Sahîh-i Müslim Hadis Kitabı

134-) Bize Ebû't-Tâhir ile Harmeletü'bnü Yahya ve Ahmed b. İsâ rivâyet ettiler. Ahmed: Bize Tahdis etti dedi. Diğer ikisi: Bize İbn Vehb haber verdi dediler. İbn Vehb ki: Bana Yunus, İbn Şi-hab'dan naklen haber verdi. İbn Şihâb Dedi ki; Bana Saidü'bnü'l-Müseyyeb rivâyet etti ki, Ebû Hüreyre kendisine şunları haber vermiş: (sallallahü aleyhi ve sellem): başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla cenk etmeye me'mur oidum. Binaenaleyh her kim Allahdan başka ilâh yoktur, derse malını ve canını benden korumuş olur. Ancak hakkiyle (öldürülmüş) olursa o başka, hesabı ise Allâha kalmıştır.» buyurmuşlar.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
135-) Bize Ahmed b. Abdete'd-Dabbiy rivâyet etti. (Dediki):Bize Abdülaziz yani ed-Derâverdi, el-Alâ dan rivâyet eyledi. H. Ümeyyetü'bnü Bistâm da rivâyet etti. Bu lâfız onundur. ki): Bize Yezid b. Zürey' rivâyet etti. ki): Bize Ravh , el-Alâ' b. Abdirrahman b. Ya'kub'dan o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet etti. Şöyle buyurmuşlar: Allah'dan başka ilâh yoktur deyerek bana ve getirdiklerime imân edinceye kadar cenk etmeye me'mur oldum. Bunu yaptılar mı canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak (İslâm haklarından) bir hak karşılığı olursa o başka! (Bâtınî) hesapları da Allah'a kalmıştır.» rivâyet yukarıki rivâyetlerde muhtasar bırakılan yerleri beyan etmektedir. Ve bir kimse İslâm dinine tereddüdsüz, Kat'î bir i'tikadla iman ederse bu imanın kâfi geleceğine, o kimseye mü'min denileceğine; mü'min olmak için mutlaka kelâm ulemasının gösterdikleri delilleri öğrenmek vâcib olmadığına delildir ki, selef ve halefin cumhûru ile muhakıkîn ulemanın mezhepleri de budur. Bazı kelâm ulemasiyle mu'tezilenin ekserisine göre ise Allah’a, varlığının delillerini bilerek iman etmek şarttır. Bu şekilde iman etmeyenlere mü'min denilemez. Mu mezhep için «Aşikâr bir hatâdır.» dedikten sonra şunları söylüyor: murad olan, kat'î tasdiktir; o da hasıl olmuştur. Bir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği şeylere iman hususunda tasdik ile iktifa etmiş; onları delilleriyle bilmeyi şart konmamıştır. Bu hususta sahîhaynda peyderpey bir çok hadîsler rivâyet olunmuştur ki, nıecmu'u ile tevatür ve kat'î husul bulur.»

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
136-) Bize Ebû Bekir b. Ebû Şeybe rivâyet etti. ki): Bize Hafs b. Gıyâs , El-A'meş’den, o da Ebû Süfyan'dan , o da Câbir'den: ve (Yine El-A'meş), Ebû Sâlih'den , o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Câbir ile Ebû Hüreyre tıpkı İbn'l-Müseyyeb’in Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiği gibi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): cenk etmeye me'mur oldum...» buyurdu; demişler. H.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
137-) Bana (Yine) Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivâyet etti. ki): Bize Vekî' rivâyet eyledi. H. Muhammed b. el-Müsennâ dahi rivâyet etti. ki): Bize Abdurrahman yani İbn Mehdi rivâyet etti. Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. el'Müsenna ikisi de dediler ki: Bize Süfyân, Ebuz Zübeyr’den, o da Câbir'den naklen rivâyet etti. Câbir Şöyle dedi: (sallallahü aleyhi ve sellem); Allah'dan başka ilâh yoktur deyinceye kadar cenk etmeye memur oldum. Altah'dan başka ilâh yoktur dediler mi mallarını, canlarını benden korumuş olurlar. Ancak (İslâmın haklarından) bir hak karşılığı olursa o başka. (Bâtınî) hesapları da Allaha kalmıştır.» buyurdular. Sonra: ancak bir nasihatçısın. Onların üzerine musallat değilsin.» âyetini okudu. müfessirler vaiz diye tefsir etmişlerdir. Müseytır: Mûsallat manasınadır. Sahip ve cebbar mânalarına dahi gelir. O gün için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vazifesi nasihattan ibaretti. Sonra kendisine düşmanla harb etmek emrolundu.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
138-) Bize Ebû Gassân el-Mismaî Mâlik b. Abdilvâhid rivâyet etti. ki): Bize Abdühnelik b. Es-Sabbâh, Şu'be'den, oda Vâkid b. Muhammed b. Zeyd b. Abdullah b. Ömer'den, o da babasından, o da Abdullah b. Ömer'den naklen rivâyet etti. Abdullah b. Ömer Şöyle dedi: (sallallahü aleyhi ve sellem) «Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Resûlüllah olduğuna şehâdet, namazı ikaame ve zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla cenk etmeye me'mur oldum. Bunları yaptılar mı canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâmm haklarından bir hak karşılığı olursa o başka! (Batınî) hesapları da Allah'a kalmıştır.» «El-Evsat» nâm eserinde Hazret-i Enes (radıyallahü anh)'dan rivâyet ettiği bir hadîse göre bu rivâyetlerde istisna edilen İslâm haklarından muradın neler olduğu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sorulmuş. Cevaben: «Evlendikten sonra zina, müslüman olduktan sonra irtidâd, bir de insan öldürmektir. Bunlara mukabil öldürülebilir» diyerek izah buyurmuşlardır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
139-) Bize Süveyd b. Said ile İbn Ebî Ömer rivâyet ettiler. El-Fezârî'yi kasdederek dediler ki: Bize Mervân (119), Ebû Mâlik'den, o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi: (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: kim Allah'dan başka ilâh yoktur der de Allah'dan başka tapılan şeylere küfrederse onun malı ve canı(na dokunmak) haramdır. (Bâtınî) hesabı ise Allah'a kalmıştır.» buyururken işittim. (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların kalblerinde neler gizlediklerini Öğrenmeğe me'mur değildir. Zaten bu bir sır olduğu için onu Allah'dan başka bilecek yoktur. Bundan dolayı hadîsin bütün rivâyetlerinde Allah ve Resûlün'e şehâdet, bazılarında namaz kılmak, zekât vermek ve Allah tarafından getirdiği her şeyi dil ile ikrar etmek istenilmiştir. Çünkü zahirde bir kimsenin müslüman olduğuna delâlet eden şeyler bunlardır. Bunları yapana mü'min denilir. Gönülden geçen veya kalpte gizlenen sırlardan dolayı hesaba çekmek ise yalnız Allah'a aiddir. Ulemamız bu babta: İnsanların dışına göre hüküm veririz; içine göre hüküm vermek ise Allah'a mahsustur» demişlerdir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
140-) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivâyet etti. ki): Bize Ebû Hâlid el-Ahmer rivâyet eyledi. H. hadîsi bana Züheyr b. Harb dahi rivâyet etti. ki): Bize Yezîd b. Harun rivâyet etti. Zübeyr ile Yezid'in her ikisinin Ebû Mâlik'den, onunda babasından naklen rivâyetine göre Ebû Mâlik'in babası Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: «Her kim Allah'ı tevhid ederse...» buyururken îşitmiştîr. Sonra Ebû Mâlik (yukariki) hadîsin benzerini zikretmiş.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Allahdan Başka İlah Yoktur; Muhammed Allahın Resûlüdür... Deyinceye Kadar İnsanlarla Çarpışmanın Emri Babı
141-) Bana Harmeletü'bnü Yahya et-Tücîbî rivâyet etti. ki): Bize Abdullah b. Vehb haber verdi. ki: Bana Yûnus, , İbn Şihâb'dan naklen rivâyet etti. ki: Bana Said b. el-Müseyyeb, babasından naklen rivâyet eyledi. Babası Şöyle dedi: Tâlib'in ölümü yaklaşınca (sallallahü aleyhi ve sellem) ona geldi. Ve yanında Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebu Ümeyyete'bni'l-Mugirâ'yı buldu. Müteakiben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Ey amca! Allah'dan başka ilâh yoktur de. Bu kelimeyi söyle ki, onun sebebiyle huzur-u İlâhide senin lehine şehâdet eyleyeyim.» dedi. Bunun üzerine Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebi Ümeyye: «Yâ Ebâ Tâlib, Abdulmuttalib'in dîninden dönmek mi istiyorsun?» dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o sözü amcasına arz etti, durdu. Nihayet Ebû Tâlib onlara son söz olarak kendisinin Abdülmuttalib'in dîni üzere bulunduğunu söyledi, ve «Allah'dan başka ilâh yoktur» demekten imtina' etti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): de: «İyi bil, vallahi senin hakkında niyaz etmekden nehyolunmadığım müddetçe senin için mutlaka istiğfara devam edeceğim; dedi. arkasından da Allah azze ve celle şu âyet-i kerîmeyi indirdi: «Müşriklerin cehennemlik oldukları kendilerince anlaşıldıktan sonra akraba hile olsalar Peygambere de mü'minlere de onlar için istiğfar etmek gerekmez,» teâlâ Ebû Tâlib hakkında dahi âyet indirerek Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: «Şüphesiz ki sen sevdiğine hidâyet veremezsin; ama Allah dilediğine hidâyet verir. Hem o hidayete erecekleri daha iyi bilir.» buyurdu. hadîsi Buhârî Müslim ittifakla Said b. el-Müseyyeb'ten tahric etmişlerdir. Hadîsi Said babasından rivâyet etmiştir. cümlesinin asıl mânası: Tâlib'e ölüm geldiği zaman...» demek ise de burda: Ölümü yaklaştığı, ölüm alâmetleri görülmeye başladığı zaman kastedilmiştir. Çünkü ölüm ânına hai-i intizâr derler ki, o anda imân etmenin bir faydası yoktur. Bazıları bu ifâdeden hakikaten ihtizarı yani koma halini anlamış; ve: halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinin orada bulunması bereketine amcasının rahmet-i İlahiyye'ye nail olacağım ümid etmişti" demişlerse de bu mütâlea doğru görülmemektedir. Zira Teâlâ Hazretleri: kötülükleri işleyip de "içlerinden" birine ölüm geldiği vakit: Şimdi ben tevbe etdim diyen o kimseler için tövbe yoktur." buyurarak can çekiştirmekte olan bir kimsenin imâm kabul edilmeyeceğini saraheten bildirmiştir. Binaenaleyh Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o halde bulunan bir kimseye iman teklif etmez. Anlaşılıyor ki bu konuşma esnasında amcası henüz koma hâlinde değilmiş. Zaten Ebû Tâlib'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le konuşması da koma hâlinde olmadığım gösterir. Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, amcası Ebû Tâlib'in imân etmesini son derece arzu ediyordu. Çünkü kendilerini bir baba şefkatiyle büyüten, her badirede imdadına koşan onu öz evladından daha ziyâde bağrına basan o idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğmadan babası, altı yaşında iken de annesi vefat etmişti. Bunun üzerine O'na dedesi Abdülmuttalib baktı. Onun vefatından sonra Peygamberimiz Muharamed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Ebû Tâlib'e kaldı. Ebû Tâlib, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kendi çocuklarından ziyâde severdi. Bu hâl kendisine peygamberlik gelinceye kadar böyle gittiği gibi Peygamber olduktan sonra da devam etti. Kureyş'in nice düşmanlıklarından Onu amcası Ebû Tâlib korumuş; bu uğurda ölümle tehdid olunduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i onlara teslim etmemişti. Nihayet başta yine Ebû Tâlib olmak üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mensûb bulunduğu Benî Hâşim Kabilesi Kureyş'in müdhiş bir boykotuna ma'ruz kaldılar. Kureyş, Benî Hâşim'le olan bütün alâkalarını kesmişti. Onlarla alış veriş yapmıyor, kız alıp vermiyor, kendilerine en küçük bir insanlığı reva görmüyordu. Bu hal tâ Benî Hâşim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i kendilerine teslim edinceye kadar devam edecekti. Hatta bu hususta bir de misâk yazılarak Kabe'nin kapısına asılmıştı. Beni Hâşim çok müşkül vaziyette kalmıştı, bilmecburiye kendilerine aid bir vadiden ibaret olan « Şi'b» a sığındılar. Ve burada tam üç sene mahsur kaldılar. Bu üç sene zarfında müslümanların ve dolayısiyle Ebû Tâlib'in çekmediği zahmet ve mihnetler kalmadı. Hatta ağaç yapraklan yemeye mecbur kaldılar. Fakat Ebû Tâlib cam gibi sevdiği birader zadesi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i düşmanlarına teslimi bir an hatırına bile getirmedi. Nihayet Kureyş, ahidnameyi kendileri yırtarak boykotu kaldırdılar. Ancak «Şi'b» daki mahsur hayattan kurtulduktan bir kaç gün sonra Ebû Tâlib vefat etti. Ondan üç gün sonra da ümmül mü'minin Hazret-i Hadice (radıyallahü anh) dünyadan gitmişti. Onun için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o seneye «Âmü’l-Hüzn» (keder yılı) namını vermişti. O zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaşı elliyi doldurmak üzere idi. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), üzerinde bu derece emek ve hakkı bulunan amcasının ebedî seâdete ermesini istiyordu. Bunun için ise müslüman olmak şarttı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in amcasını görür görmez şehadet tavsiyesinde bulunması bundandır. Mûsa b. Ubeyde'den tahric ettiği bir rivâyete göre: Ebû Tâlib Ölüm döşeğine düşünce Kureyş: oğluna haber gönder de sana şu söylediği cennetten şifâbahş olacak bir şeyler yollasın!» demişler. O da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e haber yollamış, Peygamber efendimiz: ki Allah o cennetin yiyecek ve içeceklerini kâfirlere haram kılmıştır.» buyurmuş. Ebû Tâlib'in yanına giderek ona islâmı arzetmiştir. Ebû Tâlib şu cevabı vermiş: bu şehâdet sebebiyle ta'yib edilerek: amcan ölümden korktu, denilmese bu şehâdeti getirerek seni mutlaka memnun ederdim.» rivâyetine göre Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Tâlib'e: amca! Muhakkak üzerimde en çok hakkı olan ve bana en büyük minnet ihsan eden insan, sensin. Hiç şüphe yok ki üzerimde babamdan da ziyade hakkı olan sensin. İmdi bir kelime söyle ki, kıyâmet gününde onun sebebiyle şefaatim sana vâcib olsun!» demiştir. (sallallahü aleyhi ve sellem)’in amcasından:. başka ilâh yoktur» demesini istemesi kinaye yolu ile kendisinin de Resûlüllah olduğunu istemektir. Çünkü bu iki şehâdeti yapmadıkça bir kimseye müslüman hükmü verilemez. Yalnız tevhidi istemiş olmasıda ihtimal dahilindedir. Çünkü Ebû Tâlib, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hak Peygamber olduğunu biliyordu. ifadesi bütün asıl nüshalarda bu şekilde rivâyet edilmiştir; Ve: Tâlib Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e o sözü tekrarlıyordu» ma'nasina gelir. Ancak Kâdi Iyaz bir nüshada » şeklinde gördüğünü ve bu rivâyetin daha muvafık olduğunu söylemiştir. Bu takdirde ma'na: Cehil ile İbn Ebî Ümeyye söylediklerini tekrarlayıp durdular. demek olur. Ebû Tâlib onlara son söz olarak kendisinin Abdülmuttalib'ir dîni üzre bulunduğunu söyledi» ifâdesi en güzel âdâb ve konuşma! usullerinden sayılır. Yani başkasının nahoş bir sözünü nakleden, burada olduğu gibi gaib zamiri kullanmalıdır. Burada mezkûr adaba riâyet edilmese:«Ben Abülmuttalib'in dîni üzereyim dedi.» ifadesini kullanmak gerekirdi. Çünkü Ebû Tâlib'in ağzından çıkan söz bu idi. ki sen sevdiğine hidayet veremezsin...» âyet-i kerimesinin Ebû Tâlib hakkında nâzil olduğunda bütün müfessirler müttefiktirler. Keza hidâyet ve dalâlet ancak Allah'a mahsus olduğunda dahi bütün ulemâ ittifak halindedirler.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Ölmek Üzere Bulunan Bir Kimsenin Müslümanlığı Kabul Etmesinin Sahih Olduğuna.....delil Bâbı
