi: "O, zekâtı verilmeyen maldır."
Muwatta Malik 597
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ السَّمَّانِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ مَنْ كَانَ عِنْدَهُ مَالٌ لَمْ يُؤَدِّ زَكَاتَهُ مُثِّلَ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ شُجَاعًا أَقْرَعَ لَهُ زَبِيبَتَانِ يَطْلُبُهُ حَتَّى يُمْكِنَهُ يَقُولُ أَنَا كَنْزُكَ .
Ebu Hureyre şöyle derdi: Kimin yanında zekâtını vermediği bir mal bulunursa, kıyamet günü o mal kendisine, gözlerinin üzerinde iki siyah beneği bulunan kel bir yılan şeklinde gösterilir. Yılan onu yakalayıncaya kadar kovalar ve "Ben senin kenzinim." der.
Muwatta Malik 598
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ قَرَأَ كِتَابَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فِي الصَّدَقَةِ قَالَ فَوَجَدْتُ فِيهِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كِتَابُ الصَّدَقَةِ فِي أَرْبَعٍ وَعِشْرِينَ مِنَ الإِبِلِ فَدُونَهَا الْغَنَمُ فِي كُلِّ خَمْسٍ شَاةٌ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى خَمْسٍ وَثَلاَثِينَ ابْنَةُ مَخَاضٍ فَإِنْ لَمْ تَكُنِ ابْنَةُ مَخَاضٍ فَابْنُ لَبُونٍ ذَكَرٌ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى خَمْسٍ وَأَرْبَعِينَ بِنْتُ لَبُونٍ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى سِتِّينَ حِقَّةٌ طَرُوقَةُ الْفَحْلِ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى سَبْعِينَ جَذَعَةٌ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى تِسْعِينَ ابْنَتَا لَبُونٍ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى عِشْرِينَ وَمِائَةٍ حِقَّتَانِ طَرُوقَتَا الْفَحْلِ فَمَا زَادَ عَلَى ذَلِكَ مِنَ الإِبِلِ فَفِي كُلِّ أَرْبَعِينَ بِنْتُ لَبُونٍ وَفِي كُلِّ خَمْسِينَ حِقَّةٌ وَفِي سَائِمَةِ الْغَنَمِ إِذَا بَلَغَتْ أَرْبَعِينَ إِلَى عِشْرِينَ وَمِائَةٍ شَاةٌ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى مِائَتَيْنِ شَاتَانِ وَفِيمَا فَوْقَ ذَلِكَ إِلَى ثَلاَثِمِائَةٍ ثَلاَثُ شِيَاهٍ فَمَا زَادَ عَلَى ذَلِكَ فَفِي كُلِّ مِائَةٍ شَاةٌ وَلاَ يُخْرَجُ فِي الصَّدَقَةِ تَيْسٌ وَلاَ هَرِمَةٌ وَلاَ ذَاتُ عَوَارٍ إِلاَّ مَا شَاءَ الْمُصَّدِّقُ وَلاَ يُجْمَعُ بَيْنَ مُفْتَرِقٍ وَلاَ يُفَرَّقُ بَيْنَ مُجْتَمِعٍ خَشْيَةَ الصَّدَقَةِ وَمَا كَانَ مِنْ خَلِيطَيْنِ فَإِنَّهُمَا يَتَرَاجَعَانِ بَيْنَهُمَا بِالسَّوِيَّةِ وَفِي الرِّقَةِ إِذَا بَلَغَتْ خَمْسَ أَوَاقٍ رُبُعُ الْعُشْرِ .
Yahya, Mâlik'ten rivayet etti. Mâlik, Ömer b. Hattâb'ın zekât hakkındaki yazısını okuduğunu ve onda şunları gördüğünü söyledi: “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Zekât hakkında yazıdır: Yirmi dört ve daha az sayıdaki develer için koyun verilir; her beş deveye karşılık bir koyun verilir. Yirmi dörtten fazla olup otuz beşe kadar olan develer için iki yaşına girmiş bir dişi deve verilir. Böyle bir deve bulunmazsa üç yaşına girmiş bir erkek deve verilir. Otuz beşten fazla olup kırk beşe kadar olan develer için üç yaşına girmiş bir dişi deve; kırk beşten fazla olup altmışa kadar olanlar için erkeğe çekilebilecek dört yaşında bir dişi deve; altmıştan fazla olup yetmiş beşe kadar olanlar için beş yaşında bir dişi deve; yetmiş beşten fazla olup doksana kadar olanlar için üç yaşına girmiş iki dişi deve; doksandan fazla olup yüz yirmiye kadar olanlar için erkeğe çekilebilecek dört yaşında iki dişi deve verilir. Deve sayısı yüz yirmiyi aşınca her kırk deve için üç yaşına girmiş bir dişi deve, her elli deve için dört yaşında bir dişi deve verilir. Otlayan koyunlar kırktan yüz yirmiye kadar olduğunda bir koyun; yüz yirmiden fazla olup iki yüze kadar olduğunda iki koyun; iki yüzden fazla olup üç yüze kadar olduğunda üç koyun verilir. Bundan sonra her yüz koyun için bir koyun verilir. Zekât olarak teke, yaşlı veya kusurlu hayvan alınmaz; ancak zekât memuru dilerse başka. Zekât korkusuyla ayrı sürüler birleştirilmez, birleşik sürüler de ayrılmaz. İki ortağın sürülerinden alınan zekâtı ortaklar aralarında eşitlik üzere birbirlerine öderler. Gümüş beş ukiyyeye ulaştığında zekâtı kırkta birdir.”
Muwatta Malik 599
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ قَيْسٍ الْمَكِّيِّ، عَنْ طَاوُسٍ الْيَمَانِيِّ، أَنَّ مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ الأَنْصَارِيَّ، أَخَذَ مِنْ ثَلاَثِينَ بَقَرَةً تَبِيعًا وَمِنْ أَرْبَعِينَ بَقَرَةً مُسِنَّةً وَأُتِيَ بِمَا دُونَ ذَلِكَ فَأَبَى أَنْ يَأْخُذَ مِنْهُ شَيْئًا وَقَالَ لَمْ أَسْمَعْ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيهِ شَيْئًا حَتَّى أَلْقَاهُ فَأَسْأَلَهُ . فَتُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَبْلَ أَنْ يَقْدُمَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ . قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ أَحْسَنُ مَا سَمِعْتُ فِيمَنْ كَانَتْ لَهُ غَنَمٌ عَلَى رَاعِيَيْنِ مُفْتَرِقَيْنِ أَوْ عَلَى رِعَاءٍ مُفْتَرِقِينَ فِي بُلْدَانٍ شَتَّى أَنَّ ذَلِكَ يُجْمَعُ كُلُّهُ عَلَى صَاحِبِهِ فَيُؤَدِّي مِنْهُ صَدَقَتَهُ وَمِثْلُ ذَلِكَ الرَّجُلُ يَكُونُ لَهُ الذَّهَبُ أَوِ الْوَرِقُ مُتَفَرِّقَةً فِي أَيْدِي نَاسٍ شَتَّى أَنَّهُ يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَجْمَعَهَا فَيُخْرِجَ مِنْهَا مَا وَجَبَ عَلَيْهِ فِي ذَلِكَ مِنْ زَكَاتِهَا . وَقَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَكُونُ لَهُ الضَّأْنُ وَالْمَعْزُ أَنَّهَا تُجْمَعُ عَلَيْهِ فِي الصَّدَقَةِ فَإِنْ كَانَ فِيهَا مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ صُدِّقَتْ وَقَالَ إِنَّمَا هِيَ غَنَمٌ كُلُّهَا وَفِي كِتَابِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَفِي سَائِمَةِ الْغَنَمِ إِذَا بَلَغَتْ أَرْبَعِينَ شَاةً شَاةٌ . قَالَ مَالِكٌ فَإِنْ كَانَتِ الضَّأْنُ هِيَ أَكْثَرَ مِنَ الْمَعْزِ وَلَمْ يَجِبْ عَلَى رَبِّهَا إِلاَّ شَاةٌ وَاحِدَةٌ أَخَذَ الْمُصَدِّقُ تِلْكَ الشَّاةَ الَّتِي وَجَبَتْ عَلَى رَبِّ الْمَالِ مِنَ الضَّأْنِ وَإِنْ كَانَتِ الْمَعْزُ أَكْثَرَ مِنَ الضَّأْنِ أُخِذَ مِنْهَا فَإِنِ اسْتَوَى الضَّأْنُ وَالْمَعْزُ أَخَذَ الشَّاةَ مِنْ أَيَّتِهِمَا شَاءَ . قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ وَكَذَلِكَ الإِبِلُ الْعِرَابُ وَالْبُخْتُ يُجْمَعَانِ عَلَى رَبِّهِمَا فِي الصَّدَقَةِ . وَقَالَ إِنَّمَا هِيَ إِبِلٌ كُلُّهَا فَإِنْ كَانَتِ الْعِرَابُ هِيَ أَكْثَرَ مِنَ الْبُخْتِ وَلَمْ يَجِبْ عَلَى رَبِّهَا إِلاَّ بَعِيرٌ وَاحِدٌ فَلْيَأْخُذْ مِنَ الْعِرَابِ صَدَقَتَهَا فَإِنْ كَانَتِ الْبُخْتُ أَكْثَرَ فَلْيَأْخُذْ مِنْهَا فَإِنِ اسْتَوَتْ فَلْيَأْخُذْ مِنْ أَيَّتِهِمَا شَاءَ . قَالَ مَالِكٌ وَكَذَلِكَ الْبَقَرُ وَالْجَوَامِيسُ تُجْمَعُ فِي الصَّدَقَةِ عَلَى رَبِّهَا . وَقَالَ إِنَّمَا هِيَ بَقَرٌ كُلُّهَا فَإِنْ كَانَتِ الْبَقَرُ هِيَ أَكْثَرَ مِنَ الْجَوَامِيسِ وَلاَ تَجِبُ عَلَى رَبِّهَا إِلاَّ بَقَرَةٌ وَاحِدَةٌ فَلْيَأْخُذْ مِنَ الْبَقَرِ صَدَقَتَهُمَا وَإِنْ كَانَتِ الْجَوَامِيسُ أَكْثَرَ فَلْيَأْخُذْ مِنْهَا فَإِنِ اسْتَوَتْ فَلْيَأْخُذْ مِنْ أَيَّتِهِمَا شَاءَ فَإِذَا وَجَبَتْ فِي ذَلِكَ الصَّدَقَةُ صُدِّقَ الصِّنْفَانِ جَمِيعًا . قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ مَنْ أَفَادَ مَاشِيَةً مِنْ إِبِلٍ أَوْ بَقَرٍ أَوْ غَنَمٍ فَلاَ صَدَقَةَ عَلَيْهِ فِيهَا حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ أَفَادَهَا إِلاَّ أَنْ يَكُونَ لَهُ قَبْلَهَا نِصَابُ مَاشِيَةٍ وَالنِّصَابُ مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ إِمَّا خَمْسُ ذَوْدٍ مِنَ الإِبِلِ وَإِمَّا ثَلاَثُونَ بَقَرَةً وَإِمَّا أَرْبَعُونَ شَاةً فَإِذَا كَانَ لِلرَّجُلِ خَمْسُ ذَوْدٍ مِنَ الإِبِلِ أَوْ ثَلاَثُونَ بَقَرَةً أَوْ أَرْبَعُونَ شَاةً ثُمَّ أَفَادَ إِلَيْهَا إِبِلاً أَوْ بَقَرًا أَوْ غَنَمًا بِاشْتِرَاءٍ أَوْ هِبَةٍ أَوْ مِيرَاثٍ فَإِنَّهُ يُصَدِّقُهَا مَعَ مَاشِيَتِهِ حِينَ يُصَدِّقُهَا وَإِنْ لَمْ يَحُلْ عَلَى الْفَائِدَةِ الْحَوْلُ وَإِنْ كَانَ مَا أَفَادَ مِنَ الْمَاشِيَةِ إِلَى مَاشِيَتِهِ قَدْ صُدِّقَتْ قَبْلَ أَنْ يَشْتَرِيَهَا بِيَوْمٍ وَاحِدٍ أَوْ قَبْلَ أَنْ يَرِثَهَا بِيَوْمٍ وَاحِدٍ فَإِنَّهُ يُصَدِّقُهَا مَعَ مَاشِيَتِهِ حِينَ يُصَدِّقُ مَاشِيَتَهُ . قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا مَثَلُ ذَلِكَ مَثَلُ الْوَرِقِ يُزَكِّيهَا الرَّجُلُ ثُمَّ يَشْتَرِي بِهَا مِنْ رَجُلٍ آخَرَ عَرْضًا وَقَدْ وَجَبَتْ عَلَيْهِ فِي عَرْضِهِ ذَلِكَ إِذَا بَاعَهُ الصَّدَقَةُ فَيُخْرِجُ الرَّجُلُ الآخَرُ صَدَقَتَهَا هَذَا الْيَوْمَ وَيَكُونُ الآخَرُ قَدْ صَدَّقَهَا مِنَ الْغَدِ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ كَانَتْ لَهُ غَنَمٌ لاَ تَجِبُ فِيهَا الصَّدَقَةُ فَاشْتَرَى إِلَيْهَا غَنَمًا كَثِيرَةً تَجِبُ فِي دُونِهَا الصَّدَقَةُ أَوْ وَرِثَهَا أَنَّهُ لاَ تَجِبُ عَلَيْهِ فِي الْغَنَمِ كُلِّهَا الصَّدَقَةُ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ أَفَادَهَا بِاشْتِرَاءٍ أَوْ مِيرَاثٍ وَذَلِكَ أَنَّ كُلَّ مَا كَانَ عِنْدَ الرَّجُلِ مِنْ مَاشِيَةٍ لاَ تَجِبُ فِيهَا الصَّدَقَةُ مِنْ إِبِلٍ أَوْ بَقَرٍ أَوْ غَنَمٍ فَلَيْسَ يُعَدُّ ذَلِكَ نِصَابَ مَالٍ حَتَّى يَكُونَ فِي كُلِّ صِنْفٍ مِنْهَا مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ فَذَلِكَ النِّصَابُ الَّذِي يُصَدِّقُ مَعَهُ مَا أَفَادَ إِلَيْهِ صَاحِبُهُ مِنْ قَلِيلٍ أَوْ كَثِيرٍ مِنَ الْمَاشِيَةِ . قَالَ مَالِكٌ وَلَوْ كَانَتْ لِرَجُلٍ إِبِلٌ أَوْ بَقَرٌ أَوْ غَنَمٌ تَجِبُ فِي كُلِّ صِنْفٍ مِنْهَا الصَّدَقَةُ ثُمَّ أَفَادَ إِلَيْهَا بَعِيرًا أَوْ بَقَرَةً أَوْ شَاةً صَدَّقَهَا مَعَ مَاشِيَتِهِ حِينَ يُصَدِّقُهَا . قَالَ يَحْيَى قَالَ مَالِكٌ وَهَذَا أَحَبُّ مَا سَمِعْتُ إِلَىَّ فِي هَذَا . قَالَ مَالِكٌ فِي الْفَرِيضَةِ تَجِبُ عَلَى الرَّجُلِ فَلاَ تُوجَدُ عِنْدَهُ أَنَّهَا إِنْ كَانَتِ ابْنَةَ مَخَاضٍ فَلَمْ تُوجَدْ أُخِذَ مَكَانَهَا ابْنُ لَبُونٍ ذَكَرٌ وَإِنْ كَانَتْ بِنْتَ لَبُونٍ أَوْ حِقَّةً أَوْ جَذَعَةً وَلَمْ يَكُنْ عِنْدَهُ كَانَ عَلَى رَبِّ الإِبِلِ أَنْ يَبْتَاعَهَا لَهُ حَتَّى يَأْتِيَهُ بِهَا وَلاَ أُحِبُّ أَنْ يُعْطِيَهُ قِيمَتَهَا . وَقَالَ مَالِكٌ فِي الإِبِلِ النَّوَاضِحِ وَالْبَقَرِ السَّوَانِي وَبَقَرِ الْحَرْثِ إِنِّي أَرَى أَنْ يُؤْخَذَ مِنْ ذَلِكَ كُلِّهِ إِذَا وَجَبَتْ فِيهِ الصَّدَقَةُ .
Yahya, Mâlik'ten; o, Humeyd b. Kays el-Mekkî'den; o da Tâvus el-Yemânî'den rivayet etti: Ensardan Muâz b. Cebel, otuz sığırdan ikinci yaşına girmiş bir dana, kırk sığırdan ise daha büyük bir sığır aldı. Bundan daha az sayıda sığır getirildiğinde onlardan bir şey almayı reddederek, “Bu hususta Resûlullah'tan işitmiş olduğum bir şey yoktur. Onunla karşılaşınca kendisine soracağım” dedi. Fakat Muâz b. Cebel dönmeden önce Resûlullah vefat etti. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Ayrı iki çobanın yanında veya farklı beldelerdeki ayrı çobanların yanında koyunları bulunan kimse hakkında işittiğim en güzel hüküm, bunların tamamının sahibi adına bir araya getirilmesi ve zekâtının buna göre verilmesidir. Çeşitli kimselerin ellerinde dağınık hâlde altını veya gümüşü bulunan kişinin durumu da böyledir. Bunları bir araya getirip toplamı üzerinden vermesi gereken zekâtı çıkarmalıdır. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Hem koyunları hem de keçileri bulunan kimsenin hayvanları zekât hesabında bir araya getirilir. Toplamları zekât gerektiren miktara ulaşırsa zekâtları verilir. Bunların hepsi davardır. Ömer b. Hattâb'ın yazısında, “Otlayan davarlar kırk başa ulaştığında bir koyun verilir” denilmektedir. Mâlik dedi ki: Koyunlar keçilerden fazla ve sahibine yalnız bir hayvan vermek düşüyorsa zekât memuru gerekli hayvanı koyunlardan alır. Keçiler koyunlardan fazlaysa keçilerden alır. Koyunlarla keçiler eşitse dilediği cinsten bir hayvan alır. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Arap develeriyle Horasan develeri de sahiplerinin zekâtı hesaplanırken bir araya getirilir. Çünkü bunların hepsi devedir. Arap develeri daha fazla ve sahibine yalnız bir deve vermek düşüyorsa zekât memuru onu Arap develerinden alır. Horasan develeri daha fazlaysa onlardan alır. Sayıları eşitse dilediği cinsten alır. Mâlik dedi ki: Sığırlar ile mandalar da sahiplerinin zekâtı hesaplanırken bir araya getirilir. Çünkü bunların hepsi sığırdır. Sığırlar mandalardan fazla ve sahibine yalnız bir sığır vermek düşüyorsa zekât memuru ikisinin zekâtını sığırlardan alır. Mandalar daha fazlaysa onlardan alır. Sayıları eşitse dilediği cinsten alır. Zekât gerekli olduğunda iki cinsin tamamı birlikte değerlendirilir. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Deve, sığır veya davar edinen kimseye, bunları edindiği günden itibaren bir yıl geçmedikçe zekât gerekmez. Ancak daha önceden zekâta ulaşmış miktarda hayvanı varsa hüküm başkadır. Nisap, zekâtı gerektiren miktardır: Develerde beş, sığırlarda otuz, davarlarda kırk baştır. Bir kimsenin beş devesi, otuz sığırı veya kırk davarı bulunur da bunlara satın alma, bağış ya da miras yoluyla deve, sığır veya davar eklenirse, sonradan edindiklerinin üzerinden bir yıl geçmemiş olsa bile mevcut hayvanlarının zekâtını verirken onları da birlikte zekâta tabi tutar. Sonradan edindiği hayvanların, satın almasından veya miras yoluyla edinmesinden bir gün önce zekâtları verilmiş olsa bile kendi hayvanlarının zekâtını verirken onları da birlikte zekâta tabi tutar. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Bunun benzeri, bir adamın zekâtını verdiği gümüşle başka bir adamdan ticaret malı satın almasıdır. Satıcıya, o malı sattığında zekât vermek gerekli hâle gelmiş olabilir. Böylece alıcı bugün o gümüşün zekâtını verirken satıcı ertesi gün aynı gümüşün zekâtını vermiş olabilir. Mâlik, zekât gerektirmeyecek sayıda davarı bulunan, sonra bunlara tek başına zekâtı gerektirecek miktarda çok sayıda davar satın alan veya miras yoluyla edinen kimse hakkında şöyle dedi: Satın alma veya miras yoluyla edindiği günden itibaren bir yıl geçmedikçe hayvanlarının tamamı için zekât gerekmez. Çünkü bir kimsenin elinde bulunan ve sayıları zekâtı gerektirmeyen deve, sığır veya davar, her cins kendi başına zekât gerektiren miktara ulaşmadıkça nisap sayılmaz. İşte nisap, sahibinin sonradan edindiği az veya çok sayıdaki hayvanı kendisiyle birlikte zekâta tabi tuttuğu miktardır. Mâlik dedi ki: Bir kimsenin deve, sığır veya davarından her biri kendi cinsi içinde zekâtı gerektiren miktarda bulunur da daha sonra bunlara bir deve, bir sığır veya bir davar eklenirse, mevcut hayvanlarının zekâtını verirken sonradan edindiğini de onlarla birlikte zekâta tabi tutar. Yahya, Mâlik'in, “Bu konuda işittiklerim içinde en çok beğendiğim hüküm budur” dediğini nakletti. Mâlik, bir kimseye zekât olarak vermesi gereken belirli hayvan gerekli olduğu hâlde o hayvanın yanında bulunmaması hakkında şöyle dedi: Gereken hayvan iki yaşına girmiş bir dişi deve ise ve bulunamazsa onun yerine üç yaşına girmiş bir erkek deve alınır. Gereken hayvan üç yaşına girmiş dişi deve, dört yaşında dişi deve veya beş yaşında dişi deve olup yanında bulunmazsa deve sahibinin onu satın alarak zekât memuruna getirmesi gerekir. Onun bedelinin verilmesini uygun görmem. Mâlik, su taşımakta kullanılan develer, su çekmekte kullanılan sığırlar ve çift sığırları hakkında da, “Zekâtı gerektiren miktara ulaştıklarında bunların hepsinden zekât alınacağı görüşündeyim” dedi.