142-) Bize İshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdürrezzak haber verdi. ki): Bize Ma'-mer haber verdi. H. Hasan el-Hulvâni ile Abd b. Humeyd dahi rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Yâkub — ki İbn İbrahim b. Sâ'ddır — rivâyet etti. ki: Bana babam, Salih'den, Salih ile Ma'mer'in her ikisi de Zühri'den naklen bu isnadla bu hadîsin mislim rivâyet etti. Şu kadar var ki, Salih'in hadîsi: üzerine Allah azze ve celle onun hakkında (âyet) indirdi.» cümlesinde nihayete ermiş, her iki âyeti zikretmemiştir, Salih hadîsinde: Cehil ile Abdullah o sözü tekrarlıyorlardı» denilmiştir. Ma'mer hadîsinde ise bu cümlenin yerinde: Ebû Tâlib'in yakasını bırakmadılar.» cümlesi vardır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Ölmek Üzere Bulunan Bir Kimsenin Müslümanlığı Kabul Etmesinin Sahih Olduğuna.....delil Bâbı
143-) Bize Muhammed b. Abbâd ile İbn Ebî Ömer rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Mervan, Yezid'den — ki İbn Keysân'dır— o da Ebû Hâzim'den o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Ölürken ona: «Allah'dan başka ilâh yoktur de bunun sebebiyle ben kıyâmet gününde senin lehine şehâdet edeceğim» buyurdu. o buna yanaşmadı. Bunun üzerine Allah: ki sen sevdiğine hidâyet veremezsin... —el-Kasab: 56 âyet-i kerimesini indirdi.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Ölmek Üzere Bulunan Bir Kimsenin Müslümanlığı Kabul Etmesinin Sahih Olduğuna.....delil Bâbı
144-) Bize Muhammed b. Hatim b. Meymun rivâyet etti. ki): Bize Yahya b. Said rivâyet etti. ki): Bize Yezid b. Keysân, Ebû Hâzini el-Eşcâi'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet eyledi. Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) amcasına: «Allah'dan başka ilâh yoktur; de. Bunun sebebiyle kıyâmet gününde ben senin lehine şehâdet edeceğim.» tuyurdu. Amcası: beni ayıplayarak: Ebû Tâlib'i buna ancak korku şevketti; demeseler seni mutlaka memnun ederdim» dedi. Bunun üzerine Allah: «Şüphesiz ki sen sevdiğine hidâyet veremezsin: ama Allah dilediğine hidâyet verir... el-Kasas: 56 âyetini indirdi. hadîs, bütün esas nüshalarda ve bütün râvilerin nakillerinde şeklinde rivâyet olunmuştur. Ancak lügat âlimlerinden Zemahşeri'nin de dâhil olduğu bir cemaat bu ibarenin: olacağına kaildirler. Za'f ve gevgaklik demektir. Birinci rivâyete göre mezkûr cümle: Tâlib'i buna sevkeden ancak korkudur.» İkinciye göre ise: Tâlib'i buna sevkeden ancak za'fıdir» manasına gelir. Kâdi Iyaz: üstadlarımızdan bir çokları doğrusunun bu —hara'— olduğuna lenbihde bulundular» demiştir. ma'nası Saleb'e: göre: «Muradım yapardım.» ma'nasına gelir. Çünkü araplar: Allah muradına erdirsin; tâ ki nefsi razı oîsun ve gözü karar kılsın da başka bir şeye göz dikmesin, mavnasında kullanırlar. Esmaî'ye göre ise bu sözün ma'nası: Allah gözünün yaşım soğutsun, demektir. Zira sevinç sebebiyle akan göz yaşı soğuk olur. Bazıları: sözün ma'nası: Allah ona, sevindirecek bir şey göstersin» demektir mutaleasında bulunmuşlardır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Ölmek Üzere Bulunan Bir Kimsenin Müslümanlığı Kabul Etmesinin Sahih Olduğuna.....delil Bâbı
145-) Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe ile Züheyr b. Harb — ikiside — İsmail b. İbrahim'den rivâyet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize İbn , Halid'den rivâyet etti. ki: Bana el-Velid b. Müslim, Humrân'dan , o da Osman'dan naklen rivâyet etti. Osman-Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): kim Allah'dan başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir.» buyurdular. hadîs muhtelif râviler tarafından muhtelif lâfızlarla- rivâyet olunmuştur. Bu sebeble selef arasında bir çok hataya düşenler olmuşsa da ehl-i tahkik ulemaya göre bütün rivâyetlerin ma'naları birdir. Buradaki hadîsle emsalinin ma'naları hakkında Kâdi Iyaz’ın verdiği ma'lûmatı Nevevî pek beğenmiş; ve hulâsasını Müslim şerhinde nakletmiştir, Kâdi Iyaz (rahimehüllah) şöyle demektedir: ve Resûlüne şehâdet getirerek imân edenlerden Allah'a âsî olanlar hakkında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Binnetice Mürciei taifesi. bulunan âsiye günah işlemek zarar etmez,» demiş; Haricîler: günah işleyen kâfir olur,» iddiasında bulunmuş- Mu'tezile: büyük günah işlerse dinden çıkar; fakat kâfir olmaz. Böylesine fâsik denilir.» mütalaasını ileri sürmüş; Eş'ariler de: Allah'ın afvine mazhar olmasa hile yine mü'mindir. Azâb olun fakat sonunda mutlaka cennete girer» demişlerdir. hadîs Hâricilerle Mu'tezile aleyhine delildir. Mürcie'ye geline Eğer onlar da bu hadîsin zahiri ile istidlal ederlerse kendilerine şöyle deriz: ya o âsinin günahı affedilecektir, yahud şefaat sayesinde cehennemden çıkarak cennete girecektir diye te'vil olunmuştur. Binaenaleyh Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: girer» buyurması cehennemde azâb olunarak cezasını çektikten sonra girer ma'nasına gelir.» hadîsi böyle te'vil etmek behemehal lâzımdır. Aksi takdirde şeriatın delilleri birbirlerini nakzetmiş olurlar. Çünkü bazı âsîlerin azâb olunacağına dair bir çok deliller vardır. (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Bilerek ölürse...» buyurmuş olması Mürcie taifesinin taşkınlarına bir cevab-ı reddir. Bunlar: ve Resûlüne şehâdet getiren kimse kalbinden inanmasa bilb cennete girer.» derler. Halbuki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer bir hadîsde: ve Resûlü hakkında hiç bir şüpheye düşmeyerek...» buyurmuş; ve bununla kalben i'tikadın lüzumunu beyan etmiştir. Bu da bizim söylediklerimizi te'kid eder. Mürcie'nin: etmiş olmak için mücerred kalbin Allah'ı bilmesi kâfidir; iki kelime-i şehâdeti getirmeye lüzum yoktur» diyenleri de bu hadîsle istidlal ederler. Çünkü hadîsde yalnız bilmek zikredilmiştir. Sünnetin mezhebine göre: İki şehâdet ile kalbin Allah'ı bilmesi birbirine bağlıdır. Biri bulunur da diğeri olmazsa o imanın bir faydası yoktur, sahibini ebedî cehennemden kurtaramaz. Bundan ancak dilinde sakatlık olduğu için konuşamayanlarla şehâdetleri getirmeye vakit bulamadan ölenler müstesnadır. Onların' imanı sırf kalblerinin tasdikiyle mu'teberdir. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaata muhalefet eden Mürcie'nin bu bâbta delili yoktur. Çünkü burada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): başka ilâh olmadığını bilerek ölen cennete girer.» buyurmuş; fakat başka hadîslerde: kim Allah'dan başka ilâh yoktur, derse...» ve; kim Allah'dan başka ilâh olmadığına, benim de Resûlüllah olduğuma şehâdet ederse,'..» buyurarak mezkûr hadisden neyi kaydettiğini tefsir eylemiştir. hadîsin emsali çoktur. Bunların lâfızları muhtelif ise de ma'naları hususunda ehl-i tahkik ulemanın ittifakı vardır. Meselâ: hadîs burada bu lâfızlarla gelmiş; ama Muâz (radıyallahü anh)'ın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyetinde: «Her kimin son sözü «lâ ilahe illallah» olursa o kimse cennete girecektir,.» buyurulmuş; yine onun bir rivâyetimde: kim Allaha hiç birşeyi şerik koşmayarak kavuşursa Cennete girecektir, denilmiş başka bir rivâyette: bir kul Allah'dan başka ilâh olmadığına; Muhammed'in de Resûlüllah olduğuna şehâdet ederse Allah onu cehenneme haram kılar» buyurulmuştur. bir benzerini de Ubâdetü'bnü's-Sâmit ile Itbân b. Mâlik rivâyet etmişlerdir. Ebû Hüreyre hadîsinde: iki şehâdetle bir kul – (Bunlarda hiç şüphe etmeyerek) Allah'a kavuşursa zina da etse, hırsızlık da yapsa mutlaka cennete girer.» buyurulmuş. hadîsinde: başka ilâh yoktur diyerek bununla Allahü teâlâ’nın rizasını dileyen kimseyi Allah cehenneme haram kılar» ifâdesi kullanılmıştır. hadîslerin hepsini Müslim (rahimehüllah) kitabında sıralamıştır İçlerinde Saîd b. el-Müseyyeb de bulunmak üzere seleften bir cemaatin; hadîsler farzlarla emir ve nehiyler nâzil olmazdan önce şerefsâdır olmuşlardır.» dedikleri hikâye edilir. Bazıları: hadîsler mücmeldir; şerh ve izaha muhtaçtır.» demiş ve bunların ma'nası: Mm şehâdet getirirde onun hakkım ve farzını edâ ederse» demektir şeklinde izahta bulunmuşlardır. Hasan-ı Basri'nin kavli budur. Hatta: hadîsler pişman olarak levbe eden ve arkasından bu halde ölen hakkındadır.»'diyenler bile vardır. Buhari'nin kavli de budur. bu te'viller hadîsler zahir ma'nalarına hamledildiğine göredir. Vârid oldukları yerlere göre ise muhakkıkin-i ulemanın beyanına göre te'-villeri nıüşkil değildir. şunu söyleyelim ki: Bütün ehl-i sünnet mezhebine mensub selef-i sâlihin ile muhaddisîn, fukaha ve mütekellimînden ehl-i sünnet mezhebinde bulunan Eş'arilere göre günah sahipleri Allah'in meşi'etine kalmışlardır. Kalbden gelen bir ihlâs ve samimiyetle iki şehâdeti getirerek imanla ölen herkes cennete girecektir. Eğer tevbe etmiş veya hiç günah işîememişse Rabbi'nin rahmetiyle cennete girer ve cehenneme tamamen haram olur. Vârid olan iki şehâdet lâfzını bu sıfattaki insanlara hamledersek ma'na zahirdir. Hasan-ı Basri ile Buhârî'nin yaptıkları te'vilin ma'nası budur. Şayet ölen kimse Allah'in vâcib kıldığı bir şeyi yapmamak veya haram kıldığı bir şeyi yapmak suretiyle ibâdetle isyanın her ikisini yapanlardan ise böylesi Allah'ın meşietine kalmıştır. Onun hakkında cehenneme haramdır. Veya Cenneti hak etmiştir diye peşin bir hüküm verilemez. Yalnız eninde sonunda cennete gireceği kat'iyetle söylenebilir. Bundan Önceki hâli Allah’ın rneşietine bağlıdır. Dilerse günahı mukabilinde onu azâb eder; dilerse fadlu keremiyle afv buyurur. hadîslerin her birinin müstakil olması da mümkündür. O halde aralan bulunur; ve cenneti hak etmeden murad: yukarıda beyan ettiğimiz vecihle her muvahhid mü'minin yâ affa mazhar olarak derhal, yahud cezasını çektikten sonra cennete gireceğine, ehl-i sünnetin icmâı bulunmasıdır. haram olmak ta'birinden murad; orada ebedî kalmamaktır. Bu iki meselede Hâricilerle Mu'tezile muhaliftir. kimin son sözü lâ İlahe illallah olursa cennete girer.» hadîsi son nefeste bunu söyleyenlere mahsus da olabilir. Bu takdirde evvelden günah işlemiş bile olsa kelime-i tevhid, Allahü teâlâ'nin rahmetine ve o kimsenin doğrudan doğruya cehennemden kurtulmasına; cehennemin ona haram kılınmasına sebeb olur. Fakat son nefesinde kelime-i tevhidi söyleyemeyen günahkâr mü'minlerin hali böyle değildir. hadîs gibi Ubâde'den rivâyet edilen hadîsin hükmü ve mu-vahhîdin, cennetin hangi kapısından isterse gireceği, meselesi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in buyurduklarım söyleyerek, iki şehâdeti, hadîsde vârid olan imanın hakikatiyle birlikte getiren kimseye mahsus olur. Böylesinin sevabı günahlarından çok olur da, inşaallah afv-u mağfireti ve doğrudan cennete girmeyi hak eder. Allahü a'lem, Iyaz’ın sözü burada sona eriyor. Nevevî bu Eözün son derece güzel olduğunu söyledikten sonra kendi mütalaasını beyana geçerek şunları söylüyor: Îbm'l-Müseyyeb ile başkalarından hikâye ettiği şeylere gelince: bunlar zaif, bâtıl sözlerdir. Çünkü mezkûr hadîslerin bazısını Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etmiştir. Halbuki Ebû Hüreyre'nin müslüman oluşu geçtir. O bilittifak Hayber vak'ası yılında müslüman olmuştur ki, o zamana kadar şeriatın hükümleri yerini bulmuş, dinî vecîbelerin ekserisinin farziyyeti istikrar kesbetmiş namaz, oruç, zekât ve sair ahkâmın farziyeti tekarrur etmişti. Haccın beşinci veya altıncı sene farz kılındığına kail olanların kavline göre — ki bu kavil dokuzuncu yılda farz oldu diyenlerin kavline tercih olunur — hacc da Öyledir. şehâdet getirmekle cennete girileceğini ifâde eden hadîslerin bu zahirî ma'nalarını te'vü hususunda Ebû Amr İbn Salâh daha başka bir mütalaa serd etmiş ve: rivâyetin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den değil, belleyiş ve zabıt kifayetsizliği sebebiyle bazı râvilerden neş'et etme bir kusur olması caizdir. Hadîsin başka rivâyette tam olarak zikredilmesi de bunu gösterir...» dedikten sonra sözüne şöyle devam etmiştir: bunun, putperest kâfirlere hitab ederken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapılma bir kısaltma olması da caizdir...» Müslim sarihlerinden Muhammed el-Übbî, râvilerin kısaltma yapma ihtimalini pek vârid görmüyor. Çünkü bu hadîsleri ashâb-ı kirâmdan yedi, tabiîn hazerâtından da on zâtın rivâyet etmiş olması toptan böyle bir kısaltma yapma ihtimalini zayıflatmaktadır. Ona göre Hazret-i Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'ın bu hadîsi müslüman olmazdan evvel işitmiş hıfzetmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
146-) Bize Muhammed b. Ebû Bekir el-Mukaddemi rivâyet etti. ki): Bize Bişrü'bnü'l Mufaddal rivâyet eyledi. ki): Bize Hâlid el-Hazzâ' el-Velid Ebû Bişr'den naklen rivâyet etti. ki: Humrân'i şunları söylerken işittim. Osman'ı: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i aynen bu hadîsin mislini söylerken işittim: derken duydum.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
147-) Bize Ebû Bekir b. en-Nadr b. Ebû'n-Nadr rivâyet etti. Dedi ki: Bana Ebû'n-Nadr Haşini b. el-Kâsım rivâyet etti. ki): Bize Ubeydullah el-Eşcai , Mâlik b. Miğvelden, o da Talha b. Mûsarrifden o da, Ebû Salih'den o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet eyledi. Ebû Hüreyre şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir yolculukta beraberdik. Derken cemaatin yiyecekleri tükendi. Hatta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yük develerinden bazılarını boğazlamayı düşündü. Bunun üzerine Ömer: Ya Resûlallah! Cemaatin yiyeceklerinden ne kaldı ise bir yere top-lasan da onların üzerine Allaha duâ buyursana! dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Öyle yaptı. Artık buğdayı olan buğdayını, hurması bulunan hurmasını getirdi. diyor ki: Mücâhid: Çekirdeği olan da çekirdeğini (getirdi.) dedi. Ben: Bu çekirdekleri ne yapıyorlardı? dedim. Onlan emiyor, üzerine de su içiyorlardı, dedi. Ebû Hüreyre ki: Müteakiben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) toplanan şeyler üzerine duâ etti. Neticede cemaat yemek kaplarım doldurdular. O zaman Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): başka ilâh olmadığına ve kendimin Resûlüllah olduğuma şehâdet eylerim. Eğer bir kul bu iki şehâdet hususunda hiç bir şüpheye düşmeyerek bunlarla Allah'a kavuşursa mutlaka cennete girer.» buyurdular. hadîsle bundan sonraki hadîsin isnâdlarını Dâre Kutni illetlendirmiştir. Bu hadîsin illeti: Ebû Üs'âme ile başkalarının, Ebeydulîah el-Eşcai'ye muhalefet ederek onu Mâlik b. Miğvel'den o da Talha'dan, o da Ebû Salih'den mürsel olarak rivâyet etmeleridir. hadîsi ise A'meş'den rivâyetinin ihtilâfla olması ile illetlendirmiştir. Çünkü ayni hadîsin isnadı hakkında: o da Ebû Salih'den, o da Câbir'den naklen rivâyet etti.,.» dahi denilmiştir. Bir de A'meş o hadîs hakkında şüphe edermiş. Ebû Amr İbn SalU Dâre Kutni'nin bu İki istidrâkini — Buhârî ile Müslim üzerine yaptığı ekseri istidrakleri gibi— onların isnadlarına ta'n saymakda ve mezkûr ta'nın hadîslerin metinlerini sahih olmaktan çıkaramayacağını söylemekte sözüne şöyle devam etmektedir: «Çünkü hadîsin mürsel oluğu senedine dokunsa bile sıhhatına dokunmaz. Bir hadîsi mu'temed râvilerden bazısı mevsûl olarak rivâyet eder; bazısı da mürsel bırakırsa, o hadîs ehl-i tahkik ulemaya göre mevsûl hükmündedir. Zira buradaki ziyade sika râvinin ziya-desidir. Sikanın ziyadesi ise makbuldür. Bundan dolayıdır ki Dâre Kutni'nin istidrâkine cevap veren Hafız Ebû Mes'ud İbrahim b. Muhammed: Eşcaî sika ve mücevvid'dir.» demiştir. Zaten bu hadîsin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den sübut bulmuş bir aslı vardır. Onu A'meş müsned olarak rivâyet etmiş Yezid b. Ebû Ubeyd ile İyâs b. Selemete’l-Ekvâ'da Seleme'den rivâyette bulunmuşlardır. Ayni hadîsi Buhârî, Seleme tarikiyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet eylemiştir. A'meş'in şekkine gelince: bu şüphe hadîsin metnine dokunamaz. Çünkü sahâbi olan râvinin kim olduğunu ta'yin hususundadır. Sahabe (radıyallahu anhüm)'ün hepsi âdildirler. Kutni'ye, İmâm Nevevî iki vecihle cevap veriyor:

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
148-) Bize Sehl b. Osman ile Ebû Küreyb Muhammed b. el-Alâ' ikisi birden Ebû Muâviye'den rivâyet ettiler. Ebû Küreyb dedi ki: Bize Ebû Muâviye A'meş'den o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den yahud Ebû Said'den — burada A'meş şekketmiştir — naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre yahud Ebû Said Şöyle dedi: Tebük gazası vuku' bulduğu zaman halka şiddetli açlık isabet etti. Yâ Resûlallah! Bize izin versen de su taşıdığımız develerimizi boğazlasak ve onları hem yesek hem yağlarını kullansaka! dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): Öyle yapın! buyurdu. Derken Ömer geldi. Ve: Yâ Resûlallah! Bu işi yaparsan binilecek hayvan azalır; öyle yapacağına bu zevatı yiyeceklerinin fazlasını getirmeğe da'vet et. Sonra onlar için o yiyeceklere bereket ihsan buyurmasını Allah'dan niyaz eyle ola ki Allah onlarda bereket halk eyleye, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): (Haklısın)» buyurdu. Ve hemen-deriden bir yaygı getirerek onu yaydı. Sonra herkesin yiyeceğinden fazlasını getirmesini istedi. Râvi diyor ki: Artık kimisi bir avuç mısır, kimisi bir avuç hurma, öteki bir çacık bir şey getirmeye başladı. Nihayet bunlardan deri yaygının üzerifl-de az bir şey toplandı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'de bu toplanan şey üzerine bereket duasında bulundu. Sonra: Kaplarınıza (bundan) alın, buyurdu. Halk derhal kaplarına (yiyecek) aldılar. O derecede ki, asker arasında doldurmadık bir tek kap bırakmadılar. Müteakiben doyuncaya kadar yediler. Bir hayli yiyecek de arttı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): buyurdular. başka ilâh olmadığına ve kendimin Resûlüllah olduğuma şehâdet ederim. Eğer bir kul, şüphe etmemek şartıyla Allah'a bu iki şehâdetle kavuşursa cennet (e girmek) ten men' olunmaz.» buyurdular. Şam ile Medine arasında yarı yolda bulunan bir şehirdir. Medine'den on dört konak uzaktadır. rivâyete göre Tebük gazasına Yahûdilerden bir cemaat sebeb olmuştur. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelerek: Ebe'l-Kâsım, eğer peygamberlik iddiasında doğruyu söylüyorsan, hemen Şam'a git, çünkü Şam peygamberler ve mahşer diyarıdır.» demişler; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de buna inanarak ordusu ile yola çıkmıştı. Maksadı yalnız Şam'a gitmekti. Fakat Tebük'e vardığı zaman Teâla Hazretleri: daha seni bu yerden çıkarmak için İ2'âc edeceklerdi..." kerimesini indirdi ve Yahûdilerin su-i kasd yapmak istedikleri anlaşıldı. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye döndü. O sene Hicâz'da müdhiş bir sıcak ve açlık vardı. Diğer bir rivâyete göre bu gazaya sebeb: Bizanslıların büyük bir ordu ile müslümanlarm üzerine hareket halinde oldukları şâyiasıdır. Bu haberin tahkikine imkân bulunamadığı için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) derhal hazırlanarak yola çıkmıştı. cümlesinin asıl ma'nası: Resûlallah! Bize izin versen de su taşıdığımız develerimizi boğazlasak ve onları hem yesek hem yağlansak a» demektir. Ancak buradaki yağlanma ta'birinden maksad araplarca ma'ruf olan yağlanma değil, iç yağlarından istifade etmektir. Nâdıha'nın cem'idir. Üzerine su yüklenen dişi devedir. Erkeğine nâdıh derler. izin verirsen», «Müsaade buyurursan» gibi sözler büyüklere karşı gösterilecek en güzel terbiye ve nezâket örnekleridir. Büyüklere emir sîgası kullanarak: «Şunu yap» dememelidir. yapılan yaygı ma'nasına. gelen nita' kelimesi: nata', nat' ve nif şekillerinde de okunabilir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
149-) Bize Dâvûd b. Ruşeyd rivâyet etti. ki): Bize el-Velim ya'nî İbn Müslim, İbn Câbir'den naklen rivâyet etti. Câbir ki: Bana Umeyr b. Hânî' rivâyet etti. ki: Bana Cünâdetii-bnü Ebî Ümeyye rivâyet etti. ki): Bize Ubâde-tü'bnü's-Sâmit rivâyet eyledi. ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): kim şeriki olmayan bir tek Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve Peygamberi olduğuna İsa'nın Allah'ın kulu, kadın kulunun oğlu ve Meryem'e ilkâ ettiği kelimesi ve Allah'dan bir ruh olduğuna, Cennetin hak, cehennemin de hak olduğuna şehâdet ederim derse Allah onu cennetin sekiz kapısından hangisini dilerse ondan cennete koyar.» diyor ki: hadîsin mevkî pek büyüktür. Akaide şâmil olan hadîslerin en cem'iyetlisi yahud en cemi'yetlilerinden biri budur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) birbirlerinden ayrı muhtelif inançlarda bulunan bütün küfür milletlerinden sâdır olan küfür şekillerini bu hadîsde toplamış; ve başkalarına uymayan taraflarını şu bir kaç harfle ihtisar edivermiştir. İsâ (aleyhisselâm)'a kelime adını vermesi: sair Âdem oğulları hilâfına babasız doğduğu içindir. Zira İsa (aleyhisselâm) sırf bir kelimesiyle olmuştur. Herevi Şöyle deditir İsâ (aleyhisselâm)'a Kelime adı verilmesi kelimesi sebebiyle dünyaya geldiğindendir. Nitekim (rahmete sebeb olduğu için) yağmura da rahmet derler. Teâlâ Hazretlerinin onun hakkında: bir ruhtur» buyurması «Allahdan bir rahmettir» ma'nası-nadır. İbn Araf e: ma'nası şudur: tsa babadan meydana gelmiş değildir. Allah annesine ruhu üfürmüştür» demiş; başkaları: sözün ma'nası: Allah tarafından yaratılmıştır: demektir.» mütâ-leasında bulunmuşlardır. Bu takdirde İsâ (aleyhisselâm)'ın Allah'a izafeti Nâkatullah ve Beytullah izafetlerinde olduğu gibi teşrif izafetidir. Yoksa bütün âlem Allahü teâlâ'nındır. O'nun tarafından yaratılmıştır.» hususta Kâdi Iyâz da şunları söylemektedir: İsâ (aleyhisselâm)'a kelime denilmesi, Allah'ın kelimesi sebebiyle dünyaya geldiği içindir. Sonra bu kelime hakkında ihtilâf olundu. Bazılarına göre «Ol» kelimesidir. Bir takımları; bu kelime Melek tarafından Hazret-i Meryem'e müjde olarak söylenen kelimedir.» demişlerdir, ilka'ın ma'nası; vermektir. Hazret-i Îsâ (aleyhisselâm)'a Rûhullâh denilmesi, onun Cibrîl (Aleyhisselâm) tarafından annesinin gömleğinin yenine üfürülen emr-i ilâhîden vücud bulmasındandır... Ruhdan murad; hayattır; diyenler olduğu gibi: kendisine tâbi' olanlara burhan demektir; mütâleasında bulunanlar da vardır.» bazılarının beyanına göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında: «Allah'ın kulu ve Resûlü» denilmesi hıristiyanlarla Yahûdilere ta'riz içindir. Çünkü Hıristiyanlar Hazret-i İsâ'nın peygamberliğini iddia etmekle beraber teslise yani üçlü ilâh'e kail olduklarından Hazret-i Îsâ'yı Allah tanırlar. Yahûdiler ise Hazret-i Îsâ'nın peygamberliğini inkâr ile annesine zina iftirasında bulunurlar. nazaran hıristiyan büyüklerinden biri Kur'ân okuyan bir zâtı: Allah'ın Meryem'e tevdî' ettiği bir kelimesi ve Allah'dan bir ruhtur. » âyet-i kerimesini okurken işitmiş; ve: Allah'ın Meryem'e tevdi' ettiği bir kelimesi ve Allah'dan bir cüz' olduğunu gösteriyor...» demiş. Orada bulunanlar arasında Hasan b. Ali b. Vâfid de varmış. Hıristiyana cevap vererek: Teâlâ Hazretleri» «Allah göklerde ve yerde kendi (halkettikleri)nden neler varsa hepsini sîzin emrinize âmâde kıldı. buyuruyor. (ondan bir ruh) ta'birinden İsa'nın Allah'dan bir cüz' olması lâzım geliyorsa göklerde ve yerde bulunan her şeyin de ondan birer cüz olması icâbeder, halbuki buna kail olan yoktur. Binaenaleyh (Ondan bir ruh) ta'birinden murad; olsa olsa onun halk ve icâd ettiği şeylerdir;» demiş. Bunun üzerine hıristiyan derhal müslüman olmuş. hadîs, müslüman olmak için kelime-i şehadet getirmeyi şart gibi gösteriyorsa da Müslim Sarihlerinden el-Übbî bunun şart olmadığını: bîrdir Muhammed Resûlüllah'dır.» demekle de İslama girileceğini söylüyor.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
150-) Bana Ahmed b. İbrahim ed-Devraki rivâyet etti. ki): Bize Müheşşir b. İsmail, Evzâî'den, o da Umeyr b. Hânî'den naklen bu isnadda bunun gibi bir hadîs rivâyet etti. Ancak o: o kimseyi işlemiş olduğu amele göre Cennete koyar.» dedi. «Cennetin sekiz kapısından hangisini dilerse ondan cennete koyar.» cümlesini zikretmedi. o kimseyi işlemiş olduğu amele göre cennete koyar.» cümlesinden murad, imâm Nevevî'ye göre; netice i'tibariyle demektir. Yukarıda görüldüğü vecihle büyük günahları varsa o kimse Allah’ın meşietine bağlıdır. Azâb görse bile neticede yine cennetlik olur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
151-) Bize Kuteybetü'bnü Said rivâyet etti. ki: Bize Leys, İbn Aclân'dan,. o da Muhammed b. Yahya b. Habbân'dan, o da İbn Muhayriz’den, o da Sunâbihi' den, o da Ubâdetü'b-nü's-Sâmit'den naklen rivâyet etti. Sunâbihî Şöyle dedi: Ubâdetü'bnü's-Sâmitîn yanına girdim. Kendisi Ölüra hâlinde idi. (Bunu görünce) ağladım. Dur bakalım, niçin ağlıyorsun? Vallahi benden şahidlik istense senin için mutlaka şahidlik ederim. Bana şefaat hakkı verilse senin için mutlaka şefaatte bulunurum. Gücüm yetse sana mutlaka faydalı olurum, dedi. Sonra şunları söyledi: Vallahi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, içinde sizin için hayır bulunan hiç bir hadîs işitmemişimdir ki onu sizlere rivâyet etmiş olmayayım. Yalnız bir tek hadîs müstesna! Onu da sizlere bu gün, son demimi yaşarken söyleyeceğim. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: kim Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlüllah olduğuna şehâdet getirirse Allah o kimseye cehennemi haram kılar.» buyururken işittim. Sunabihi'nin ağlaması ya gördüğü Ölüm ızdırabına yahud bundan sonra Ubâde (radıyallahü anh)'dan istifâde edemeyeceğine hamledilirse de en münasibi, huzur-ı ilâhiye çıkılacağını hatırladığı için ağlamış olmasıdır. Bana mühlet ver; müsaade buyur; manâsında kullanılan ve fiilinin yerini tutan bir masdardır. Müfred, tesniye ve cem'i ile müzekker ve müennes halleri hep ayni şekilde kullanılır. sizin için hayır bulunan hiç bir hadîs işitmemişimdir ki onu sizlere rivâyet etmiş olmayayım.» ifâdesinin mefhumu muhalifinden anlaşılan mâna —ki içinde hayır bulunmayan hadîslerdir— muhataplara nis-betledir. Yoksa her hadîsde hayır vardır. şerifin bu cümlesinden pek âlâ anlaşılıyor ki rivâyeti gizlenen hadîslerin teklif yani emir ve nehiy ifade eden, delillerden olmamaları icabeder. Bu bâbta Kâdi Iyâz şunları söylemektedir: hadisde Ubâdetü'bnü'-s-Sâmit'in zarar ve fitneye sebeb olacağından korktuğu ve her aklın kaldıramayacağı bir şeyi gizlediğine delil vardır. Bu gizleme amel icâbetmeyen ve içinde hudud-i şeriy-yeden bir hadd bulunmayan hadisde olur. Bunun gibi bir amel icâbetmeyen, zaruriyyattan da olmayan yahud avammın, akılları kavrayamayan veya râvisine yahud dinleyene bir zararı dokunacağından korkulan hadîsleri, bâ husus münafıklara veya amirliği ve iyi nâmları olmayan bir kavve Ebû Said-i Hudrî (radıyallahü anhüm) gibi birçok sahabe-i kirâma yetişmiştir. Aslen Mekkeli ise de Beyti Makdis'de yaşamış; Ömer b. Abdilaziz'in hilâfeti zamanında vefat etmiştirmin kim olduklarını tayine; diğerlerini zem ve tel'ine mütaallik haberleri ashâb-ı kirâmın terkettikleri çoktur. esas itibariyle: kuşatıldı» demek ise de onunla: yaklaştı; hayattan ümidimi kestim; son demimi yaşıyorum» kasdedilir. Esasen bu söz düşmanları tarafından her tarafı sımsıkı çevrilen ve kurtuluş ümidi kalmayan kimsenin söyleyeceği sözdür.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