Muwatta Malik 600
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ ثَوْرِ بْنِ زَيْدٍ الدِّيلِيِّ، عَنِ ابْنٍ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ سُفْيَانَ الثَّقَفِيِّ، عَنْ جَدِّهِ، سُفْيَانَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، بَعَثَهُ مُصَدِّقًا فَكَانَ يَعُدُّ عَلَى النَّاسِ بِالسَّخْلِ فَقَالُوا أَتَعُدُّ عَلَيْنَا بِالسَّخْلِ وَلاَ تَأْخُذُ مِنْهُ شَيْئًا . فَلَمَّا قَدِمَ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ذَكَرَ لَهُ ذَلِكَ فَقَالَ عُمَرُ نَعَمْ تَعُدُّ عَلَيْهِمْ بِالسَّخْلَةِ يَحْمِلُهَا الرَّاعِي وَلاَ تَأْخُذُهَا وَلاَ تَأْخُذُ الأَكُولَةَ وَلاَ الرُّبَّى وَلاَ الْمَاخِضَ وَلاَ فَحْلَ الْغَنَمِ وَتَأْخُذُ الْجَذَعَةَ وَالثَّنِيَّةَ وَذَلِكَ عَدْلٌ بَيْنَ غِذَاءِ الْغَنَمِ وَخِيَارِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَالسَّخْلَةُ الصَّغِيرَةُ حِينَ تُنْتَجُ . وَالرُّبَّى الَّتِي قَدْ وَضَعَتْ فَهِيَ تُرَبِّي وَلَدَهَا . وَالْمَاخِضُ هِيَ الْحَامِلُ . وَالأَكُولَةُ هِيَ شَاةُ اللَّحْمِ الَّتِي تُسَمَّنُ لِتُؤْكَلَ . وَقَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ تَكُونُ لَهُ الْغَنَمُ لاَ تَجِبُ فِيهَا الصَّدَقَةُ فَتَوَالَدُ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَهَا الْمُصَدِّقُ بِيَوْمٍ وَاحِدٍ فَتَبْلُغُ مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ بِوِلاَدَتِهَا قَالَ مَالِكٌ إِذَا بَلَغَتِ الْغَنَمُ بِأَوْلاَدِهَا مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ فَعَلَيْهِ فِيهَا الصَّدَقَةُ وَذَلِكَ أَنَّ وِلاَدَةَ الْغَنَمِ مِنْهَا وَذَلِكَ مُخَالِفٌ لِمَا أُفِيدَ مِنْهَا بِاشْتِرَاءٍ أَوْ هِبَةٍ أَوْ مِيرَاثٍ وَمِثْلُ ذَلِكَ الْعَرْضُ لاَ يَبْلُغُ ثَمَنُهُ مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ ثُمَّ يَبِيعُهُ صَاحِبُهُ فَيَبْلُغُ بِرِبْحِهِ مَا تَجِبُ فِيهِ الصَّدَقَةُ فَيُصَدِّقُ رِبْحَهُ مَعَ رَأْسِ الْمَالِ وَلَوْ كَانَ رِبْحُهُ فَائِدَةً أَوْ مِيرَاثًا لَمْ تَجِبْ فِيهِ الصَّدَقَةُ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ أَفَادَهُ أَوْ وَرِثَهُ . قَالَ مَالِكٌ فَغِذَاءُ الْغَنَمِ مِنْهَا كَمَا رِبْحُ الْمَالِ مِنْهُ غَيْرَ أَنَّ ذَلِكَ يَخْتَلِفُ فِي وَجْهٍ آخَرَ أَنَّهُ إِذَا كَانَ لِلرَّجُلِ مِنَ الذَّهَبِ أَوِ الْوَرِقِ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ ثُمَّ أَفَادَ إِلَيْهِ مَالاً تَرَكَ مَالَهُ الَّذِي أَفَادَ فَلَمْ يُزَكِّهِ مَعَ مَالِهِ الأَوَّلِ حِينَ يُزَكِّيهِ حَتَّى يَحُولَ عَلَى الْفَائِدَةِ الْحَوْلُ مِنْ يَوْمَ أَفَادَهَا وَلَوْ كَانَتْ لِرَجُلٍ غَنَمٌ أَوْ بَقَرٌ أَوْ إِبِلٌ تَجِبُ فِي كُلِّ صِنْفٍ مِنْهَا الصَّدَقَةُ ثُمَّ أَفَادَ إِلَيْهَا بَعِيرًا أَوْ بَقَرَةً أَوْ شَاةً صَدَّقَهَا مَعَ صِنْفِ مَا أَفَادَ مِنْ ذَلِكَ حِينَ يُصَدِّقُهُ إِذَا كَانَ عِنْدَهُ مِنْ ذَلِكَ الصِّنْفِ الَّذِي أَفَادَ نِصَابُ مَاشِيَةٍ . قَالَ مَالِكٌ وَهَذَا أَحْسَنُ مَا سَمِعْتُ فِي ذَلِكَ .
Yahya, Mâlik'ten; o, Sevr b. Zeyd ed-Dîlî'den; o, Abdullah b. Süfyân es-Sekafî'nin bir oğlundan; o da dedesi Süfyân b. Abdullah'tan rivayet etti: Ömer b. Hattâb onu zekât memuru olarak gönderdi. O da halkın hayvanlarını sayarken kuzuları ve oğlakları da hesaba katıyordu. Halk, “Kuzuları ve oğlakları sayıya katıyor, fakat onlardan hiçbirini almıyorsun” dedi. Süfyân, Ömer b. Hattâb'ın yanına geldiğinde bunu ona anlattı. Ömer şöyle dedi: “Evet, çobanın kucağında taşıdığı yavruyu da onların hesabına katarsın, fakat onu almazsın. Besi hayvanını, yeni doğurmuş ve yavrusunu emziren hayvanı, gebe hayvanı ve sürünün damızlık erkeğini de almazsın. Bir yaşını veya iki yaşını doldurmuş hayvanı alırsın. Bu, sürünün küçükleriyle seçkin hayvanları arasında adalete uygun olandır.” Mâlik dedi ki: “Sehle”, yeni doğmuş küçük yavrudur. “Rubbâ”, doğurmuş olup yavrusunu büyüten hayvandır. “Mâhız”, gebe hayvandır. “Ekûle” ise yenilmek üzere semirtilen etlik hayvandır. Mâlik, zekât gerektirmeyecek sayıda davarı bulunan, fakat zekât memurunun gelmesinden bir gün önce hayvanları doğurarak yavrularıyla birlikte zekât gerektiren sayıya ulaşan kimse hakkında şöyle dedi: Hayvanlar yavrularıyla birlikte zekât gerektiren sayıya ulaşırsa sahibine zekât gerekir. Çünkü hayvanların doğurduğu yavrular kendilerindendir. Bu durum, satın alma, bağış veya miras yoluyla edinilen hayvanlardan farklıdır. Bunun benzeri, bedeli zekât gerektiren miktara ulaşmayan bir ticaret malının sahibi tarafından satılması ve kârıyla birlikte zekât gerektiren miktara ulaşmasıdır. Bu durumda sermayeyle birlikte kârın da zekâtını verir. Eğer bu kâr, sonradan edinilmiş bağımsız bir mal veya miras olsaydı, kazanıldığı ya da miras alındığı günden itibaren üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât gerekmezdi. Mâlik dedi ki: Hayvanların yavruları, malın kârı gibi kendi aslındandır. Ancak bu mesele başka bir yönden farklılık gösterir. Bir kimsenin zekât gerektiren miktarda altını veya gümüşü bulunur, sonra başka bir mal edinirse sonradan edindiği malı, ilk malının zekâtını verirken onunla birlikte zekâta tabi tutmaz. Sonradan edinilen malın üzerinden, edinildiği günden itibaren bir yıl geçmesini bekler. Buna karşılık bir kimsenin davar, sığır veya develerinden her biri kendi cinsi içinde zekât gerektiren miktarda bulunur da ardından bir deve, bir sığır veya bir davar edinirse, edindiği hayvanın cinsinden elinde hayvan nisabı bulunduğu takdirde o cinsin zekâtını verirken sonradan edindiği hayvanı da onunla birlikte zekâta tabi tutar. Mâlik, “Bu konuda işittiklerimin en güzeli budur” dedi.