152-) Bize Heddâb b. Hâlid el-Ezdî rivâyet etti. ki): Bize Hemmâm rivâyet etti. ki): Bize Katâdo rivâyet etti. ki): Bize Enes b. Mâlik, Muâz b. Cebel'den naklen rivâyet eyledi. Muâz şunları söylemiş: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in terkisinde idim. Onunla aramızda semerin arka kaşından başka bir şey yoktu. (Bana) Muâze’bne Cebel!» dedi. Ben: ya Resûlüllah ve sa'deyk» dedim. Sonra biraz yürüdü, ve yine . Muâze'bne Cebel!» dedi. ya Resûlallah ve sa'deyk» dedim. Sonra biraz yürüdü, ve (tekrar): Muâze'bne Cebel!» buyurdu. Ben: ya Resûlallah ve sa'deyk» dedim. kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?» diye sordu. Ben: ve Resûlü bilir» dedim. Allah'ın kullan üzerindeki hakkı ona ibâdet etmeleri ve kendisine hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdir.» buyurdu. Sonra biraz daha yürüdü. Ve (yine): . Muâze'bne Cebel!» dedi. ya Resûlallah ve sa'deyk.» dedim. yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı nedir, bitir misin?» dedi. Ben: ve Resûlü bilir.» dedim. azâb etmemesidir.» buyurdular. Hayvan üzerinde bulunan bir kimsenin terkisine yani arkasına oturandır. Kelimenin meşhur rivâyeti bu ise de Kâdi Iyaz’ın beyânına göre (Radîf) şeklinde rivâyeti dahi varmış. Devenin semeridir. Atın eğerine «Sere» eşeğin semerine «Ükâf» derler. rahl: Semerin arkasındaki kaştır. Bu kelime muahhara dahi okunabilir. Ancak ayni manada «Âhiratü'r-Rahl» ta'biri daha çok kullanılır. Muâz (radıyallahü anh): semerin arka kaşından başka bir şey yoktu.» demekle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e son derece yakın bulunduğunu mubâleğalı bir şekilde anlatmak istemiştir. Sana tekrar tekrar icabet eylerim demektir. Hacc bahsinde görüleceği vecihle bu kelimenin mânası hakkında bir kaç kavil daha vardır. taatin üzreyim», «Mahabbetim sanadır» ilâh... gibi. Sa'deyk: Senin taatine tekrar tekrar yardım ederim, manasınadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hazret-i Muâz (radıyallahü anh)’a tekrar tekrar nida buyurması, söyleyeceklerine bittekid ehemmiyet versin Ve dinleyeceği şeylere karşı tamamiyle dikkatli bulunsun di-yedir. Filhakika bu maksadla bir kelimeyi üç defa tekrar buyurduğu Sahîhaynda sabit olmuştur. kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?» Buradaki soru için el-Übbî: hakikaten istifhamdır.» dedikten sonra şunları söyler: «Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, onlara farz kıldığı şeylerdir.» «Hakka'ş-şey'ü'»den alınmıştır ki sabit oldu demektir. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, va'd-i sâdıkiyle şerân onlara verilmesi lâzım gelen şeylerdir. Bazıları hakkı şöyle tarif etmişlerdir. Mevcud ve' mütehakkik olan yahud yüzde yüz vücud bulacak olan her şeydir. Meselâ Allahü teâlâ ezelen ve ebeden mevcud olan Haktır. cennet ve cehennem haktırlar. Çünkü yüzde yüz vâkidirler. Bir söz için «Bu söz haktır.» denirse bunun mânası; onunla haber verilen şey muhakkak olacaktır; tereddüd götürmez; demektir. ulemaya göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: «Kulların Allah üzerindeki hakları...» buyurması, Allah’ın kulları üzerindeki hakkına mukabele olmak içindir. Yoksa kulların Allahü teâlâ üzerinde bir hakkı olamaz. Bu söz bir kimsenin arkadaşına: bende mahfuzdur» demesi kabilinden de olabilir. Bundan maksad; sana vadettiğim şeyi bende hakkınmış gibi muhakkak surette yapacağım demektir. kulları üzerindeki hakkı, ona ibâdet etmeleri ve kendisine hiç bir şeyi ortak taşmamalarıdır.» ifadesinde ibâdetle şirk koşmamayı niçin bir yerde zikrettiğini kitabımızın beşinci hadîsinin şerhinde gördüğümüz için tekrar etmiyoruz.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
153-) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivâyet etti. ki): Bize Ebû'l- Ahvas Sellâm b. Süleym, Ebû İshâk'dan, o da Amr b. Meymûn’dan, o da Muâz b. Cebel'den naklen rivâyet eyledi. Muâz Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in terkisinde Ufeyr denilen bir merkebin üzerinde idim. Muâz! Allah'ın kulları üzerinde, kulların da Allah'ın üzerinde hakkı nedir bilir misin?» buyurdu. Ben: ve Resûlü bilir.» dedim. Allah'ın kulları üzerindeki hakkı: Allah'a ibâdet etmeleri ve ona hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah azze ve celle üzerindeki hakkı İse ona hiç bir şeyi ortak koşmayan kimseye azâb etmemesidir.» buyurdular. Ben: Resûlüllah! (Bunu) insanlara müjdelemeyeyim mi?» dedim. — «Müjdeleme zira güvenirler.» buyurdu. her haramı mubah i'tikad eden İbâhiyye serserilerinin kulakları Çınlasın! Maalesef muhitimizde sık sık tesadüf edilen bu şeytanların kahvehanelerde ve ötede beride rastladıkları saf Müslümanlara karşı birer evliya kesilerek, bazı âyet ve hadîslerden dem vurarak kendi dalâletleri yetmiyormuş gibi onları da idlâl etmeye çalıştıklarını duyuyoruz. Bu münasebetle birkaç kelime söylemek zaruretini hissettik. esiri olan bu şaşkınlara ilm-i kelâmda «İbâhiyye taifesi» denilir ki, dala-"" let fırkalarının en menfur ve en mel'unlarından biridir. Muhitimizdeki sâliklerinin ne derece kıdemli olduklarım bilemem; fakat fırkanın târihi eskidir. Şanına yaraşır ta'birle söylemek lâzım gelirse, o da şâir dalâlet fırkalariyle yaşıttır! Bunlar akıllarınca: « kerîmesini İşlerine elverişli bulmuş ve o mübarek âyeti o gün bu gün bâtıl da'valanna delil gösteregelmişlerdir. Âyet-i kerîmeye şöyle ma'na verirler: «Allah'ı ilm-i yakîn ile bilinceye kadar kendisine ibâdet et.» (Sûre-i Nahl, âyet; 99). ki: «Arif bîllâh olan veliden bütün. teklifler sakıt olur; yani artık ona her haram mubahtır. İbâdet de yoktur. Bizler de ermiş bulunuyoruz; binaenaleyh bize ibâdet farz değildi. Bizim surda oturup sohbette bulunmamız câhillerin namazından bin kat evlâdır...» bilfarz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bir vakit namaz borcu kalmadan dünyadan gittiği batırlatılsa hemen: «Sen ona bakma, o başkalarına öğretmek için kılmıştır..,» diye cevap verirlermiş. âyet-i kerîmenin ma'nası: Sahabe, tabiîn ve bütün müctehidlerin icmaile şöyledir: «Sana Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.» Nitekim Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz de böyle yapmıştır. Hattâ birkaç defa bayılmasına rağmen Ölüm döşeğinden kalkarak namazını kılmak istemiş. Nihayet kendinde oturacak kadar derman bulunca son namazını oturduğu yerden kildınnıştır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); «Allah'ı en iyi bileniniz benim» buyururken elbet de hiç bir Müslüman Allah'ı ondan daha İyi bildiğini iddia edemez. Şu halde Allah'ı herkesden daha iyi bilen ve Allah'ın en sevgili kulu olduğunda zerre mikdarı şüphe bulunmayan ahîrzaman peygamberi Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem)’den ve diğer peygamberlerden hiç bir teklif sakıt olmayacak da bütün menhiyatı rahatça İcra etsinler diye bir alay serseriden bütün teklifler sakıt olacak öyle mi!?... Maskara heriflerin kendilerine verdikleri payeye bakınız!.. Yedikleri herzeleri meşru' gösterebilmek için tâ nerelere uzanıyorlar!... nâtık hayvanların nasıl konuştuklarını görmek için biz de kendilerine bazı sualler soralım: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine öğretmek için İbâdet etti ise sizin gibi ibâdet kaçkınlarına ibâdet öğretmeye çalışması abesle iştigal değil midir? Öyle ya ibâdet yapmayacak bir kimseye ibâdet öğretmenin hikmeti ne olabilir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ibâdetleri ashâb-ı kirâmma öğretmiştir. Acaba onlardan kaç tanesi bir vakit namazım bırakmıştır. içlerinden birçokları hayatlarında cennetle müjdelenen bu zevat sizin derecenize yükselemediler mi dersiniz? öğreten hoca ömrü boyunca çalışsın, öğrenen ise yapmamak için öğrensin!.. Ve yapmadığından mes'ul olmasın!.. İşte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e nisbetle sizin haliniz!.. Böyle bir saltanat dünyanın neresinde görülmüştür?.. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Muâz'a: «Müjdeleme! Çünkü ona güvenirler» yani ibâdet etmeyip tembel tembel oturur kalırlar; buyuruyor. Buna sizler ne buyurursunuz?.. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in merkebinin ismidir. Asha'fer olup terbim suretiyle tasgir yapılmıştır; nitekim aynı usulle (esved) kelimesinin tasgiri de (süveyd) gelir. Bu kelimeyi Kâdi Iyaz gufeyr şeklinde zaptetmişse de, bunun hata olduğu beyan edilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in merkebinin meşhur ismi Ya'fur'dur. Bu hayvanın Haccetü’l-Vedâ' da öldüğü söylenir. bakılırsa bu rivâyet yukarikinden başka olmalıdır. Çünkü yu-karıki rivâyette «Mu'hıratu'r-Rahl» tabiri kullanılmıştır. semerinin arka kaşı mânâsına gelen bu tâbir, binilen hayvanın deve olduğunu gösterir. Maamâfih mezkûr tâbirden: semerinin arka kaşı kadar» mânası kasdedilmiş de olabilir. O takdirde iki rivâyette bahsedilen hadise bir olur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
154-) Bize Muhammed b. el Müsennâ ile İbn Beşşâr rivâyet ettiler. İbn’l-Müsennâ dedi ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti. ki): Bize Şu'be, Ebû Hasîn ile Eş'as b. Süleym'den naklen her ikisinin Esved b. Hilâl'i Muâz b. Cebel'den hadîs rivâyet ederken işittiklerini anlattı. Muâz (radıyallahü anh) Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Yâ Muâz, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?» dedi. Muâz: Allah ve Resûlü bilir, cevâbını verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ; ibâdet olunmak ve ona hiç bir şey ortak koşulmamaktır.» buyurdu. (Yine) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin?» buyurdu. Muâz Allah ve Resûlü bilir, cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «onları azâb etmemektir.» buyurdular. hakkında Ebû Amr İbn Salâh şunları söylemiştir nüshalarda kelimesi mansûb olarak da rivâyet edilmiştir. Cümle üç vecih arasında tereddüd'de kalmak şartiyle bu doğrudur. Üç vecihden birincisi fiili: şeklinde müzekker gaib olarak okumaktır. «Kulun Allah'a ibâdet etmesi; ona hiç bir şeyi ortak koşmaması» demek olur; ki en güzel vecih de budur. okumaktır. Bu vecih (senin ibâdet etmendir; mânasına gelir ve fiil) muhâtab okunur. Muhâtab; Muâz (radıyallahü anh) olduğu için hitâb hassaten onadır. Ondan başkalarına da tenbih suretiyle delâlet eder. şeklinde fiili meçhul okumakla olur. Bu takdirde: kelimesi meful-i bih değil, masdardan (yani mefulü mutlak olan «işrâken» den) kinaye olur. Nâib'i fail de cârr ve mecrurdur. Rivâyet bu üç vecihden birini tayin etmediğine göre bu hadisi rivâyet eden bizlere düşen vazife üç vechi de birer birer söylemektir. Tâ ki üç vecihden hangisiyle söyledi ise onu yüzde yüz zikretmiş olalım.» Nevevî, İbn Salâh'ın yukarıdaki sözünü naklettikten sonra: zikrettiğimiz ilk şekil ham rivâyeten hem manen doğrudur.» demiştir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
155-) Bize el-Kâsım b. Zekeriyya rivâyet etti. ki): Bize Hü-seyn , Zâide'den, o da Ebû Hasîn'den, o da Esved b. Hilâl'den naklen rivâyet eyledi. Esved ki: Muâz'ı, Beni Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çağırdı. Hemen kendilerine icabet eyledim. insanlar üzerindeki hakkı nedir bilir misin...» buyurdular... derken işittim. Râvî, hadîsi yukarıküerin rivâyetleri gibi nakletti. İmâm Müslim'in bu dördüncü rivâyetteki şeyhi el-Kâsım b. Zekeriyya dahi bu hadîsi, daha önceki rivâyetlerdeki şeyhleri Heddâb, Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ve Muhammed b. Müsennâ ile İbn Beşşar’ın rivâyetleri gibi nakletmiştir. rivâyette zikri geçen Hüseyn kelimesi bütün esas nüshalarda (sin) ile yazılıdır. Ancak Kâdi Iyaz bazı esas nüshalarda bu kelimenin (sâd) ile Husayn şeklinde yazıldığını söylemişse de mezkûr şekil doğru değildir. Çünkü Husayn nâmında bir râvinin Zâide'den rivâyette bulunduğunu bilen yoktur. Ondan bir çok yerlerde hadîs rivâyet eden râvi Hüseyn b. Ali el-Cu'fi'ıdir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
156-) Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti. ki): Bize Ömer b. Yunus el Hanefi rivâyet etti. ki): Bize İkrimetü'bnü Ammâr rivâyet eyledi. ki: Bana Ebû Kesir rivâyet etti. ki: Bana Ebû Hüreyre rivâyet etti. ki: Bir cemaatin içinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in etrafında oturuyorduk. Yanımızda Ebû Bekir'le Ömer de bulunuyorlardı. Derken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızdan kalktı gitti; ve yanımıza dönmesi biraz gecikti. Biz kendisine bir kötülük yapılmasından korkarak endişeye düştük. Ve hemen kalktık. İlk telâşa kapılan ben idim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı aramağa çıktım. Nihayet Ensardan beni Neccâr'a aid bir bahçeye gelince acaba bir kapı bulabilirmiyim diye onun etrafını dolaştım. Fakat bulamadım. Birde baktım ki akar bir kuyudan (meydana gelen) bir râbî' bir bahçenin içine giriyor. —Rabi': kanal dernektir—. Ben derhal tilkinin büzüldüğü gibi büzülerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına giriverdim. Ebû Hüreyre misin?» diye sordu. yâ Resûlüllah» dedim. geldin?» dedi. idin. Sonra birden kalkdın, gittin; ve yanımıza dönmekte geciktin. Doğrusu sana bir kötülük yapılmasından korkarak endişeye düştük. İlk endişe eden de ben oldum da şu bahçeye kadar geldim ve hemen tilkinin toparlandığı gibi toparlan(arak içeri dal)dım. Öteki insanlar da arkamdadır.» dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): Ebâ Hüreyre!» dedi; ;ve bana ayakkaplarını vererek: iki tek ayakkabınıı götür. Bu bahçenin arkasında kalbi yüzde yüz inanarak: «Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur.» diye şehâdet getiren her kime rast gelirsen onu hemen cennetle müjdele.» buyurdular. rastladığım Ömer oldu. (Bana) ayakkabılar nedir ya Ebâ Hüreyre?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ayakkablarıdır. Beni bunlarla gönderdi ki, kalbi yüzde yüz inanarak "Allahdan başka hiç bir ilâh yoktur." diye şehâdet getiren kime rastlarsam onu cennetle müjdeleyeceğim» dedim. Bunun üzerine Ömer eliyle iki mememin arasına vurdu. Ben de oturağımın üstüne düştüm. Ömer: dön yâ Ebâ Hüreyre!» dedi. Ben de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına döndüm. Ama nerde ise ağlamak üzere idim. Ömer beni tâkib etmiş. Bir de baktım izimden geliyor. Resûlüllah. (sallallahü aleyhi ve sellem): oldu sana Yâ Ebâ Hüreyre?» dedi. rastgeldim. Benimle gönderdiğin haberi kendisine söyledim. Bunun üzerine Ömer iki mememin arasına Öyle bir vuruş vurdu ki, kalçamın üstüne düştüm.-Bana: geri dön!» emrini verdi; dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (ona): Ömer! Bu yaptığına seni sevkeden nedir?» dedi. Ömer: Resûlallah! Annem babam sana feda olsun! Sen, kalbi yüzde yüz inanmış olarak Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur diye şehâdet getiren kime rastlarsa onu cennetle müjdelesin diye Ebû Hüreyre'yi ayakkablarınla gönderdin mi?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): buyurdular. Ömer: yapma! Zira, korkarım insanlar buna güvenip kalırlar. Binaenaleyh bırak şunları amel etsinler.» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ise bırak şunları!» buyurdular. düştük ve hemen kalktık...» Kâdı'nın beyânına göre feza' kelimesi üç mânâda kullanılır: Korkmak Ehemmiyet vermek; şitab etmek; Yardımda bulunmak. bu mânâların üçü de şahindir. Birinci ihtimale göre mânâj: «Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in tevkif edilmiş olmasından korktuk.» İkinciye göre: düştük ve hemen ayağa kalktık.» üçüncü ihtimâle göre: «Telâş ettik ve derhal yardıma kalktık...» demek olur. üzerinde de üç vecih rivâyet olunmuştur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
157-) Bize İshâk b. Mansûr rivâyet etti. ki): Bize Muâz b. Hişâm haber verdi. ki: Bana babam, Katâde'den rivâyet eyledi. ki: Bize Enes b. Mâlik rivâyet etti ki: (sallallahü aleyhi ve sellem) , Muâz b. Cebel terkisinde olduğu halde deve semerinin üzerinde imiş. Muâz!» diye seslenmiş. Muâz: ya Resûlallah ve sa'deyk» demiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: Muâz!» diye nida etmiş. Muâz: yâ Resûlüllah ve sa'deyk.» demiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar: Muâz!» demiş. Muâz: yâ Resûlüllah ve sa'deyk» diye mukabele etmiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet getiren hiç bir kul yoktur ki Allah onu cehenneme haram kılmasın.» buyurmuşlar. Muâz: Resûlüllah! Bunu insanlara haber vereyim de sevinsinler mî?» demiş. Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) o takdirde buna i'timâd ederler (de ameli boşlarlar) buyurmuşlar. Bunun üzerine Muâz da onu (tâ) ölürken günahı boynundan gitsin diye haber vermiş. müttefekun aleyhtir. Buhârî onu ilim bahsinde zikretmiştir. cümlesi Hazret-i Enes tarafından müdrecdir. günahdan çıkmak ma'nasınadir. Bu cümlenin ma’nası şudur: Hazret-i Muâz (radıyallahü anh) kendi ölümü ile zayi olup gidecek bir ilim biliyordu. Yani kendinden başka kimsenin bilmediği bir şey biliyordu. Binaenaleyh kimseye söylemeden ölürse bir ilmi gizlemiş ve onu tebliğ hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in emrine imtisal etmediği için günaha girmiş olmaktan korktu; da ihtiyatla hareket etti: ve bu hadisi ölürken haber verdi. Muâz'ın şu hareketi gösteriyor ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadisi başkalarına haber vermekten kendisini tahrimen men'etmemiş, zira tahrimen men'etse idi onu ebediyyen kimseye söylemezdi. Kâdi Iyaz şöyle diyor: ki Muâz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den nehî mâ'nasını anlamamıştır. Lâkin Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği: başka ilah olmadığına kalbi kanarak şehâdet getiren kime rastlarsan onu hemen cennetle müjdele...» hadisinin delaletiyle ashaba yapmak istediği tebşirden burada azmi kırılmıştır. Yâhud hadisin ma'nası şudur: İhtimal Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Ebû Hüreyre'ye emir verdiğini Muâz (radıyallahü anh) bu hâdiseden sonra duymur da bildiği bir ilmi gizlemiş ve bu sebeple günaha girmiş olmaktan korkmuştur. Yâhud Muâz (radıyallahü anh) nehyi: (herkese, yaymamak) ma'nasına hamletmiştir.» Amr İbn Salâh bu son ihtimali ihtiyar etmiş ve şunu söylemiştir: (sallallahü aleyhi ve sellem) bu haberi bilgisi ve tecrübesi olmayan bazı toy kimseler duyar da aldanarak, buna i'timâd eder ve ameli bırakırlar endişesiyle Muâz (radıyallahü anh)'a umumi müjdeyi men'etmiş, fakat aldanmayacaklarından ve i'timad edip ibâdetleri bırakmayacaklarından emin olduğu ehl-i marifetten bazı zevata hususî olarak haber vermiştir. Onu Muâz'a da haber vermiş; o da ayni yolu tutarak bu haberi ehil gördüğü hususî zevata haber vermiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ebû Hüreyre hadisinde emrettiği tebşir ictihâd değişmesindendir. Filvaki' Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e ietihad hem caizdi; hem de muhakkikin ulemaya göre vâki'di. Onun diğer müetehidler üzerine meziyyeti vardır. O içtihadında hatâ ederse, hatâsı ürerine bırakılmaz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içtihadı caiz görmeyen ve: dinî hususâtta vahiyden başka suretle konuşmak caiz değildir...» diyenlere göre ise Ömer (radıyallahü anh) ile konuşurken ona cevap verdiği şekilde vahiy inerek sabık vahyi neshetmiş olması mümkündür...» (sallallahü aleyhi ve sellem)’in içtihadı meselesi etrafında tafsilât vardır. Dünyevî hususlara dair ietihâdda bulunmasının caiz olduğunda bütün ulemâ müttefiktirler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bilfiil bu gûnâ ictihadlarda bulunmuştur. hususlarda dahi ekseri-i ulemâya göre ictihâd edebilir. Zira ictihâd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den başkalarına caiz olunca Ona caiz olması evleviyyette kalır. ile oğluna ve İmâmiyye taifesine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e dinî ahkâm hususunda ictihâd caiz dağildir. çünkü o yakînen bilmeye muktedirdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında yalnız harplerde içtihadı caiz görürler, sair umurda İçtihadının caiz olmadığına kaildirler. takımları da hangi hususa âid olursa olsun ictihâd etmesinin caiz olup olmadığına dair bir şey söyleyemeyip tevakkuf etmişlerdir, tmâmül Haremeyn bunlardandır. (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ictihâd etmesini caiz gören cumhûr da bilfiil ictihâd edip etmediğinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Ekseriyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ictihâd etmiştir. ictihâd etmediğine kail olmuş; bir takımları da tevakkuf etmişlerdir. (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içtihadın caiz olduğuna ve bilfiil ictihâd ettiğine kail olan- ekser-i ulema dahi içtihadında hatâ etmek caiz midir değil midir meselesinde ihtilâf etmişlerdir. Muhakkik ulemaya göre caiz değildir. Bir çok ulemaya göre caiz ise de hatası üzerine ikrar edilmez; bilâkis hatası kendisine tenbih olunur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
158-) Bize Şeybân b. Ferrûh rivâyet etti. ki): Bize süleymân ya'ni İbn'î-Muğira rivâyet etti. ki: Bize Sabit, Enes). Mâlik'den naklen rivâyet etti. Enes ki: Bana Mahmud b. Ra-îî' İtbân b. Mâlik'den rivâyet etti. Mahmud Şöyle dedi: Medine'ye geldim. Az sonra İtbân'a rastladım; ve: Senden kulağıma bir hadis geldi, dedim, İtbân şunları söyledi: Gözüme bir şey arız oldu da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e haber yolladım; Bana kadar gelerek evimde namaz kılmam, bunu mü-teakib evimi namazgah yapmayı arzu ettiğimi söyledim. İtbân (sözüne devamla) dedi ki: Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın dilediği ashâbiyle birlikte geldi ve içeri girdi. O evimde namaz kılıyor; ashabı da aralarında konuşuyorlardı. Sonra mevzu-i babs olan şeylerin en çoğunu ve en büyüğünü Mâlik b. Dühşum'a isnâd ettiler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ona beddua etmesini ve bu sebeble onun helâk olmasını dilediklerini, onun başına bir telâ gelmesini arzu ettiklerini söylediler. Derken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazım bitirdi ve «Bu adam Allahtan başka ilâh olmadığına, benim Allahın peygamberi olduğuma şehâdet etmiyor mu? dedi, Ashâb: Amma o tunu kalbinde olmadığı halde söylüyor, dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): başka ilâh olmadığına, benim de Resûlüllah olduğuma şehâdet getiren hiç bir kimse yoktur ki (cehennem) ateş (in)’e girsin yahud onu tatsın.» buyurdular. ki: hadis benim hoşuma gitti, de oğluma: bunu yaz! dedim. O da yazdı.» hadisde: «Gözüme bir şey arız oldu...» denilmiş, diğer bir rivâyette o şeyin körlük olduğu beyan edilmiştir. Şu halde birinci rivâyetteki «bir şey» ta'birinden gözlerinin tamamen görmez olduğunu anlatmak istemiş olması ihtimâl dahilinde olduğu gibi gözlerinin zayıfladığım kasdetmiş olması da muhtemeldir. Bu takdirde ikinci rivâyette gözlerinin zayıflamasına mecazen körlük itlâk etmiş olur. Çünkü göz zayıflığı körlüğe yakındır; hatta körlüğün hafif şeklidir. «Kubr» kelimesi «Kibr» şeklinde de okunmuştur. Cümlenin ma'nâsı: bahsolan şeylerin en çoğunu ve en büyüğünü Mâlik b. Dühşum'a isnâd ettiler» demektir. Orada haklarında söz edilenler münafıklardı. Onların çirkin halleriyle kötü icrââtından ve müslümanlara reva gördükleri zahmetlerden bahsedilmiş; binnetice kabahatin büyüğü Mâlik b. Duhşum'a yükletilmişti. Halbuki Hazret-i Mâlik (radıyallahü anh) ensardan olup Bedir gazasına da iştirak etmişti. Ondan asla nifak beklenemezdi. Müslüman olduktan sonra yaptığı bütün icraat böyle bir itham altında kalmasına manî' idi. Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabın bu husustaki fikrine iştirak etmemiş: Allah'dan başka ilâh yoktur; Muhammed O'nun Resûlüdür diye şehâdet eden bir zâtın cehenneme girmeyeceğini bildirmişti. Buhârî'nin rivâyetinde: Allah' dan başka ilâh yoktur; dedi. Bununla o, Allah'in rızasını dilemiştir...» buyurulmuştur. Böylece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun bu şehâdeti samimâne getirdiğine şehâdet eylemiştir, Binaenaleyh Hazret-i Mâlik'in imânının sadâkat ve samimiyetinde asla şüphe etmemek gerekir. kelimesi, ed-Dühayşûm, Dühşun, ed-Dühayşun ve ed-Dihşin şekillerinde rivâyet olunmuştur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
159-) Bana Ebû Bekir b. Nâfi' el-Abdı rivâyet etti. ki): Bize Behz rivâyet etti. ki): Bize Hammâd rivâyet etti. ki): Bize Sabit , Enes'den naklen rivâyet eyledi. Enes ki: Bana Itbân b. Mâlik rivâyet etti. Kendisi kör olmuş da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e haber göndererek: Gel de bana bir mescid yeri göster, demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabiyle birlikte gelmiş. Onlardan Mâlik b. Dühşûm denilen zât (Kötü sıfatlarla) tavsif olunmuş... Enes, Süleyman b. el-Mugira'nın hadîsi tarzında rivâyette bulunmuş.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Tevhid Üzere Ölen Kimsenin Kati Olarak Cennete Gireceğine Delil Bâbı
160-) Bize Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer el-Mekki ile Bişr b. el-Hakem rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdülaziz —ki İbn Muhammed ed-Derâverdi'dir— Yezid b. el-Hâd'dan, o da, Muhammed b. İbrahim'den, o da Âmir b. Sa'd'dan, o da el-Abbâs b. Abdilmuttalîb'den naklen rivâyet etti ki, Abbâs Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i: tadını, Rabb olarak Allah'a, din olarak İslama, Peygamber olarak da Muhammed'e râzi elan tatmıştır.» buyururken işitmiştir. hadîsi yalnız Müslim rivâyet etmiştir. «et-Tahrir» nâmındaki Müslim şerhinde beyân olunduğuna göre; bir şeye razı oldum, demek:: kanaat ettim; onunla iktifa ederek başkasını istemedim» ma'Aa-sına gelir. O halde hadîsin ma'nası: başka ilâh aramayan İslâm yohindan başka bir yola girmeyip yalnız Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şeriatına uygun olan yolu tutan kimsenin kalbinde imanın hâlis lezzeti yer eder ve onun tadım duyar.» demek olur. Iyâz'a göre hadîsin makası: bir kimsenin imâm sahih, nefsi mutmain, içi rahat olur» demektir. Çünkü onun mezkûr şeylere razı olması, onlar hakkındaki bilgisinin sabit, basiretinin nafiz ve kalbinin mutmain olduğuna delildir. Zira bir kimse bir şeye razı olursa o iş ona kolay ve lezzetli gelir. Kalbine iman" girmiş bulunan mü'min de öyledir. Allah'a ibâdetlerini yapmak ona kolay ve lezzetli gelir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Her Kim Rabb Olarak Allaha, Din Olarak İslama Peygamber Olarak Da Muhammed Sallallahü Aleyhi Ve Selleme Razı Olursa Büyük Günahları İşlerse Bile Mümin Sayılacağına Delil Bâbı