Muwatta Malik 601
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ حَبَّانَ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنْ عَائِشَةَ، زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهَا قَالَتْ مُرَّ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ بِغَنَمٍ مِنَ الصَّدَقَةِ فَرَأَى فِيهَا شَاةً حَافِلاً ذَاتَ ضَرْعٍ عَظِيمٍ فَقَالَ عُمَرُ مَا هَذِهِ الشَّاةُ فَقَالُوا شَاةٌ مِنَ الصَّدَقَةِ . فَقَالَ عُمَرُ مَا أَعْطَى هَذِهِ أَهْلُهَا وَهُمْ طَائِعُونَ لاَ تَفْتِنُوا النَّاسَ لاَ تَأْخُذُوا حَزَرَاتِ الْمُسْلِمِينَ نَكِّبُوا عَنِ الطَّعَامِ .
Aişe r.anha anlatıyor: Ömer b. Hattab'a zekât olarak alınmış bir koyun sürüsü getirildi. İçlerinde memesine süt birikmiş, iri memeli bir koyun gördü. «Bu koyun nedir?» diye sordu. «Zekât olarak alınmış bir koyundur.» diye cevap verdiler. Hz. Ömer: «Bunu sahibi gönül rızasıyla vermemiştir. İnsanları fitneye düşürmeyin! Müslümanların mallarının en iyilerini almayın; seçkin mallardan uzak durun.» buyurdu.
Muwatta Malik 602
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ حَبَّانَ، أَنَّهُ قَالَ أَخْبَرَنِي رَجُلاَنِ، مِنْ أَشْجَعَ أَنَّ مُحَمَّدَ بْنَ مَسْلَمَةَ الأَنْصَارِيَّ، كَانَ يَأْتِيهِمْ مُصَدِّقًا فَيَقُولُ لِرَبِّ الْمَالِ أَخْرِجْ إِلَىَّ صَدَقَةَ مَالِكَ . فَلاَ يَقُودُ إِلَيْهِ شَاةً فِيهَا وَفَاءٌ مِنْ حَقِّهِ إِلاَّ قَبِلَهَا . قَالَ مَالِكٌ السُّنَّةُ عِنْدَنَا - وَالَّذِي أَدْرَكْتُ عَلَيْهِ أَهْلَ الْعِلْمِ بِبَلَدِنَا - أَنَّهُ لاَ يُضَيَّقُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ فِي زَكَاتِهِمْ وَأَنْ يُقْبَلَ مِنْهُمْ مَا دَفَعُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ .
Muhammed b. Yahyâ b. Habbân şöyle dedi: Eşca‘ kabilesinden iki adam bana, Muhammed b. Mesleme el-Ensârî'nin kendilerine zekât memuru olarak geldiğini ve mal sahibine, «Malının zekâtını bana çıkar.» dediğini haber verdi. Mal sahibi, zekât borcunu karşılayacak nitelikte hangi koyunu getirirse onu kabul ederdi. Mâlik şöyle dedi: Bizde sünnet olan ve beldemizdeki ilim ehlini üzerinde bulduğum uygulama şudur: Müslümanlara zekâtları hususunda zorluk çıkarılmaz ve mallarından verdikleri şey kendilerinden kabul edilir.
Muwatta Malik 603
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ تَحِلُّ الصَّدَقَةُ لِغَنِيٍّ إِلاَّ لِخَمْسَةٍ لِغَازٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ لِعَامِلٍ عَلَيْهَا أَوْ لِغَارِمٍ أَوْ لِرَجُلٍ اشْتَرَاهَا بِمَالِهِ أَوْ لِرَجُلٍ لَهُ جَارٌ مِسْكِينٌ فَتُصُدِّقَ عَلَى الْمِسْكِينِ فَأَهْدَى الْمِسْكِينُ لِلْغَنِيِّ " . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي قَسْمِ الصَّدَقَاتِ أَنَّ ذَلِكَ لاَ يَكُونُ إِلاَّ عَلَى وَجْهِ الاِجْتِهَادِ مِنَ الْوَالِي فَأَىُّ الأَصْنَافِ كَانَتْ فِيهِ الْحَاجَةُ وَالْعَدَدُ أُوثِرَ ذَلِكَ الصِّنْفُ بِقَدْرِ مَا يَرَى الْوَالِي وَعَسَى أَنْ يَنْتَقِلَ ذَلِكَ إِلَى الصِّنْفِ الآخَرِ بَعْدَ عَامٍ أَوْ عَامَيْنِ أَوْ أَعْوَامٍ فَيُؤْثَرُ أَهْلُ الْحَاجَةِ وَالْعَدَدِ حَيْثُمَا كَانَ ذَلِكَ وَعَلَى هَذَا أَدْرَكْتُ مَنْ أَرْضَى مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ . قَالَ مَالِكٌ وَلَيْسَ لِلْعَامِلِ عَلَى الصَّدَقَاتِ فَرِيضَةٌ مُسَمَّاةٌ إِلاَّ عَلَى قَدْرِ مَا يَرَى الإِمَامُ .
Atâ b. Yesâr'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu: «Zekât, şu beş kişi dışında zengin bir kimseye helâl olmaz: Allah yolunda savaşan kimseye, zekât işinde çalışan görevliye, borçluya, zekât malını kendi parasıyla satın alan kimseye ve yoksul bir komşusu bulunan kimseye; yoksula zekât verilir, o da bundan zengin komşusuna hediye eder.» Mâlik şöyle dedi: Bizde zekâtların paylaştırılması hususundaki uygulama, bunun ancak yöneticinin içtihadıyla yapılmasıdır. Hangi sınıfın ihtiyacı ve sayısı fazlaysa yönetici, uygun gördüğü ölçüde o sınıfı tercih eder. Bir, iki veya birkaç yıl sonra ihtiyaç başka bir sınıfa geçebilir; bu durumda ihtiyaç ve sayıca üstünlük nerede bulunuyorsa o sınıf tercih edilir. Hoşnut olduğum ilim ehlini bu uygulama üzerinde buldum. Mâlik ayrıca şöyle dedi: Zekât görevlisi için belirlenmiş sabit bir pay yoktur; kendisine imamın uygun gördüğü ölçüde pay verilir.
Muwatta Malik 604
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ الصِّدِّيقَ، قَالَ لَوْ مَنَعُونِي عِقَالاً لَجَاهَدْتُهُمْ عَلَيْهِ .
İmam Malik'ten: Ebu Bekr es-Sıddık: «Şayet bana bir deve yularını dahi vermeseler, bundan dolayı onlarla savaşırım.» dedi.
Muwatta Malik 605
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، أَنَّهُ قَالَ شَرِبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لَبَنًا فَأَعْجَبَهُ فَسَأَلَ الَّذِي سَقَاهُ مِنْ أَيْنَ هَذَا اللَّبَنُ فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُ وَرَدَ عَلَى مَاءٍ - قَدْ سَمَّاهُ - فَإِذَا نَعَمٌ مِنْ نَعَمِ الصَّدَقَةِ وَهُمْ يَسْقُونَ فَحَلَبُوا لِي مِنْ أَلْبَانِهَا فَجَعَلْتُهُ فِي سِقَائِي فَهُوَ هَذَا . فَأَدْخَلَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ يَدَهُ فَاسْتَقَاءَهُ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا أَنَّ كُلَّ مَنْ مَنَعَ فَرِيضَةً مِنْ فَرَائِضِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَلَمْ يَسْتَطِعِ الْمُسْلِمُونَ أَخْذَهَا كَانَ حَقًّا عَلَيْهِمْ جِهَادُهُ حَتَّى يَأْخُذُوهَا مِنْهُ .
Zeyd b. Eslem'den: Ömer b. Hattab süt içti ve süt hoşuna gitti. Kendisine sütü veren kimseye: «Bu süt nereden?» diye sordu. O da adını söylediği bir su başına vardığını, orada zekât develerinden birtakım hayvanların sulanmakta olduğunu, kendisi için onların sütünden sağdıklarını ve bu sütü kırbasına koyduğunu anlattı. Bunun üzerine Ömer b. Hattab elini ağzına sokarak sütü kustu. Malik der ki: Bizdeki uygulamaya göre, Allah Azze ve Celle'nin farzlarından birini vermekten kaçınan ve Müslümanların da bunu kendisinden almaya güç yetiremediği kimseyle, o farzı kendisinden alıncaya kadar savaşmaları Müslümanların üzerine bir haktır.
Muwatta Malik 606
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عَامِلاً، لِعُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ كَتَبَ إِلَيْهِ يَذْكُرُ أَنَّ رَجُلاً مَنَعَ زَكَاةَ مَالِهِ فَكَتَبَ إِلَيْهِ عُمَرُ أَنْ دَعْهُ وَلاَ تَأْخُذْ مِنْهُ زَكَاةً مَعَ الْمُسْلِمِينَ قَالَ فَبَلَغَ ذَلِكَ الرَّجُلَ فَاشْتَدَّ عَلَيْهِ وَأَدَّى بَعْدَ ذَلِكَ زَكَاةَ مَالِهِ فَكَتَبَ عَامِلُ عُمَرَ إِلَيْهِ يَذْكُرُ لَهُ ذَلِكَ فَكَتَبَ إِلَيْهِ عُمَرُ أَنْ خُذْهَا مِنْهُ .
İmam Malik'ten: Duyduğuma göre bir vali Ömer b. Abdülaziz'e bir yazı yazarak: «Adamın biri malının zekâtını vermiyor.» demişti. Bunun üzerine Ömer kendisine: «Onu bırak, Müslümanlardan zekât alırken ondan alma.» diye cevap gönderdi. Adam bunu duyunca gücüne gitmiş ve o günden sonra da zekâtını vermiş. Vali durumu Ömer'e (r.a.) tekrar arz edince bu sefer Ömer b. Abdülaziz: «Öyleyse onun da zekâtını al.» buyurmuştu.
Muwatta Malik 607
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ الثِّقَةِ، عِنْدَهُ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، وَعَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ وَالْبَعْلِ الْعُشْرُ وَفِيمَا سُقِيَ بِالنَّضْحِ نِصْفُ الْعُشْرِ " .
Süleyman b. Yesâr ve Büsr b. Saîd, Resûlullah'ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğunu naklediyorlar: «Yağmurun, kaynakların ve tabii yollarla gelen suyun suladığı mahsulde onda bir; aletle taşınan suyla sulanan mahsulde ise yirmide bir zekât vardır.»
Muwatta Malik 608
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زِيَادِ بْنِ سَعْدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّهُ قَالَ لاَ يُؤْخَذُ فِي صَدَقَةِ النَّخْلِ الْجُعْرُورُ وَلاَ مُصْرَانُ الْفَارَةِ وَلاَ عَذْقُ ابْنِ حُبَيْقٍ . قَالَ وَهُوَ يُعَدُّ عَلَى صَاحِبِ الْمَالِ وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهُ فِي الصَّدَقَةِ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا مِثْلُ ذَلِكَ الْغَنَمُ تُعَدُّ عَلَى صَاحِبِهَا بِسِخَالِهَا وَالسَّخْلُ لاَ يُؤْخَذُ مِنْهُ فِي الصَّدَقَةِ وَقَدْ يَكُونُ فِي الأَمْوَالِ ثِمَارٌ لاَ تُؤْخَذُ الصَّدَقَةُ مِنْهَا مِنْ ذَلِكَ الْبُرْدِيُّ وَمَا أَشْبَهَهُ لاَ يُؤْخَذُ مِنْ أَدْنَاهُ كَمَا لاَ يُؤْخَذُ مِنْ خِيَارِهِ . قَالَ وَإِنَّمَا تُؤْخَذُ الصَّدَقَةُ مِنْ أَوْسَاطِ الْمَالِ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّهُ لاَ يُخْرَصُ مِنَ الثِّمَارِ إِلاَّ النَّخِيلُ وَالأَعْنَابُ فَإِنَّ ذَلِكَ يُخْرَصُ حِينَ يَبْدُو صَلاَحُهُ وَيَحِلُّ بَيْعُهُ وَذَلِكَ أَنَّ ثَمَرَ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ يُؤْكَلُ رُطَبًا وَعِنَبًا فَيُخْرَصُ عَلَى أَهْلِهِ لِلتَّوْسِعَةِ عَلَى النَّاسِ وَلِئَلاَّ يَكُونَ عَلَى أَحَدٍ فِي ذَلِكَ ضِيقٌ فَيُخْرَصُ ذَلِكَ عَلَيْهِمْ ثُمَّ يُخَلَّى بَيْنَهُمْ وَبَيْنَهُ يَأْكُلُونَهُ كَيْفَ شَاءُوا ثُمَّ يُؤَدُّونَ مِنْهُ الزَّكَاةَ عَلَى مَا خُرِصَ عَلَيْهِمْ . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا مَا لاَ يُؤْكَلُ رَطْبًا وَإِنَّمَا يُؤْكَلُ بَعْدَ حَصَادِهِ مِنَ الْحُبُوبِ كُلِّهَا فَإِنَّهُ لاَ يُخْرَصُ وَإِنَّمَا عَلَى أَهْلِهَا فِيهَا إِذَا حَصَدُوهَا وَدَقُّوهَا وَطَيَّبُوهَا وَخَلُصَتْ حَبًّا فَإِنَّمَا عَلَى أَهْلِهَا فِيهَا الأَمَانَةُ يُؤَدُّونَ زَكَاتَهَا إِذَا بَلَغَ ذَلِكَ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَهَذَا الأَمْرُ الَّذِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّ النَّخْلَ يُخْرَصُ عَلَى أَهْلِهَا وَثَمَرُهَا فِي رُءُوسِهَا إِذَا طَابَ وَحَلَّ بَيْعُهُ وَيُؤْخَذُ مِنْهُ صَدَقَتُهُ تَمْرًا عِنْدَ الْجِدَادِ فَإِنْ أَصَابَتِ الثَّمَرَةَ جَائِحَةٌ بَعْدَ أَنْ تُخْرَصَ عَلَى أَهْلِهَا وَقَبْلَ أَنْ تُجَذَّ فَأَحَاطَتِ الْجَائِحَةُ بِالثَّمَرِ كُلِّهِ فَلَيْسَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةٌ فَإِنْ بَقِيَ مِنَ الثَّمَرِ شَىْءٌ يَبْلُغُ خَمْسَةَ أَوْسُقٍ فَصَاعِدًا بِصَاعِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أُخِذَ مِنْهُمْ زَكَاتُهُ وَلَيْسَ عَلَيْهِمْ فِيمَا أَصَابَتِ الْجَائِحَةُ زَكَاةٌ وَكَذَلِكَ الْعَمَلُ فِي الْكَرْمِ أَيْضًا وَإِذَا كَانَ لِرَجُلٍ قِطَعُ أَمْوَالٍ مُتَفَرِّقَةٌ أَوِ اشْتِرَاكٌ فِي أَمْوَالٍ مُتَفَرِّقَةٍ لاَ يَبْلُغُ مَالُ كُلِّ شَرِيكٍ أَوْ قِطَعُهُ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَكَانَتْ إِذَا جُمِعَ بَعْضُ ذَلِكَ إِلَى بَعْضٍ يَبْلُغَ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ فَإِنَّهُ يَجْمَعُهَا وَيُؤَدِّي زَكَاتَهَا .
İbn Şihâb şöyle dedi: «Hurma zekâtı olarak cu‘rûr, mısrânü'l-fâre ve izku İbn Hubeyk alınmaz.» İbn Şihâb devamla şöyle dedi: «Bunlar mal sahibinin mahsulü hesaplanırken sayılır, fakat zekât olarak bunlardan alınmaz.» Mâlik şöyle dedi: «Bunun benzeri koyunlardır. Kuzularıyla birlikte mal sahibinin hesabına sayılırlar, fakat zekât olarak kuzu alınmaz. Mallar arasında zekât olarak alınmayan meyveler de bulunabilir. Bürdî ve benzeri hurmalar böyledir. Malın en iyisinden alınmadığı gibi en kötüsünden de alınmaz. Zekât ancak malın orta kalitelisinden alınır.» Mâlik şöyle dedi: «Bizde üzerinde ittifak edilen hükme göre meyvelerden yalnız hurma ve üzüm için tahmin yapılır. Bunların olgunluğu belirmeye ve satılmaları helal olmaya başladığında miktarları tahmin edilir. Çünkü hurma ve üzümün meyveleri yaş hurma ve taze üzüm olarak yenir. İnsanlara kolaylık sağlamak ve bu hususta hiç kimseyi sıkıntıya düşürmemek için sahiplerinin üzerindeki miktar tahmin edilir. Sonra kendileriyle mahsulleri baş başa bırakılır; onu diledikleri gibi yerler ve daha sonra kendileri için tahmin edilen miktara göre zekâtını verirler.» Mâlik şöyle dedi: «Yaş olarak yenmeyip ancak hasat edildikten sonra yenen bütün hububat için tahmin yapılmaz. Sahipleri bunları biçip dövdükten, temizleyip saf tane hâline getirdikten sonra güvenilir kabul edilirler. Miktar, zekâtın farz olduğu nisaba ulaşırsa zekâtını verirler. Bizde hakkında ihtilaf bulunmayan hüküm budur.» Mâlik şöyle dedi: «Bizde üzerinde ittifak edilen hükme göre hurma ağaçlarının meyvesi, ağaçların başındayken olgunlaşıp satılması helal olduğunda sahiplerinin üzerine tahmin edilir. Zekâtı, hasat zamanında kuru hurma olarak alınır. Meyve, sahiplerine tahmin edildikten sonra fakat henüz toplanmadan önce bir afete uğrar ve afet bütün meyveyi yok ederse üzerlerine zekât düşmez. Meyveden, Resûlullah'ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sâ‘ı ile beş vesk veya daha fazla miktar kalırsa zekâtı alınır. Afetin yok ettiği kısım için zekât gerekmez. Üzüm bağlarında da uygulama böyledir. Bir kimsenin farklı yerlerde ayrı ayrı malları veya farklı mallarda ortaklık payları bulunur, ortaklardan her birinin malı yahut kişinin ayrı ayrı parçaları zekât gerektiren miktara ulaşmaz, fakat bunlar bir araya getirildiğinde zekât gerektiren miktara ulaşırsa hepsini birleştirir ve zekâtını verir.»
Muwatta Malik 609
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ سَأَلَ ابْنَ شِهَابٍ عَنِ الزَّيْتُونِ، فَقَالَ فِيهِ الْعُشْرُ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا يُؤْخَذُ مِنَ الزَّيْتُونِ الْعُشْرُ بَعْدَ أَنْ يُعْصَرَ وَيَبْلُغَ زَيْتُونُهُ خَمْسَةَ أَوْسُقٍ فَمَا لَمْ يَبْلُغْ زَيْتُونُهُ خَمْسَةَ أَوْسُقٍ فَلاَ زَكَاةَ فِيهِ وَالزَّيْتُونُ بِمَنْزِلَةِ النَّخِيلِ مَا كَانَ مِنْهُ سَقَتْهُ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ أَوْ كَانَ بَعْلاً فَفِيهِ الْعُشْرُ وَمَا كَانَ يُسْقَى بِالنَّضْحِ فَفِيهِ نِصْفُ الْعُشْرِ وَلاَ يُخْرَصُ شَىْءٌ مِنَ الزَّيْتُونِ فِي شَجَرِهِ . وَالسُّنَّةُ عِنْدَنَا فِي الْحُبُوبِ الَّتِي يَدَّخِرُهَا النَّاسُ وَيَأْكُلُونَهَا أَنَّهُ يُؤْخَذُ مِمَّا سَقَتْهُ السَّمَاءُ مِنْ ذَلِكَ وَمَا سَقَتْهُ الْعُيُونُ وَمَا كَانَ بَعْلاً الْعُشْرُ وَمَا سُقِيَ بِالنَّضْحِ نِصْفُ الْعُشْرِ إِذَا بَلَغَ ذَلِكَ خَمْسَةَ أَوْسُقٍ بِالصَّاعِ الأَوَّلِ صَاعِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَمَا زَادَ عَلَى خَمْسَةِ أَوْسُقٍ فَفِيهِ الزَّكَاةُ بِحِسَابِ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَالْحُبُوبُ الَّتِي فِيهَا الزَّكَاةُ الْحِنْطَةُ وَالشَّعِيرُ وَالسُّلْتُ وَالذُّرَةُ وَالدُّخْنُ وَالأُرْزُ وَالْعَدَسُ وَالْجُلْبَانُ وَاللُّوبِيَا وَالْجُلْجُلاَنُ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الْحُبُوبِ الَّتِي تَصِيرُ طَعَامًا فَالزَّكَاةُ تُؤْخَذُ مِنْهَا بَعْدَ أَنْ تُحْصَدَ وَتَصِيرَ حَبًّا . قَالَ وَالنَّاسُ مُصَدَّقُونَ فِي ذَلِكَ وَيُقْبَلُ مِنْهُمْ فِي ذَلِكَ مَا دَفَعُوا . وَسُئِلَ مَالِكٌ مَتَى يُخْرَجُ مِنَ الزَّيْتُونِ الْعُشْرُ أَوْ نِصْفُهُ أَقَبْلَ النَّفَقَةِ أَمْ بَعْدَهَا فَقَالَ لاَ يُنْظَرُ إِلَى النَّفَقَةِ وَلَكِنْ يُسْأَلُ عَنْهُ أَهْلُهُ كَمَا يُسْأَلُ أَهْلُ الطَّعَامِ عَنِ الطَّعَامِ وَيُصَدَّقُونَ بِمَا قَالُوا فَمَنْ رُفِعَ مِنْ زَيْتُونِهِ خَمْسَةُ أَوْسُقٍ فَصَاعِدًا أُخِذَ مِنْ زَيْتِهِ الْعُشْرُ بَعْدَ أَنْ يُعْصَرَ وَمَنْ لَمْ يُرْفَعْ مِنْ زَيْتُونِهِ خَمْسَةُ أَوْسُقٍ لَمْ تَجِبْ عَلَيْهِ فِي زَيْتِهِ الزَّكَاةُ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ زَرْعَهُ وَقَدْ صَلَحَ وَيَبِسَ فِي أَكْمَامِهِ فَعَلَيْهِ زَكَاتُهُ وَلَيْسَ عَلَى الَّذِي اشْتَرَاهُ زَكَاةٌ وَلاَ يَصْلُحُ بَيْعُ الزَّرْعِ حَتَّى يَيْبَسَ فِي أَكْمَامِهِ وَيَسْتَغْنِيَ عَنِ الْمَاءِ . قَالَ مَالِكٌ فِي قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى {وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ } أَنَّ ذَلِكَ الزَّكَاةُ وَقَدْ سَمِعْتُ مَنْ يَقُولُ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ أَصْلَ حَائِطِهِ أَوْ أَرْضَهُ وَفِي ذَلِكَ زَرْعٌ أَوْ ثَمَرٌ لَمْ يَبْدُ صَلاَحُهُ فَزَكَاةُ ذَلِكَ عَلَى الْمُبْتَاعِ وَإِنْ كَانَ قَدْ طَابَ وَحَلَّ بَيْعُهُ فَزَكَاةُ ذَلِكَ عَلَى الْبَائِعِ إِلاَّ أَنْ يَشْتَرِطَهَا عَلَى الْمُبْتَاعِ .