161-) Bize Ubeydullah b. Said ile Abd b. Humeyd rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Amir el-akadi rivâyet etti. ki): Bize Süleyman b. Bilâl , Abdullah b. îNınâr’dan, , o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklen rivâyet eyledi. Fahr-ı Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem): yetmiş küsur şu'bedir. Utanmak da imandan bir şu'bedir.» buyurmuşlar. hadîsi Buhârî ile Müslim ittifakla tahriç ettikleri gibi Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce dahi muhtelif râvilerden muhtelif lâfızlarla rivâyet etmişlerdir. Mezkûr rivâyetlerin bazılarında burada olduğu gibi: « küsur» denilmiş; bazılarında «Altmış küsüm diğer bazılarında râvi Süheyl tarafından şek edilerek: küsur yahud altmış küsur» ifadesi kullanılmıştır. İbn Salâh: memleketteki Buhârİ nüshalarında altmıştan başka bir aded zikredilmemiştir.» demiştir. Tirmizî'nin bir rivâyetinde «Altmış dört bab» kaydı vardır. Bu rivâyetlerin hangisi tercih edileceği ihtilaflıdır, Kâdi Iyâz yetmiş küsur rivâyetini tercih etmiş ve: budur.» demiştir. İmâm Nevevî ile uleâmadan bir cemaat da bunu tercih etmişlerdir. Çünkü sika râvinin yaptığı ziyâde makbuldür. Salâh'a göre ise az aded bildiren rivâyeti tercih etmek daha muvafıktır. Zira yüzde yüz malûm olan odur; ihtiyat da onu tercih etmektir. kelimesi Kâdi Iyâz’ın beyanına göre sayılarda bad'un, bid'atün ve bad'atün şekillerinde okunabilir. Et parçası ma'nasında kullanılırsa yalnız bad'atün okunur. Sayıda bid'atün kelimesi üç ile on arasındaki adetlerde kullanılır. Üçten dokuza kadar diyenler de vardır. İmâm Halil b. Ahmed'e göre bu kelimenin ma'nası yedi demektir. Bazıları; «İki İle on arası ve oniki ile yirmi arasıdır.» demişlerdir. Onbir ve oniki adetlerinde kullanılmaz en meşhur kavil budur. Üçten yediye ve beşten yediye kadar ma'nalarına geldiğini iddia edenler de vardır. Zeccâc, bu kelimenin aded parçası ma'nasına geldiğini söylemiştir. Daha başka kaviller de vardır. Birden üçe kadar olan adeddir. Bir şeyin parçası, fırka ve dal ma'nalanna gelir. Şu halde hadîsin ma'nası: yetmiş küsur haslettir;» yahud: «İman yetmiş küsur daldır» demek oulr. Dal ma'nası verildiği takdirde iman dallı budaklı bir ağaca benzetilmiş olur. . Iyâz şöyle diyor: Yukarıda gördük ki lügatte imanın aslı tasdik, şeriatte ise kalple dilin tasdikidir. Şeriatın zahiri olan, amellere de iman adı verilir. Nitekim burada da: şu'belerin en makbulü: Allah'dan başka ilâh yoktur, demektir. Sonuncusu ise yoldan eziyet veren şeyleri gidermektir.» buyurulmaktadır. yukarıda arzettik ki, imanın kemâli amellerle, tamamı ise tâatlerledir. Tâatleri benimseyerek bu şu'belere katmak tasdik cümlesinden olup tasdike delil sayılır. Bunlar ehl-i tasdikin ahlâkıdır. Binaenaleyh ne şer'i ne de lügâvî iman isminden hâriç değillerdir. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şu'belerin, herkese aletta'yin lâzım olan en makbulünün tevhid olduğuna o sahih olmadıkça hiç bir şu'benin sahih olmayacağına; en aşağısının da müslümanlara zararı dokunması melhuz olan şeyleri onların yollarından gidermek olduğuna tenbih buyurmuşlardır. Bu iki tarafın arasında bir takım adedler kalıyor ki, bir müctehid bunları galebe-i zan ve sıkı bir tetebbu' île tahsile çalışsa imkân bulur. Geçmiş ulemâdan bazıları bunu yapmıştır. Yalnız Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in muradı bu olduğuna hüküm vermek ve bu hükmü kabul etmek güçtür. Sonra mezkûr şu'beleri ismiyle şanıyla bilmek lâzım değildir. Bunları bilmemek imana zarar vermez. Çünkü imanın usûl ve füru'u ma'lûm ve muhakkaktır. İmanın bu kadar şu'besi olduğuna inanmak bilcümle vaciptir. de buna benzer şeyler söylemiştir. îmanın şu'belerini tayin hususunda bir çok ulema kitap te'lif etmişlerdir. Şâfiilerden Ebû Abdillâh el-Huleymi'nin «el-Minhâc» Ebû Bekir Beyhakî ile Abdülcelil'in «Şuabü’l-iman» ismindeki eserleri, İshâk İbni-Kurtubi'nin «Kitâbu'n-Nasâih»i, Ebû Hâ tim'in «Vasfu'l-imâni ve Şuabuh» adlı kitabı bunlardandır. Buhârî sarihi Bedrüddin Aynî bunların içinde sadra şifa veren göremediğini söyledikten sonra iman şu'belerini yeniden şöyle hulâsa etmiştir: aslı kalple tasdik, dille ikrardır. Lâkin iman-ı kâmil kalple tasdik, dille ikrar ve âza ile amelin mecmuudur. Yani iman üç kısımdır: kısım: i'tikadiyata aid'dir: ve otuz şu'bedir:

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
162-) Bize Züheyr b. Harb rivâyet etti. ki): Bize Cerir, Süheyl'den , o da Abdullah b. Dinar'dan, o da Ebû Sâlih'den , o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet eyledi. Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): yetmiş küsur yahud: altmış küsur şubedir. Bunların efdali (Allahdan başka ilâh yoktur) demektir. En aşağısı ise yoldan eziyet verecek şeyleri gidermekdir. Hâyâ da imanın bir şu'besidir.» hadîsi Buhârî «Altmış küsur» Lâfzıyla seksiz olarak rivâyet etmiştir. Ebû Davûd, Tirmizî ve diğer bazı zevat da onu Süheyl tarikinden «yetmiş küsur lâfzıyla seksiz olarak rivâyet etmişlerdir. Müslim'in buradaki rivâyetinde râvi Süheyl, yetmiş küsur mü yoksa altmış küsur mü buyurulduğu hususunda şek etmiştir. «Hâyâ da imanın bir şu'besidir» buyurulmuş; diğer rivâyette: imandandır.» başka bir rivâyette: ancak hayır getirir.» daha başka bir rivâyette: «Hayanın hepsi hayırdır.» denilmiştir. İstihyâ yani utanmak manâsına gelir. Lügat ulemasına göre istihyâ, hayattan alınmıştır. Utanmak manasına gelen haya, hissin kuvvet ve letafetindedir. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri hayayı; şöyle ta'rif etmiştir: ni'metlerîni ve kulluk Bâbında yapılan kusurları görerek bunların arasında meydana gelen hâle haya derler.» Salâh'a göre: kötülüklerden ve hukukda kusurdan men'eden bir ise: kendisiyle zemmolunan şeyi yapan kimseye ârız olan bîsjl değişme ve kırgınlıktır.» diye ta'rif eder. hayanın mutlak surette hayır olması ve hayânın ancak hayır getirmesi meselesini bazı ulema müşkil sayarlar. Çünkü, utanan kimse bazen pek hürmet ettiği bir kimse ile karşılaşır da ona emri bil ma'rufu yapamaz. Bazen de haya kendisine bazı hakları ihlâl ettirir. Bu ve emsali hâller âdeten ma'lum olan şeylerdir. müşkile ulemadan İbn Salâh'in da dahil olduğu bir cemaat şu cevabı vermişlerdir: Zikredilen bu mâni' hakikatte haya değil, acizlik ve gevşekliktir. Gevşeklik hayaya benzetilmek suretiyle ona bazı yerlerde mecazen haya demişlerdir. veren şeylerden murad: yol üzerindeki diken, taş ve molefc gibi şeylerdir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
163-) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n-Nâkıd ve Züheyr b. Harb rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Süfyân b. Uyeyne, Zührî'den, o da Sâlim'den o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi: — Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamı kardeşine haya hakkında nasihat ederken işitti; de: «Haya imandandır.» buyurdular. hadîs müttefakun aleydir. Buhârî'nin rivâyetinde: « «o » «Bırak onu» ifâdesi de vardır. Onu Ebû Dâvu-d, Tirmizî ve Nesâî dahi tahric etmişlerdir. hakkındaki nasihatten murad: Niçin utanıyorsun diye onu tek-" dir ve çok utanmanın iyi bir şey olmadığını kendisine anlatmasıdır Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu görünce hemen müdâhale etmiş; ve: onu! Zira haya imandandır.» buyurarak utanmanın fena bir şey olmadığını, kendisine tenbih etmiştir. Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Haya imandan bir cüz olunca, hayasızın imanının bir kısmı yok demektir. îman bir bütün olup parçalanmayı kabul etmediğine göre imanının bir kısmı noksan olan kimsenin dinden çıkması lâzım gelmez mi? İmansızlık küfür değil midir? Bu suâlin cevabı şudur: imanın hakikatinden değil, kemalindendir. Bir şeyin kemalinin bulunmaması ise o şeyin bulunmamasını istilzam etmez. Evet, ameller imanın hakikatinde dahildir; diyenlerce işkâl yine baki ise de muhakkik ulemadan buna kail olan yoktur. ve bilcümle utanç verecek şeyleri yapmaktan kaçınmaya teşvik; nasihatin ancak yerinde olduğu zaman nazar-ı i'tibara alınacağı; yersiz nasihatten men'etmenin lüzumu bu hadîsin delâlet ettiği faideler cümlesindendir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
164-) Bize Abd b. Humeyd rivâyet etti. ki): Bize Abdürrazzak rivâyet etti. ki): Bize Ma'mer, Zühri'den bu isnadla haber verdi; ve: -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensardan, kardeşine nasihat eden bir zâtın yanına uğradı» dedi:

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
165-) Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile Muhammed b. el-Beşşâr rivâyet ettiler. Lâfız İbn’l-Müsemıâ'nındır. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti. ki): Bize Şu'be, Kâtâde'den naklen rivâyet etti. Katâde ki: Ben Ebû's-Sevvâr'ı anlatırken dinledim. Kendisi İmrân b. Husayni Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: hayırdan başka bir şey getirmez.» buyurduğunu rivâyet ederken işitmiş. Derken Büşeyr b. Kâ'b: bazı utancın vakar bazısının da sekinet olduğu hikmette yazılıdır,» demiş. Bunun üzerine imrân: sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs rivâyet ediyorum. Sen bana sahifelerinden bahsediyorsun.» mukabelesinde bulunmuş. yukarıda da arzolunduğu vecihle bu hadîs müşkül görülmüştür. Çünkü bazen utanmak, sahibini ifrata götürerek onun Allah'a karşı vazifelerini görmesine mâni' olur; böyle bir hayada hayır olmadığı ma'lumdur. İbn Salâh bu işkâle cevap vermiş; mezkûr hayanın hakikatte haya değil aciz ve gevşeklik olduğunu beyân etmişse de Müslim sarihlerinden Ebû Abdillâh Muhammed el-Übbî, gerek İbn Salâh'in gerekse hükemânın hayayı tefsirlerinden buradakinin hakikaten haya olduğunu anlayarak işkâle şöyle cevap veriyor: haya kelimesinin başındaki edat (lâmi ta'rif) umum edatı olarak kabul edilirse bu hadîs âmm-ı mahsustur. Edatın umum için geldiği kabul edilmezse, hadîs bir kazıyye-i mühmeledir. Kazıyye-i mühmele, eüz'iyye kuvvetindedir. İki kazıyye-i cüz'iyye arasında ise tenakuz yoktur. Çünkü ma'nalan şöyle olur: Bazı haya hayırdan başka bir şey getirmez; bazı hayada hayır yoktur. mesele müteâkib hadîsin şerhinde biraz daha izah edilecekt r.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
166-) Bize Yahya b. Habib el-Hârisi rivâyet etti. ki): Bize Hâmmâd b. Zeyd, İshâk'tan -ki İbn Süveyd'dir— naklen Ebû Katâde'nin (şunu) tahdis ettiğini anlattı. Ebû Katade ki: Aramızda Büşeyr b. Kâ'b'da bulunduğu halde bizden bir cemaatla birlikte İmrân b. Husayn’ın yanında bulunuyorduk. İşte o gün İmrân bize hadîs rivâyet ederek dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): hepsi hayırdır.» Yahut: «Hayanın bütünü hayırdır.» buyurdular. Derken Büşeyr b. Kâ'b: Biz hakikaten tazı kitaplarda yahud hikmette: bir kısım bayanın sekinet ve Allah'a ta'zim olduğunu görüyoruz; ama onun zaif olanı da var, dedi. Bunun üzerine İmrân kızdı. Hatta gözleri kıpkırmızı oldu. Ve şunları söyledi: Bana bak! Ben sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den hadîs rivâyet ediyorum; sen buna i'tiraz ediyorsun ha? hadîsi, Büşeyr de kendi sözünü tekrarladılar durdular. İmrân (iyice) küplere bindi. Biz de (İmrânı teskin için) Büşeyr hakkında boyuna: O gerçekten bizdendir ya Ebâ Nüceyd! O zararsızdır., diyorduk. Raht: İçlerinde kadın bulunmamak şartiyle sayıları ondan aşağı olan erkekler cemaatidir. Bu lâfızdan bir kişi için müfred bir kelime yoktur. Erhut, erhât, erâhit ve erâhît gelir. Bir kimsenin kavmu kabilesine de raht denilir. (radıyallahü anh)'ın Hazret-i Büşeyr'e kızarak inkârda bulunması: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: hepsi hayırdır.» buyurmuş olduğunu işittiği hâlde yine: «Hayânın bazısı zaiftir.» iddiasında bulunduğundandır. Sünnetin karşısında başka bir söze tahammül edememesi yahud kalbinde şüphesi olanlar böyle felsefi yollara saparlar korkusu ile inkâr etmiş olması da ihtimâl dahilindedir. göre hadîsle hükemanm sözü arasında muâraza öncak Haya kelimesinin başındaki harf-ı ta'rif umum edatı olarak kabul edildiği zaman tahakkuk eder. Zira bu takdirde hadîs: utanmada hayır vardır.» ma'nasına gelir. Hükemanın sözü ise: «Bazı utanmada hayır yoktur.» kuvvetindedir. Salibe-i cüziyye, mûcibe-i kulliyyeyi nakzeder. Az yukarıda bu bâbta muhtelif sözler söylendiğin hatta hadîsin bir kaziyye-i mühmele olması ihtimali üzerinde durulduğunu görmüştük. Binaenaleyh Hazret-i İmrân’ın inkârına sebeb olarak söylenecek en doğru söz Übbi'ye göre dahi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hadîsine karşı hükemanm sözünün zikredilmesidir. Nitekim Hazret-i İmrân'in: sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'âen hadîs rivâyet ediyorum; sen bana kendi sahifelerinden bahsediyorsun.» sözü de buna delildir. Büşeyr'in işaret ettiği hükema kavline gelince: göre her fazilet mutlaka mezmum iki tarafın yani ifratla tefritin ortasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: en hayırlıları ortalarıdır.» buyurmuşlardır. Meselâ: İlim bir fazilettir. Bu fazilet ifratla tefritin ortasındadır. Onun ifrat tarafı dehâ, tefrit tarafı da belâdet yani akılsızlıktır. Dehâ mezmumdur. Çünkü hileye götürür. Akılsızlığın kötü bir şey olduğu ise beyandan müstağni dir. Şecaat da bir fazilettir. Bu faziletin ifrat tarafı, tehevvür; tefrit tarafı da korkaklıktır. Tehevvür çirkindir. Çünkü tehevvür bir işin sonunu düşünmeden hareket etmektir, ki zulme ve nefsi tehlikeye götürür. Korkaklık da çirkindir. Zira malı ve cam korumaktan meneder. Tam yerinde ölmekten meselâ harpde şehid olmaktan kaçmayı emreder. hükema bütün faziletleri böyle ifratla tefrit arasıdır diye takrir ederler. Haya denilen utanma'da bir fazilet olduğuna göre onun da ifrat ve tefrit tarafları vardır. Hayanın ifrat tarafı haver yani gevşekliktir. Tefrit tarafı ise halâat yani başına buyrukluktur. Gevşeklik çirkindir. Çünkü vazifeyi terketmeye ve bir çok hayırlı işleri yapmamaya sebeb olur. Başına buyrukluğun çirkinliği ise meydandadır. asıl nüshalarda böyledir. Buna Nahiv uleması: «Ekelûnî el-berâgîs» lügati derler. Çünkü bir fiil yalnız bir faile isnad olunduğu için fail tesni-ye veya cemi' olduğu zaman âmiline tesniye ve cemi' alâmeti takılmaz. Hadîsimizde ise fail tesniye olduğu gibi fiilin sonuna da tesniye alâmeti takılmıştır. Beni Tayy ve Benî Haris gibi bazı arap kabileleri bunu yaparlardı. Böyle cümleler iki suretle halledilirler:

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