Yahyâ, Mâlik'ten naklettiğine göre Mâlik, İbn Şihâb'a zeytinin hükmünü sordu. İbn Şihâb: «Onda onda bir zekât vardır» dedi. Mâlik şöyle dedi: «Zeytinin onda biri ancak sıkıldıktan ve zeytin miktarı beş veske ulaştıktan sonra alınır. Zeytin miktarı beş veske ulaşmadıkça onda zekât yoktur. Zeytin, hurma gibidir. Yağmurun ve kaynakların suladığı veya tabii yollarla sulanan zeytinde onda bir; aletle su çekilerek sulananda ise yirmide bir vardır. Zeytin ağacındaki mahsul için tahmin yapılmaz. Bizde insanların saklayıp yedikleri hububat hakkındaki sünnet şudur: Yağmurun, kaynakların veya tabii yollarla gelen suyun suladığı mahsulden onda bir; aletle su çekilerek sulanandan yirmide bir alınır. Bu, Resûlullah'ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ilk sâ‘ı ile beş veske ulaştığı zaman böyledir. Beş veski aşan kısmın da aynı hesaba göre zekâtı verilir.» Mâlik şöyle dedi: «Zekâta tabi hububat; buğday, arpa, sült, mısır, darı, pirinç, mercimek, culbân, börülce, susam ve bunlara benzeyen, yiyecek hâline gelen tahıllardır. Bunların zekâtı, hasat edilip tane hâline geldikten sonra alınır. İnsanlar bu hususta güvenilir kabul edilir ve verdikleri miktar kendilerinden kabul edilir.» Mâlik'e, zeytinden onda bir veya yirmide bir zekâtın masraflardan önce mi yoksa sonra mı çıkarılacağı soruldu. Şöyle cevap verdi: «Masrafa bakılmaz. Tahıl sahiplerine tahılları hakkında sorulduğu gibi zeytin sahiplerine de mahsulleri sorulur ve söyledikleri doğru kabul edilir. Zeytininden beş vesk veya daha fazla mahsul kaldıran kimsenin zeytini sıkıldıktan sonra yağından onda bir alınır. Zeytininden beş vesk mahsul kaldıramayan kimseye yağından zekât vermek gerekmez.» Mâlik şöyle dedi: «Ekinini olgunlaşıp başakları içinde kuruduktan sonra satan kimseye onun zekâtı düşer; onu satın alana zekât düşmez. Ekin, başakları içinde kuruyup sudan müstağni olmadıkça satılması uygun değildir.» Mâlik, Yüce Allah'ın «Hasat günü hakkını verin» sözü hakkında: «Bu, zekâttır. Böyle söyleyen kimseleri de işittim» dedi. Mâlik şöyle dedi: «Bir kimse, bahçesinin aslını veya arazisini, içinde henüz olgunluğu belirmemiş ekin ya da meyve varken satarsa bunun zekâtı alıcıya aittir. Mahsul olgunlaşmış ve satılması helal olmuşsa zekâtı satıcıya aittir; ancak satıcı zekâtı alıcının vermesini şart koşmuşsa başka.»
Muwatta Malik 610
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ عِرَاكِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لَيْسَ عَلَى الْمُسْلِمِ فِي عَبْدِهِ وَلاَ فِي فَرَسِهِ صَدَقَةٌ " .
Ebu Hureyre'den: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «Müslümanın kölesi ile atına zekat düşmez.»
Muwatta Malik 611
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، أَنَّ أَهْلَ الشَّامِ، قَالُوا لأَبِي عُبَيْدَةَ بْنِ الْجَرَّاحِ خُذْ مِنْ خَيْلِنَا وَرَقِيقِنَا صَدَقَةً . فَأَبَى ثُمَّ كَتَبَ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَأَبَى عُمَرُ ثُمَّ كَلَّمُوهُ أَيْضًا فَكَتَبَ إِلَى عُمَرَ فَكَتَبَ إِلَيْهِ عُمَرُ إِنْ أَحَبُّوا فَخُذْهَا مِنْهُمْ وَارْدُدْهَا عَلَيْهِمْ وَارْزُقْ رَقِيقَهُمْ . قَالَ مَالِكٌ مَعْنَى قَوْلِهِ رَحِمَهُ اللَّهُ وَارْدُدْهَا عَلَيْهِمْ يَقُولُ عَلَى فُقَرَائِهِمْ .
Süleyman b. Yesar anlatıyor: Şam halkı Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a: «Atlarımızdan ve kölelerimizden de zekat al!» dediler. Ebu Ubeyde almadı, yalnız onların isteklerini Ömer b. Hattab'a bir mektupla bildirdi. Hz. Ömer de almadı. Şamlılar tekrar Ebu Ubeyde ile konuştular. Aynı istek devam ediyordu. Ebu Ubeyde tekrar halifeye yazdı. Bunun üzerine halife Ömer b. Hattab kendisine: «Eğer istiyorlarsa al, yine onlara ver ve kölelerine rızık ver» diye yazdı. İmam Malik der ki: «Yine onlara ver», «onların fakir olanlarına ver» demektir.
Muwatta Malik 612
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، أَنَّهُ قَالَ جَاءَ كِتَابٌ مِنْ عُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ إِلَى أَبِي وَهُوَ بِمِنًى أَنْ لاَ يَأْخُذَ مِنَ الْعَسَلِ وَلاَ مِنَ الْخَيْلِ صَدَقَةً .
Amr b. Hazm'ın torunu Abdullah b. Ebî Bekr anlatıyor: Babam Mina'da iken Ömer b. Abdülaziz'den kendisine, «baldan ve atlardan zekat almamasını» bildiren bir ferman geldi.
Muwatta Malik 613
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، أَنَّهُ قَالَ سَأَلْتُ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ عَنْ صَدَقَةِ الْبَرَاذِينِ، فَقَالَ وَهَلْ فِي الْخَيْلِ مِنْ صَدَقَةٍ
Abdullah b. Dinar'dan: Said b. Müseyyeb'e: «— Beygirlerden zekât alınır mı?» diye sordum. «— Atlardan zekât alınıyor mu?» diye karşılık verdi.
Muwatta Malik 614
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، قَالَ بَلَغَنِي أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَخَذَ الْجِزْيَةَ مِنْ مَجُوسِ الْبَحْرَيْنِ وَأَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ أَخَذَهَا مِنْ مَجُوسِ فَارِسَ وَأَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ أَخَذَهَا مِنَ الْبَرْبَرِ .
İbn Şihab'dan: Duyduğuma göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Bahreyn mecusilerinden cizye almıştır. Ömer b. Hattab İran mecusilerinden, Osman b. Affan da Berberîlerden cizye almıştır.
Muwatta Malik 615
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، ذَكَرَ الْمَجُوسَ فَقَالَ مَا أَدْرِي كَيْفَ أَصْنَعُ فِي أَمْرِهِمْ فَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ أَشْهَدُ لَسَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " سُنُّوا بِهِمْ سُنَّةَ أَهْلِ الْكِتَابِ " .
Cafer b. Muhammed b. Ali, babasından naklediyor: Ömer b. Hattab sözü mecusilere getirerek: «Onlar hakkında ne yapacağımı bilmiyorum.» dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf: «Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, 'Onlara ehl-i kitap gibi muamele edin.' dediğini bizzat duydum.»
Muwatta Malik 616
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ أَسْلَمَ، مَوْلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، ضَرَبَ الْجِزْيَةَ عَلَى أَهْلِ الذَّهَبِ أَرْبَعَةَ دَنَانِيرَ وَعَلَى أَهْلِ الْوَرِقِ أَرْبَعِينَ دِرْهَمًا مَعَ ذَلِكَ أَرْزَاقُ الْمُسْلِمِينَ وَضِيَافَةُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ .
Ömer b. Hattab'ın azatlısı Eslem'den: Ömer b. Hattab, Mısır ve Şam gayrimüslimlerine dörder dinar, Irak gayrimüslimlerine de kırkar dirhem cizye tarh etti. Ayrıca Müslümanların erzakını karşılamalarını ve onları üç gün misafir etmelerini de şart koştu.
Muwatta Malik 617
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ قَالَ لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ إِنَّ فِي الظَّهْرِ نَاقَةً عَمْيَاءَ . فَقَالَ عُمَرُ ادْفَعْهَا إِلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَنْتَفِعُونَ بِهَا . قَالَ فَقُلْتُ وَهِيَ عَمْيَاءُ فَقَالَ عُمَرُ يَقْطُرُونَهَا بِالإِبِلِ . قَالَ فَقُلْتُ كَيْفَ تَأْكُلُ مِنَ الأَرْضِ قَالَ فَقَالَ عُمَرُ أَمِنْ نَعَمِ الْجِزْيَةِ هِيَ أَمْ مِنْ نَعَمِ الصَّدَقَةِ فَقُلْتُ بَلْ مِنْ نَعَمِ الْجِزْيَةِ . فَقَالَ عُمَرُ أَرَدْتُمْ - وَاللَّهِ - أَكْلَهَا . فَقُلْتُ إِنَّ عَلَيْهَا وَسْمَ الْجِزْيَةِ . فَأَمَرَ بِهَا عُمَرُ فَنُحِرَتْ وَكَانَ عِنْدَهُ صِحَافٌ تِسْعٌ فَلاَ تَكُونُ فَاكِهَةٌ وَلاَ طُرَيْفَةٌ إِلاَّ جَعَلَ مِنْهَا فِي تِلْكَ الصِّحَافِ فَبَعَثَ بِهَا إِلَى أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَيَكُونُ الَّذِي يَبْعَثُ بِهِ إِلَى حَفْصَةَ ابْنَتِهِ مِنْ آخِرِ ذَلِكَ فَإِنْ كَانَ فِيهِ نُقْصَانٌ كَانَ فِي حَظِّ حَفْصَةَ - قَالَ - فَجَعَلَ فِي تِلْكَ الصِّحَافِ مِنْ لَحْمِ تِلْكَ الْجَزُورِ فَبَعَثَ بِهِ إِلَى أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَأَمَرَ بِمَا بَقِيَ مِنْ لَحْمِ تِلْكَ الْجَزُورِ فَصُنِعَ فَدَعَا عَلَيْهِ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنْصَارَ . قَالَ مَالِكٌ لاَ أَرَى أَنْ تُؤْخَذَ النَّعَمُ مِنْ أَهْلِ الْجِزْيَةِ إِلاَّ فِي جِزْيَتِهِمْ .
Zeyd b. Eslem, babasından naklettiğine göre babası Ömer b. Hattab'a, "Binek develeri arasında kör bir dişi deve var" dedi. Ömer, "Onu, kendisinden yararlanacak bir aileye ver" dedi. Eslem, "Fakat o kördür" deyince Ömer, "Onu diğer develerin arkasına bağlayıp götürürler" dedi. Eslem, "Peki yerden nasıl yiyecek?" diye sordu. Ömer, "O, cizye mallarından mı, yoksa zekât mallarından mı?" dedi. Eslem, "Cizye mallarındandır" dedi. Bunun üzerine Ömer, "Vallahi, siz onu yemek istediniz" dedi. Eslem, "Üzerinde cizye damgası var" dedi. Ömer onun kesilmesini emretti ve deve kesildi. Ömer'in dokuz tabağı vardı. Bulunan her meyve ve güzel yiyecekten bu tabaklara koyar, onları Nebi'nin ﷺ hanımlarına gönderirdi. Kızı Hafsa'ya gönderdiği tabak bunların en sonuncusu olurdu; bir eksiklik varsa Hafsa'nın payında olurdu. Eslem şöyle devam etti: Ömer, o devenin etinden bu tabaklara koydurup Nebi'nin ﷺ hanımlarına gönderdi. Geri kalan etin pişirilmesini emretti ve muhacirlerle ensarı yemeğe çağırdı. Mâlik şöyle dedi: "Cizye ehlinden, cizyelerine karşılık olmadıkça hayvan alınmasını uygun görmem."
Muwatta Malik 618
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، كَتَبَ إِلَى عُمَّالِهِ أَنْ يَضَعُوا الْجِزْيَةَ عَمَّنْ أَسْلَمَ مِنْ أَهْلِ الْجِزْيَةِ حِينَ يُسْلِمُونَ . قَالَ مَالِكٌ مَضَتِ السُّنَّةُ أَنْ لاَ جِزْيَةَ عَلَى نِسَاءِ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ عَلَى صِبْيَانِهِمْ وَأَنَّ الْجِزْيَةَ لاَ تُؤْخَذُ إِلاَّ مِنَ الرِّجَالِ الَّذِينَ قَدْ بَلَغُوا الْحُلُمَ وَلَيْسَ عَلَى أَهْلِ الذِّمَّةِ وَلاَ عَلَى الْمَجُوسِ فِي نَخِيلِهِمْ وَلاَ كُرُومِهِمْ وَلاَ زُرُوعِهِمْ وَلاَ مَوَاشِيهِمْ صَدَقَةٌ لأَنَّ الصَّدَقَةَ إِنَّمَا وُضِعَتْ عَلَى الْمُسْلِمِينَ تَطْهِيرًا لَهُمْ وَرَدًّا عَلَى فُقَرَائِهِمْ وَوُضِعَتِ الْجِزْيَةُ عَلَى أَهْلِ الْكِتَابِ صَغَارًا لَهُمْ فَهُمْ مَا كَانُوا بِبَلَدِهِمُ الَّذِينَ صَالَحُوا عَلَيْهِ لَيْسَ عَلَيْهِمْ شَىْءٌ سِوَى الْجِزْيَةِ فِي شَىْءٍ مِنْ أَمْوَالِهِمْ إِلاَّ أَنْ يَتَّجِرُوا فِي بِلاَدِ الْمُسْلِمِينَ وَيَخْتَلِفُوا فِيهَا فَيُؤْخَذُ مِنْهُمُ الْعُشْرُ فِيمَا يُدِيرُونَ مِنَ التِّجَارَاتِ وَذَلِكَ أَنَّهُمْ إِنَّمَا وُضِعَتْ عَلَيْهِمُ الْجِزْيَةُ وَصَالَحُوا عَلَيْهَا عَلَى أَنْ يُقَرُّوا بِبِلاَدِهِمْ وَيُقَاتَلَ عَنْهُمْ عَدُوُّهُمْ فَمَنْ خَرَجَ مِنْهُمْ مِنْ بِلاَدِهِ إِلَى غَيْرِهَا يَتْجُرُ إِلَيْهَا فَعَلَيْهِ الْعُشْرُ مَنْ تَجَرَ مِنْهُمْ مِنْ أَهْلِ مِصْرَ إِلَى الشَّامِ وَمِنْ أَهْلِ الشَّامِ إِلَى الْعِرَاقِ وَمِنْ أَهْلِ الْعِرَاقِ إِلَى الْمَدِينَةِ أَوِ الْيَمَنِ أَوْ مَا أَشْبَهَ هَذَا مِنَ الْبِلاَدِ فَعَلَيْهِ الْعُشْرُ وَلاَ صَدَقَةَ عَلَى أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمَجُوسِ فِي شَىْءٍ مِنْ أَمْوَالِهِمْ وَلاَ مِنْ مَوَاشِيهِمْ وَلاَ ثِمَارِهِمْ وَلاَ زُرُوعِهِمْ مَضَتْ بِذَلِكَ السُّنَّةُ وَيُقَرُّونَ عَلَى دِينِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَى مَا كَانُوا عَلَيْهِ وَإِنِ اخْتَلَفُوا فِي الْعَامِ الْوَاحِدِ مِرَارًا فِي بِلاَدِ الْمُسْلِمِينَ فَعَلَيْهِمْ كُلَّمَا اخْتَلَفُوا الْعُشْرُ لأَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ مِمَّا صَالَحُوا عَلَيْهِ وَلاَ مِمَّا شُرِطَ لَهُمْ وَهَذَا الَّذِي أَدْرَكْتُ عَلَيْهِ أَهْلَ الْعِلْمِ بِبَلَدِنَا .
Mâlik'e ulaştığına göre Ömer b. Abdülaziz, görevlilerine, cizye ehlinden Müslüman olanların Müslüman oldukları anda cizyelerini kaldırmalarını yazdı. Mâlik şöyle dedi: "Sünnet, Ehl-i kitabın kadınlarından ve çocuklarından cizye alınmaması; cizyenin yalnız ergenlik çağına ulaşmış erkeklerden alınması şeklinde uygulanagelmiştir. Zimmîlerin ve Mecûsîlerin hurmalıklarından, bağlarından, ekinlerinden ve hayvanlarından zekât alınmaz. Çünkü zekât, Müslümanları arındırmak ve onların fakirlerine geri verilmek üzere Müslümanlara farz kılınmıştır. Cizye ise Ehl-i kitaba, onları küçültmek için konulmuştur. Antlaşma yaptıkları ülkelerinde kaldıkları sürece mallarının hiçbirinden cizye dışında bir şey alınmaz. Ancak Müslümanların ülkelerinde ticaret yapar ve oralara gidip gelirlerse, ticaret için dolaşıma soktukları mallardan onda bir alınır. Bunun sebebi, cizyenin kendilerine, ülkelerinde bırakılmaları ve düşmanlarına karşı savunulmaları karşılığında konulmuş ve antlaşmanın bu esas üzerine yapılmış olmasıdır. Onlardan kendi ülkesinden çıkıp başka bir ülkeye ticaret için giden kimseden onda bir alınır. Mısır halkından Şam'a, Şam halkından Irak'a, Irak halkından Medine'ye, Yemen'e veya bunlara benzer ülkelere ticaret için gidenlerden onda bir alınır. Ehl-i kitabın ve Mecûsîlerin mallarından, hayvanlarından, meyvelerinden ve ekinlerinden zekât alınmaz. Sünnet bu şekilde uygulanagelmiştir. Onlar dinleri üzere bırakılır ve önceki hâlleri üzere kalırlar. Aynı yıl içinde Müslümanların ülkelerine birçok kez gidip gelirlerse, her gidişlerinde kendilerinden onda bir alınır. Çünkü bu, üzerinde antlaşma yaptıkları ve kendilerine şart koşulan hususlardan değildir. Ülkemizde ilim ehlini uygulaya gelirken bulduğum hüküm budur."