167-) Bize İshâk b. İbrahim rivâyet etti. ki): Bize en-Nadr haber verdi. ki): Bize Ebû Neâmete'l-Adevi rivâyet etti. ki: Huceyr b. er-Rebî'el-Adevi'yi, Imrân b. Husayn'dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklen Hammâd b. Zeyd hadîsi tarzında söylerken işittim.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İman Şubelerinin Sayısını, Bunların En Üstün Ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini Ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
168-) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İbn Nümeyr rivâyet etti. H. Kuteybetü'bnü Said ile İshâk b. İbrahim dahi hep birden Cerir'den rivâyet ettiler. H. Bize Ebû Küreyb rivâyet etti. ki): Bize Ebû Üsâme rivâyet eyledi. Bunların hepsi Hişâm b. Urve'den o da babasından, o da Süfyan b. Abdillahi's-Sekafi'den naklen rivâyet etti Süfyân Şöyle dedi: Dedim ki Ya Resûlüllah! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiç bir kimseye sormayayım. Ebû Üsâme hadîsinde: senden başkasına (sormayayım) şeklindedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): îman ettim de, ve dosdoğru ol!» buyurdular. hadîs hakkında Kâdî Iyâz şunları söylemiştir. hadîs Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Cevamiil-kelim (az sözle çok ma'na ifâde eden) sözlerindendir. Hadîs, Teâlâ Hazretlerinin Allah'dır, dedikten sonra istikamet yolunu tutanlar..." yani Allah'ı tevhid ile ona iman ettikten sonra istikamet yolunu tutan, ve ölünceye kadar Teâlâ Hazretlerine tââtı iltizam ederek tevhidden sapmayanlar... Fussilet: 30 âyet-i kerimesine uygundur. Ashâb-ı kirâmın ekseri müfessirleri ile onlardan sonraki müfessirler zikrettiğimiz bu kavli iltizâm etmişlerdir. Hadîsin ma'nası da inşAllahü teâlâ budur. İbn Abbâs (radıyallahü anh) hemen emrolunduğun vecihle müstakim ol." Hûd: 112: âyet-i kerimesi hakkında şöyle dediler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e bütün Kur'ân'da, bu âyetten daha şiddetli ve meşakkatli bir âyet daha nâzil olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, ashâb-ı kirâm: (sana ihtiyarlık çabuk geldi.) dedikleri vakit. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): Beni hûd süresiyle arkadaşları ihtiyarlattı.» buyurmuşlardı. Ebû'l-Kâsım el-Kuşeyri, risalesinde istikameti şöyle ta'rif etmiştir: İstikâmet bir derece olup, her şeyin kemâli ve tamamı onunladır. Hayır ve hasenatın husul bulması ve nizamı onun vücuduna bağlıdır. Hâl-ü tavrında müstakim olmayan kimsenin çalışıp çabalaması boşunadır. Derler ki: istikâmet sahibi olmaya ancak büyükler takat getirebilirler. Çünkü istikâmet ma'hud harc-ı âlem şeylerin dışına çıkmak, rusûm ve âdetlerden ayrılarak doğruluğun hakikati ile Allahü teâlâ’nın divânına durmaktır. Bundan dolayıdır ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); «İstikâmet sahibi olun ama onu layıkiyle beceremezsiniz.» buyurmuştur. Bu hadîsi Tirmizî de rivâyet etmiştir. Onda şu ziyade de vardır. Resûlallah! Benim için en ziyade korktuğun şey nedir? dedim.» Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dilini tutarak: buyurdular. hadîs-i şerif Kâdı îyâz (rahimehüllah)’ın dediği gibi cevâmi'u'l-kelimdendir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 23 senede bütün tafsilatıyla anlattıklarım bunda hulâsa etmiştir. İstikâmetin iman üzerine sümme ile atfedilmesi onun derecesinin ikrar derecesinden uzak olduğuna işaret içindir. Ancak buradaki uzaklık zaman itibariyle değil rütbe farkı itibariyledir; ve istikâmetin rütbesi daha yüksektir. Zira istikâmet, taatlere ve sadâkata devamdır. buradaki uzaklığı zamana hamlederek kâfirlerin fürü-i imanla yani amellerle muhatab olmadıkları hükmünü çıkarırlar. Çünkü hadîsde evvelâ iman sonra istikâmet emredilmiştir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Vasıflarını Toplayan Hadis Bâbı
169-) Bize Kuteybetü'bnü Said rivâyet etti. ki): Bize Leys rivâyet eyledi. H. Muhammed b. Rumh b. el-Muhâcir rivâyet etti. ki): Size Leys, Yezid b. Ebi Habib'den , o da Ebul-Hayr'dan o da Abdullah b. Amr'dan naklen haber verdi ki: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):e: İslâmın hangi hasleti daha hayırlıdır? diye sormuş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): yedirir ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm verirsin.» buyurmuşlardır. hadîsi Buhari iman bahsinin müteaddid yerlerinde tahric ettiği gibi, Ebû Davûd Edeb bahsinde Nesai imanda, İbn Mâce et’ıme bahsinde rivâyet etmişlerdir. Bütün râvilerinin Mısırlı ve her birinin büyük birer İmâm olması ender rastlanan garâibdendir. (sallallahü aleyhi ve sellem)’e sual soran zâtın kim olduğu kat'iyetle ma'lûm değilse de Hazret-i Ebû Zerr el-Gıfârî olduğunu söyleyenler vardır. bir birlerini sevip saymaları islâmın bir nizamı ve şeriatın bir rüknü olduğu için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mezkûr nizamın sebebini teşkil eden yemek yedirme, selâmı ifşa ve birbirine hediyye gönderme gibi şeylere teşvik etmiş; Bunların zıddı olan ku-şuşme, tecessüs, kovuculuk ve iki yüzlülük gibi şeylerden nehi buyurmuştur. Burada yalnız iki şeyi zikretmesi, soran kimsenin onları hakkıyla ifâ etmediğini bildiğindendir. Çünkü Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz anladığı şekilde cevap verirlerdi. Yoksa yemek yedirmekle herkese selâm vermek mutlak suretde hayır sayılamazlar. Hadîsin ikinci rivâyetinde: ve dilinden müslünıanların emin oldukları kimsedir.» şeklinde cevap vermesi de soranın hâline nazarandır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Fazilet Yarışmasını Ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
170-) Bize Ebu't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Şerh el-Mısri rivâyet etti. ki): Bize İbn Vehb , Ami b. el-Hâris’den , o da, Yezid b. Ebi Habib'den, o da Ebû'l-Hayr'dan naklen haber verdiğine göre Ebû’l-Hayr Abdullah b. Amr b. Âs'i şöyle derken işitmiş: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Müslümanların hangisi daha hayırlıdır? diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); ve dilinden müslümanların emin olduğu kimsedir.» buyurdular. hadîsi biraz ziyâde ile Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesai İbn Hibban ve Hâkim tahric etmişlerdir. (el)’den murad hakiki el de ma'nevi el de olabilir. Bir kimsenin malım haksız yere istilâ etmek onu ma'nen elinde bulundurmakdır. Hadîs-î şerif: en hayırlısı, bir müslümana sözle ve fiille eziyet vermeyen kimsedir.» ma'nasınadır. Elin zikredilmesi ekseri işler onunla görüldüğündendir. murad da kâmil müslümandır. Yoksa bu sıfatta olmayan kimse müslümanlıktan çıkar demek değildir. Araplar: Zeyddir; mal devedir.» derler. Bundan maksadları: alim Zeyddir; makbul mal devedir.» demektir. Yani cümlede hasır değil tafdil vardır. hadîs dahi cevami'u'l-Kelimdendir. El ile dilin hassaten zikredilmeleri, çok kullanıldıkları içindir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Fazilet Yarışmasını Ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
171-) Bize Hasen el-Hulvânî ile Abd b. Huroeyd hep birden, Ebû Âsım'dan rivâyet ettiler. Abd dedi ki: Bize Ebû Âsim, İbn Cüreyc'den naklen haber verdi ki, İbn Cüreyc Ebû'z-Zübeyr'i şöyle derken işitmiş: Câbir'i dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i: «Müslüman, elinden ve dilinden müsiürnanların emin olduğu kimsedir.» buyururken işittim diyordu.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Fazilet Yarışmasını Ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
172-) Bana Said b. Yahya b. Said el-Emevi rivâyet etti. ki: Bana babam rivâyet etti. ki): Bize Ebû Bürdete'bnü Abdillâh b. Ebi Bürdete'bni Ebî Mûsa, Ebû Bürde'den o da Ebû Mûa' dan naklen rivâyet eyledi. Ebû Mûsâ ki: Ya Resûlallah! İslâm (a dahil olanlar)’ın hangisi daha hayırlıdır, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir.» buyurdular.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Fazilet Yarışmasını Ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
173-) Bana bu hadîsi İbrahim b. Said el-Cevheri dahi rivâyet etti. ki): Bize Ebû Üsâme rivâyet etti. ki: Bana Büreydü'bnü Abdüllâh bu isnâdla rivâyet etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e müslümanların hangisi daha efdaldır? diye soruldu diyerek bu hadîsin mislini anlattı. hadîsi Buhârî ile Nesâî'de iman bahsinde tahriç etmişlerdir. Buhârî onu aynen buradaki senediyle tahric etmiştir. Tirmizî ise Zühd Bâbında rivâyet etmektedir. hep Kûfe'li râvilerden müteşekkil olması ve bir seferde ayni künyeyi taşıyan iki tane râvi bulunması, isnadının letâifinden sayılır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e suâl soran Hazret-i Ebû Mûsa' el-Eş'arî'dir, Müslim'in bir rivâyetinde ve Hasan b. Süfyân ile Ebû Ya'lâ'nın «Müsned» lerinde soranların bir kaç kişi oldukları anlaşılıyorsada bu rivâyetlerin arasında birbirine muhalefet yoktur. Çünkü «Sorduk» şeklindeki cem'i rivâyetinde de Ebû Mûsa (radıyallahü anh) soranların içinde dâhildir. ki hadîsin bir rivâyetinde: hangi hasleti daha hayırlıdır?» diye sorulmuş; Buna: «Yemeği yedirirsin ve tanıdığın tanımadığın herkese selâmı verirsin» diye cevap verilmiş; diğer rivâyetinde: hangisi daha hayırlıdır?» denilmiş; buna da: ve dilinden müslümanların emin olduğu kimsedir.» şeklinde cevap verilmişt da işaret ettiğimiz gibi «Müslümanların en hayırlısı kimdir?» suâline muhtelif cevaplar verilmesini ulemâ soranların hâline hamletmişlerdir. Meselâ; bir yerde yemek yedirmekle, selâm vermek ihmâl edildiğinden onları teşvike ihtiyâç hasıl olmuş; başka yerde müslümanlara eza etmekten sakındırmaya lüzum hasıl olmuştur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: İslamın Fazilet Yarışmasını Ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
174-) Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer ve Muhammed b. Beşşâr toptan Sekafî den rivâyet ettiler, İbn Ebî Ömer dedi ki: Bize Abdülvebhâb, Eyyûb'tan , o da Ebû Kılâbeden , o da Enes'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet eyledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bulur,

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Kendileriyle Vasıflanan Kimsenin İmanın Tadını Bulduğu Hasletlerin Beyanı Bâbı
175-) Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile İbn Beşşâr rivâyet ettiler, Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet eyledi. ki): Bize Şu'be rivâyet etti. ki: Katâde'yi Enes'den naklen rivâyet ederken dinledim. ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): şey vardır; bunlar kimde bulunurlarsa o kimse imânın tadını bulur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Kendileriyle Vasıflanan Kimsenin İmanın Tadını Bulduğu Hasletlerin Beyanı Bâbı
176-) Bize İshak b. Mansur rivâyet etti. ki): Bize Nadr b. Şümeyl anlattı. ki): Bize Hammâd, Sâbit'ten, o da Enes'den naklen haber verdi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu »diyerek ötekilerin hadîsinin benzerini söylemiş. Şu kadar var ki o küfre dönmekten, ifâdesinin yerine: «Yahûdi veya hıristiyan olmağa dönmekten» demiştir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Kendileriyle Vasıflanan Kimsenin İmanın Tadını Bulduğu Hasletlerin Beyanı Bâbı
177-) Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti. ki: Bize İsmail b. Uleyye rivâyet eyledi. H. Şeybân b. Ebî Şeybe dahi rivâyet etti. ki): Bize Ab-dülvâris rivâyet etti. Her ikisi Abdülâzizden, o da, Enes'den naklen rivâyet ettiler. Enes şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): bir kul — Abdülvârisin hadîsinde; bir adam — ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (Kâmil) iman etmiş sayılamaz.» buyurdular. hadîsi bir parça lâfız değişikliği ile Buhârî ve Nesâî dâhi tahric etmişlerdir. Rivâyetlerin bazısında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sözüne yemin ile başladığı görülüyor. Bundan maksad, sözü te'kid'dir. Mühim bir meselede yemin caizdir. etmiş sayılmaz» ifadesinden murad: imansız kalır, demek değil, iman-ı kâmille iman etmiş olmaz demektir. Bu hadîsden muradın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uğurunda can vermek olduğu söylenir. İbn Battal Ebû'z-Zinâd'ın şunları söylediğini kaydeder: hadîs Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e verilen cevami'u'l-keli'mdendir. Çünkü mahabbet üç kısımdır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemi Refikadan Çocukdan, Babadan Ve Bütün İnsanlardan Daha Çok Sevmenin Vucübu Ve Onu Bu Derece Muhabbetle Sevmeyene İmansız Denileceği Bâbı
178-) Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile İbn Beşşar rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti. ki): Bize Şu'be rivâyet etti. ki: Katâdeyi Enes b. Mâlik'den naklen rivâyet ederken dinledim. Enes şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): hiç biriniz, ben kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (İmân-ı kâmille) imân etmiş olamaz.» buyurdular. diyor ki: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadîsi ile tabiî sevgiyi değil, ihtiyarî sevgiyi kasdetmiştir. Çünkü insanın kendini sevmesi bir tabiattır; onu ters çevirmeye imkân yoktur. Hadîsin ma'nası şudur: tâat uğrunda nefsini telef etmedikçe ve benim rızamı helâkin pahasına da olsa kendi lıevâ ve hevesine tercih eylemedikçe beni sevme davasında doğruyu söylemiş olmazsın...» Yani iman-ı kâmil sahibi bir mü'minin üzerinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in hak ki, babasının, oğlunun ve bütün insanların hakkından daha büyüktür. Çünkü biz ebedi cehennemden ancak onun sayesinde kurtulmuş; hidâyete onun sayesinde ermişizdir...» bu hadîsde insanın canı niçin zikredilmemiştir? Halbuki Hazretleri: mü'minlere kendi nefislerinden daha Heridir..." buyurmuştur. Binaenaleyh Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i canından daha çok sevmek her mü'minin borcudur? Bu suâlin cevabı şudur: Bir kimsenin nazarında Allah’ın yarattığı en kıymetli hatta çok defa canından bile kıymetli varlık baba ile çocuk olduğundan hadîs-i şe-rifde temsil suretiyle onlar zikredilmişlerdir. Ma'na şudur: «Ben kendisine en sevdiği şeylerden daha sevgili olmadıkça bir kimsenin imânı kâmil olamaz.» sevdiği şeylerin içinde bittabi' can da vardır. Sevdiği şeylerin hükmü bu olunca sevmediği peylerin hükmü kendiliğinden anlaşılır. müslümanm Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i canından daha çok sevmesi icâbettiği başka delillerden ma'lum olduğu için burada can zikredilmemiştir. şerifde baba ile çocuk zikredilmiş; anne ile kız zikredilmemişse de çocuk kelimesi hem oğlana hem kıza şâmildir. Annenin zikredilmemesi ya babanın zikrinden anlaşılacağı yahud onun hükmü başka delilden ma'lum olduğu İçindir. çocuktan evvel zikredilmesi dahi ekseriyete nazarandır. Yani babalar sayı itibariyle çokturlar. Çünkü her çocuğun babası vardır; îk-kat her babanın çocuğu yoktur. ta'zim cihetine bakarak evvel zikretmiş de olabilir. Çocuğıir evvel zikredildiği yerlerde ise şefkat ve merhamet ciheti nazar-ı itibar alınmıştır.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Ve Sellemi Refikadan Çocukdan, Babadan Ve Bütün İnsanlardan Daha Çok Sevmenin Vucübu Ve Onu Bu Derece Muhabbetle Sevmeyene İmansız Denileceği Bâbı