Muwatta Malik 619
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، كَانَ يَأْخُذُ مِنَ النَّبَطِ مِنَ الْحِنْطَةِ وَالزَّيْتِ نِصْفَ الْعُشْرِ يُرِيدُ بِذَلِكَ أَنْ يَكْثُرَ الْحَمْلُ إِلَى الْمَدِينَةِ وَيَأْخُذُ مِنَ الْقُطْنِيَّةِ الْعُشْرَ .
Salim b. Abdullah babasından naklediyor: Ömer b. Hattab, hristiyan tüccarların buğday ve zeytinlerinden yirmide bir gümrük vergisi alırdı. Onun bu vergiyi düşük almasının sebebi, Medine'ye bu malların çok gelmesini sağlamak içindi. Halbuki baklagillerden onda bir vergi alırdı
Muwatta Malik 620
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنِ السَّائِبِ بْنِ يَزِيدَ، أَنَّهُ قَالَ كُنْتُ غُلاَمًا عَامِلاً مَعَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ عَلَى سُوقِ الْمَدِينَةِ فِي زَمَانِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَكُنَّا نَأْخُذُ مِنَ النَّبَطِ الْعُشْرَ .
Saib b. Yezid anlatıyor: Ömer b. Hattab zamanında Abdullah b. Utbe b. Mes'ud'la birlikte Medine çarşılarında vergi memuru olarak çalışıyordum. O zaman biz Hıristiyan tüccarlardan onda bir vergi alıyorduk
Muwatta Malik 621
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ سَأَلَ ابْنَ شِهَابٍ عَلَى أَىِّ وَجْهٍ كَانَ يَأْخُذُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ مِنَ النَّبَطِ الْعُشْرَ فَقَالَ ابْنُ شِهَابٍ كَانَ ذَلِكَ يُؤْخَذُ مِنْهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَأَلْزَمَهُمْ ذَلِكَ عُمَرُ .
İmam Malik'den: İbn Şihab'a: «— Ömer b. Hattab neyi ölçü alarak hıristiyan tüccarlardan onda bir vergi alıyor?» diye sordum. İbn Şihab: «— Cahiliye devrinde öyle alınırdı, Ömer (r.a.) de buna devam etti» diye cevap verdi
Muwatta Malik 622
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، وَهُوَ يَقُولُ حَمَلْتُ عَلَى فَرَسٍ عَتِيقٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ - وَكَانَ الرَّجُلُ الَّذِي هُوَ عِنْدَهُ قَدْ أَضَاعَهُ - فَأَرَدْتُ أَنْ أَشْتَرِيَهُ مِنْهُ وَظَنَنْتُ أَنَّهُ بَائِعُهُ بِرُخْصٍ فَسَأَلْتُ عَنْ ذَلِكَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " لاَ تَشْتَرِهِ وَإِنْ أَعْطَاكَهُ بِدِرْهَمٍ وَاحِدٍ فَإِنَّ الْعَائِدَ فِي صَدَقَتِهِ كَالْكَلْبِ يَعُودُ فِي قَيْئِهِ " .
Ömer b. Hattab anlatıyor: İyi bir at alıp Allah rızası için birine verdim. Adam ata iyi bakmıyordu. Onun için atı satın almak istedim. Zannedersem ucuz da alabilecektim. Durumu Resulullah'a Sallallahu Aleyhi ve Sellem sordum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: «Bir dirheme de verse alma, çünkü verdiği sadakadan dönen, kustuğunu yiyen köpek gibidir.» buyurdu.
Muwatta Malik 623
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، حَمَلَ عَلَى فَرَسٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَأَرَادَ أَنْ يَبْتَاعَهُ فَسَأَلَ عَنْ ذَلِكَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " لاَ تَبْتَعْهُ وَلاَ تَعُدْ فِي صَدَقَتِكَ " .
Abdullah b. Ömer'den: Ömer b. Hattab, Allah rızası için bir at bağışladı. Sonra da onu satın almak istedi. Resulullah'a Sallallahu Aleyhi ve Sellem durumu arz edince Peygamberimiz şöyle buyurdu: «Onu ne satın al ne de sadakandan geri dön.»
Muwatta Malik 624
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، كَانَ يُخْرِجُ زَكَاةَ الْفِطْرِ عَنْ غِلْمَانِهِ الَّذِينَ، بِوَادِي الْقُرَى وَبِخَيْبَرَ . وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّ أَحْسَنَ، مَا سَمِعْتُ فِيمَا، يَجِبُ عَلَى الرَّجُلِ مِنْ زَكَاةِ الْفِطْرِ أَنَّ الرَّجُلَ يُؤَدِّي ذَلِكَ عَنْ كُلِّ مَنْ يَضْمَنُ نَفَقَتَهُ وَلاَ بُدَّ لَهُ مِنْ أَنْ يُنْفِقَ عَلَيْهِ وَالرَّجُلُ يُؤَدِّي عَنْ مُكَاتَبِهِ وَمُدَبَّرِهِ وَرَقِيقِهِ كُلِّهِمْ غَائِبِهِمْ وَشَاهِدِهِمْ مَنْ كَانَ مِنْهُمْ مُسْلِمًا وَمَنْ كَانَ مِنْهُمْ لِتِجَارَةٍ أَوْ لِغَيْرِ تِجَارَةٍ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ مِنْهُمْ مُسْلِمًا فَلاَ زَكَاةَ عَلَيْهِ فِيهِ . قَالَ مَالِكٌ فِي الْعَبْدِ الآبِقِ إِنَّ سَيِّدَهُ إِنْ عَلِمَ مَكَانَهُ أَوْ لَمْ يَعْلَمْ وَكَانَتْ غَيْبَتُهُ قَرِيبَةً فَهُوَ يَرْجُو حَيَاتَهُ وَرَجْعَتَهُ فَإِنِّي أَرَى أَنْ يُزَكِّيَ عَنْهُ وَإِنْ كَانَ إِبَاقُهُ قَدْ طَالَ وَيَئِسَ مِنْهُ فَلاَ أَرَى أَنْ يُزَكِّيَ عَنْهُ . قَالَ مَالِكٌ تَجِبُ زَكَاةُ الْفِطْرِ عَلَى أَهْلِ الْبَادِيَةِ كَمَا تَجِبُ عَلَى أَهْلِ الْقُرَى وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَرَضَ زَكَاةَ الْفِطْرِ مِنْ رَمَضَانَ عَلَى النَّاسِ عَلَى كُلِّ حُرٍّ أَوْ عَبْدٍ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى مِنَ الْمُسْلِمِينَ .
Nâfi'den: Abdullah b. Ömer, Vâdilkurâ ve Hayber'de bulunan köleleri için fıtır zekâtı verirdi. Yahya, Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Fıtır zekâtı konusunda işittiğim en güzel görüş şudur: Kişi, geçimini üstlendiği ve nafakasını karşılamak zorunda olduğu herkes için fıtır zekâtı verir. Müslüman olmaları şartıyla, mükâteb, müdebber ve diğer bütün köleleri için; hazırda bulunsunlar veya uzakta olsunlar, ticaret amacıyla bulundurulsunlar veya bulundurulmasınlar, fıtır zekâtı verir. Müslüman olmayan kölesi için ise fıtır zekâtı vermesi gerekmez. Mâlik, kaçak köle hakkında şöyle dedi: Efendisi onun yerini bilsin veya bilmesin, ayrılığı kısa sürmüşse ve hayatta olup geri döneceğini umuyorsa onun için fıtır zekâtı vermesi gerektiği görüşündeyim. Kaçaklığı uzun sürmüş ve efendisi ondan ümidini kesmişse onun için fıtır zekâtı vermesi gerektiği görüşünde değilim. Mâlik şöyle dedi: Köylerde yaşayanlara gerektiği gibi, çölde yaşayanlara da fıtır zekâtı gerekir. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ramazan ayının fıtır zekâtını insanlara, Müslümanlardan hür veya köle, erkek veya kadın olan herkese farz kılmıştır.
Muwatta Malik 625
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَرَضَ زَكَاةَ الْفِطْرِ مِنْ رَمَضَانَ عَلَى النَّاسِ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ عَلَى كُلِّ حُرٍّ أَوْ عَبْدٍ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى مِنَ الْمُسْلِمِينَ .
Abdullah b. Ömer'den: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ramazanda fitreyi, kadın, erkek, hür ve köle her müslüman için bir sa' hurma veya bir sa' arpa olarak takdir etti.
Muwatta Malik 626
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عِيَاضِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَعْدِ بْنِ أَبِي سَرْحٍ الْعَامِرِيِّ، أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا سَعِيدٍ الْخُدْرِيَّ، يَقُولُ كُنَّا نُخْرِجُ زَكَاةَ الْفِطْرِ صَاعًا مِنْ طَعَامٍ أَوْ صَاعًا مِنْ شَعِيرٍ أَوْ صَاعًا مِنْ تَمْرٍ أَوْ صَاعًا مِنْ أَقِطٍ أَوْ صَاعًا مِنْ زَبِيبٍ وَذَلِكَ بِصَاعِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم .
Ebu Saîd el-Hudrî anlatıyor: Biz fitreyi bir sa' yemek, bir sa' arpa, bir sa' hurma, bir sa' keş veya bir sa' kuru üzümden verirdik. Bu sa', Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tespit ettiği ölçü idi.
Muwatta Malik 627
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، كَانَ لاَ يُخْرِجُ فِي زَكَاةِ الْفِطْرِ إِلاَّ التَّمْرَ إِلاَّ مَرَّةً وَاحِدَةً فَإِنَّهُ أَخْرَجَ شَعِيرًا .
Nafî'den: Abdullah b. Ömer fitresini hurmadan başka bir şeyle vermezdi, yalnız bir defasında arpadan verdi.
Muwatta Malik 628
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، كَانَ يَبْعَثُ بِزَكَاةِ الْفِطْرِ إِلَى الَّذِي تُجْمَعُ عِنْدَهُ قَبْلَ الْفِطْرِ بِيَوْمَيْنِ أَوْ ثَلاَثَةٍ .
Nafi'den: Abdullah b. Ömer, bayramdan iki üç gün önce fitreyi toplayan kimseye fitresini gönderirdi.
Muwatta Malik 629