179-) Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile İbn Beşşar rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Câ'fer rivâyet etti. ki): Bize Şu' be rivâyet etti. ki: Katâde'yi Enes b. Mâlik'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den işitmiş olarak rivâyet ederken dinledim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): hiç biriniz kendi nefsi için dilediğini (dinî kardeşi için de — Yahut komşusu için de — dilemedikçe (tam) îman etmiş olamaz.» buyurmuşlar. hadis Sahih-i Müslim ile Abd b. Humeyd’in «Müsned»in-de ve Nesai'nin bir rivâyetinde şek ile tesbit edilmiş; ve «Din kardeşi için de yahud komşusu içinde dilemedikçe...» denilmiştir. Başka muhad-disler onu seksiz olarak; (Din kardeşi içinde) şeklinde rivâyet ederler. Buhârî Tirmizî Nesai Abd b. Humeyd, Ebû Bekir İsmâîli, İbn Mendeh ve İbrii Hibbân dahi tahric etmişlerdir. Kiramın beyanına göre hadîsin manası: Kendisi için dilediğini din kardeşi için de dilemedikçe tam îman etmiş olamaz, demektir. Yoksa asl-ı îmân' kendinde bu sıfat bulunmayanda da vardır. Maksad; din kardeşi için tâat ve mubah olan şeyleri dilemektir. Nitekim Nesai’ nin rivâyetinde bu cihet tasrih edilmiştir. Amr İbn Salâh diyor ki: için dilediğini din kardeşi için de dilemek adetâ imkânsız derecede güç sayılan şeylerdendir. Halbuki mesele öyle değildir. Çünkü hadîsin ma'nası; İslâmda sizden biriniz kendisi için dilediği şeyin (aynini değil) mislini din kardeşi için de dilemedikçe tanı îman etmiş olmaz demektir. Bunu yapmak, kendine verilen ni'metten hiç bir şey noksan kalmamak ve kendine verilene dokunmamak şartı ile din kardeşine de böyle bir nimetin verilmesini istemekle olur. Bu kalb-i selim sahibi olan bir kimse için kolaydır. Yalnız bozuk kalbli olana güç gelir. Allah bize ve bilcümle din kardeşlerimize afiyetler versin.» Salah’ın imkânsız derecede güç saydığı şey; kendisi için dilediği bir şeyin aynısını din kardeşi için de dilemektir. Bu ister hissî ister ma'nevi şeylerde olsun hemen'hemen imkânsızdır. Çünkü bir insan kendine nasib olan bir ni'metin kendinden alınarak başkasına verilmesini kolay kolay istemez. Ayni ni'metin hem kendinde kalmasına hem başkasının olmasına ise imkân yoktur. Zira bir cevher veya arazın ayni zamanda iki yerde bulunması imkânsızdır. şerifde bahsedilen îmandan murâd, iman-ı kâmil olduğuna göre şöyle bir suâl vârid olmaktadır; Şu halde kendisi için dilediği şeyleri din kardeşi için de dileyen kimse dînin sair erkânım yapmasa bile mü' min-i kâmil olmak icâbeder. Cevap: Bu söz bir mübâlegadir. Onun için burada dilek sanki imanın en büyük rüknü imiş gibi gösterilmiştir. Ya-hud bu dilek imânın diğer rükünlerini de istilzam eder. îman sahibi olmak için kendine dilediği şeylerin mislini din kardeşine dilemek lâzım geldiği gibi bunun zıddı yani kendisi için kötü gördüğü şeyleri din kardeşi için de kötü görmek imanın kemâlindendir. Ancak dilemekle kötü görmek birbirinin zıddı oldukları ve biri zikredilince derhal öteki de hatıra geleceği için hadisde iki zıddan birinin zikriy-le iktifa edilmiştir. Abdillâh el-Übbî, bu hadîsin dünya umuru hakkında vârid olduğunu, âhiret umuru hakkında ise Teâlâ hazretlerinin hususta yarışçılar müsabaka yapsın! 26)» buyurduğunu söylerken âhiret hususunda din kardeşinden daha üstün mertebe dilemenin caiz olduğuna işaret etmiştir.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Bir Kimse Kendisi İçin Hayır Namına Neyi Arzu Ediyorsa Müslüman Kardeşi İçin De Onu Arzu Etmenin İman Hasletlerinden Olduğuna Delil Bâbı
180-) Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti. ki): Bize Yahya b. Said, Hüseyn el-Muallim'den , o da Katâde'den, o da Enes'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet eyledi. Efendimiz: Kabza-i Kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, hiç bir kul kendisi için dilediğini komşusu için yahud din kardeşi için de dilemedikçe (tam) îmân etmiş olmaz.» buyurmuşlar.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Bir Kimse Kendisi İçin Hayır Namına Neyi Arzu Ediyorsa Müslüman Kardeşi İçin De Onu Arzu Etmenin İman Hasletlerinden Olduğuna Delil Bâbı
181-) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnu Said ve Ali b. Hucr toptan İsmail b. Ca'fer'den rivâyet ettiler. İbn Eyyûb dedi ki: Bize İsmail rivâyet etti. ki: Bana el-Alâ’ babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki, Rcsulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): şerrinden emin olmayan kimse cennete giremez» buyurmuşlar. bakılırsa bu hadis cennete girmesin diye beddua değil, giremeyeceğini ihbardır. Müslim sarihi El-Übbi de buna kaildir. Bâikanm cem'idir. Bâika: Şer, belâ, gâile, mühlik olan şey ve ansızın başa gelen sıkıntı ma'nalanna gelir. Bir kimsenin şerrinden korkulması o kimse için ma'siyyettir. Hâl böyle olunca, Allah'ın son derece makam-ı ihtirama yükselttiği ve ikram olunmasını istediği, aksi takdirde cennete koymayacağını beyanla tehdidde bulunduğu komşuya fenalık yapmanın ne demek olacağını bir düşünmelidir. Nevevî'ye göre «Cennete giremez.» ifâdesi iki şekilde izah olunur.

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Komşuya Eziyyetin Haram Kılındığını Beyan Bâbı
182-) Bana Harmeletü'bnü Yahya rivâyet etti. ki): Bize İbn Vehb anlattı. ki: Bana Yunus, İbn Şihâb'dan , o da Ebû Selemete'bni Abdirrahman'dan , o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen haber verdi. Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) kim Allah'a ve son güne iman ediyorsa ya hayır söylesin yahud sussun! Her kim Allaha ve son güne iman ediyorsa komşusuna ikram etsin, her kim Allah'a ve son güne îmân ediyorsa müsafîrine ikram etsin!» buyurmuşlar. hadisi İmâm Buhari Edeb ve Rikaak bahislerinde, Müslim Muhtasaran Ahkâm bahsinde, Ebû Dâvud Et'ime'de, Tirmizî Birr Bâbında, Nesai Rikaak'da, İbn Mâce Edeb bahsinde tahriç etmişlerdir... arasında az çok değişiklik vardır. bir rivâyetde: ikram etsin.» diğerinde: eziyyet vermesin.» başka bir rivâyette: iyilik etsin.» buyurulmuştur. Bunların hepsi komşu hakkının büyüklüğüne râci'dir. Iyâz (rahimehüllah) bu hadis hakkında şunları söylemiştir: «Hadîsin ma'nası şudur: Islâmın şeriatlerini benimseyen bir kimseye komşusu ile misafirine ikram ve ihsan gerekir. Bunların her biri komşunun hakkını tanıtmak ve o hakkı korumaya teşviktir. Allahü teâlâ hazretleri dahi kitabı kerîminde ona iyilikde bulunmayı tavsiye buyurmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (aleyhisselâm) bana komşuyu o kadar tavsiye etti durdu ki sonunda onu bana mirasçı yapacak sandım.» buyurmuştur. yani misafir ağırlamak İslâm âdabından, peygamberlerle sülehânın ahlâkındandır. Leys, ziyafeti bir geceliğine vâcib saymıştır. Delili: «Misafir gecesi her müslüman üzerine vâcib olan bir haktır.» mealindeki hadis-i şerif ile: bir kavme misafir olur da sizin için misafirin hakkını emrederlerse hemen kabul edin; bunu yapmazlarsa kendilerine lâyık olan misafir hakkını onlardan siz alın!» mealindeki Ukbe hadîsidir. fukahaya göre misafirperverlik güzel ahlâktan ma'dûd-dur. Delilleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Onun caizesi bir günle bir gecedir...» hadîsidir. Caize: Bahşiş, ihsan, armağan demektir. Ve ancak ihtiyarî olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in «İkram etsin; ihsan eylesin!» buyurması da bunu gösterir. Çünkü böyle bir ta'bir vâcib ma'nasında kullanılmaz. Üstelik burada komşuya yapılacak olan ikram ve ihsan izafe edilmiştir. Komşuya ikram ve ihsan ise vâcib değildir. Fukaha, bu babtaki hadisleri: «Sadr-ı İslâmda vârid olmuşlardır» diye te'vil etmişlerdir. Çünkü sadr-ı İslâmda yardım vâcib idi. Ziyafeti vâcib görenler onun hem şehirli hem köylüye mi yoksa yalnız köylüye mi vâcib olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Safi ile Muhammed b. el-Hakem, her ikisine de vâcib olduğuna kaildirler. İmâm Mâlik ile Suhnûn, yalnız kır ahalisine vâcib olduğunu söylemişlerdir. Zira misafir, şehirde otellerde ve hanlarda yer, çarşılarda satın alacak yiyecek bulabilir. Filvaki' bir hadisde: «Ziyafet hayme nişînlere (çadırda yaşayanlara) vâcibdir. Şehirlilere vâcib değildir.» denilmiştir. Lâkin bu hadis ulemaya göre mevzu'dur. olarak yollara düşen kimsenin telef olacağından korkulursa onu misafir etmek farz-ı ayın olduğu gibi zimmilere misafir ağırlamak şart koşulursa onların da misafir kabul etmeleri icâbeder. Kâdi Iyaz’ın sözü burada sona erdi. hayır söylesin yahud sussun...» ifâdesinden murad şudur: Bir - kimse konuşmak isterse evvelâ düşünmeli, eğer konuşacağı şey muhakkak hayır ve ister vâcib ister mendûb olsun sevabı mûcib bir iş ise onu söylemelidir. Şayed hayırlı değilse haram da olsa, mekruh ve mübâh da olsa onu söylenıemelidir. Şu halde, harama veya mekruha vardıracağından korkulursa, mubah sözü dahi konuşmamak mendub olur. Âdetde böyle sözler pek çoktur. Hattâ ekseriyeti teşkil ederler. Halbuki Teâlâ Hazretleri: "İnsan her ne söylerse (onu yazmak için) yanında mutlaka hazır bir murakıb vardır" buyurmuştur. konuştuğu her şeyin ve bu arada mubah olan sözlerinin dahi yazılıp yazılmayacağı meselesi selef ve halef ulemâ arasında ihtilaflıdır. İbni Abbâs (radıyallahü anh) ile bir takım ulemaya göre yazılan sözler sevab veya ikaab icâbedenlerdir. Bu takdirde âyet-i kerîme tahsis edilmiş olur; ve: «Sevâb yahud ikaab icâbedecek her ne söylerse (onu yazmak için) yanında mutlaka hazır bir murakıb vardır.» mânâsına gelir. Haram veya mekruha vardırmasın diye şeriat bir çok mubahlardan vaz geçmeyi de emretmiştir. îkrime'ye göre kulun söylediği her söz mutlak surette yazılır. Şafiî bu hadisin ma'nâsıyla amel etmiş; ve: «Konuşmak isteyen bir kimse evvelâ düşünmeli, eğer söyleyeceklerinden kendisine bir zarar gelmeyecekse konuşmalı; zarar gelecekse yahud zarar şüphesi varsa vaz geçmelidir.» demiştir. zamanının İmâmı sayılan Mâlikî ulemasından Ebû Muhammed Abdullah b. Ebî Zeyd şunları söylemiştir: «Bütün hayır âdabı şu dört hadisden çıkar:

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Komşuya Ve Müsafire İkramı Teşvik, Hayır Konuşmak Müstesna Olmak Üzere Sükütu İltizam Ve Bütün Bunların Îmandan Oluşu Bâbı
183-) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivâyet etti. ki): Bize Ebû Hasîn'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet eyledi. Ebû Hüreyre şöyle dedi; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): kim Allah'a ve son güne îmân ediyorsa komşusuna eziyyet etmesin! Her kim Allah'a ve son güne îmân ediyorsa misafirine İkramda bulunsun! Her kim Allah'a ve son güne imân ediyorsa ya hayır söylesin ya sussun!» buyurdular. Müslim'in asıl nüshalarında böyle ise de başkaları onu: şeklinde rivâyet etmişlerdir. Her iki rivâyet de şahindir. Yâ'nın  hazfîyle kelime zâten «Eziyyet etmesin.» ma'nasına nehî olur. Ya'nın  isbâtıyla ise: «Eziyyet etmez» ma'nasına haber olursa da maksad yine nehîdir; ve eziyet etmesin. » demekden daha beliğdir. Nitekim: çocuklarını tam iki sene emzirirler...» âyet-i kerimesi ve emsali de böyledirler. Buhârî Edeb bahsinde Kuteybe'den tahric etmiştir. Onun rivâyeti «Eziyyet etmesin» şeklindedir. Ayni Hadîsi, İbn Mâcede «Fitneler» bahsinde Ebû Bekir İbn Ebî Şeybe' den rivâyet etmiştir. Ebû Bekir İbn Ebî Şeybe: «Ebû'l-Ahvas, Ebû Hasîn'den bu hadisden başka hadis rivâyet etmemiştir.» der. etmek günah olmakla beraber, insanı dinden çıkarmaz. Yalnız îmanın kemâlini giderir. hadislerde îmânın Allah ile son güne tahsis Duyurulması mebde' ile ma'âda işaret içindir. Yanı kendisini yaratan Allah'a ve kıyâmet gününde mükâfat veya mücâzat vereceğine inanan kimse komşusuna eziyyet etmesin demektir. ikram meselesinin, yerine göre değiştiğini hatta farz olduğunu bundan evvelki hadîsin şerhinde görmüştük. Kirmanı şöyle diyor: «Acaba hadisde neden bu üç şeyi zikretmiştir?» dersen, ben de derim ki: Bu söz cevâmiü'l-kelimdendir; bu üç şey de esaslardandır. Bunların üçüncüsü kavlî, birincisi ve ikincisi fi'lî olan esaslara işarettir. İkiden birincisi: kötülüklerden hâli kalmaya, İkincisi faziletlerle nefsi zînetleme-ye işarettir. Yani bir kimsede Allah'in emrini tâ'zîm sıfatı varsa o kimse mutlaka Allahü teâlâ'nın yarattıklarına karşı ya hayır söylemek veya şerre karşı susmak yahud fayda veren bir şeyi yapmak, zararlıyı terkederek şefkat sıfatiyle vasıflanacaktır.»

Kaynak: Sahîh-i Müslim, Îmân
Konu: Komşuya Ve Müsafire İkramı Teşvik, Hayır Konuşmak Müstesna Olmak Üzere Sükütu İltizam Ve Bütün Bunların Îmandan Oluşu Bâbı